Türkiye’nin ifade özgürlüğü sorunu Türkiye’de ifade özgürlüğü alanında sorunlu pek çok yasa bulunmaktadır. Pratikte en çok sorun yaratan yasalar olarak İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) tarafından hazırlanan “Türkiye’de İfade Özgürlüğü: Mevzuat ve Yargı Gözlem Raporu”nda1 17 yasaya dikkat çekilmektedir.
Kentsel düzeyde kültür politikaları: İstanbul örneği Hangi kentin, hangi özelliklerine göre küresel olup olmayacağını adeta bir yarışma içinde gösterdikleri performanslar belirliyor. Son dönemde, İstanbul’un “imaj promosyonu”nu üstlenen İBB, İstanbul’u kimi zaman finans, kongre, kültür kenti olarak adlandırıyor. Ağırlıklı olarak yeni yasal düzenlemeler ve kentsel rant üzerinden kurulan ittifakın verdiği güçle İstanbul’u bir çekim noktası haline getirmek üzere başı çekiyor.
Yoksulluğa ve zulme karşı direnme hakkı Türkiye’de 2001 sonrası gerçekleşen büyüme hızlarına rağmen, gelir eşitsizliği ve yoksulluk sorununda önemli iyileşmelerin ortaya çıkmaması, bu sorunların piyasa mekanizması içinde büyüme ile kendiliğinden çözülemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Türkiye’de gelir eşitsizliği ve yoksulluk sorununun varlığını sürdürmesinin temelinde, çarpık kapitalist sistemin ekonomi politik yasaları kadar, devletin sosyal politikalardan ısrarla kaçınması da önemli bir faktördür.
AKP’nin on yılında sendikalar ve sendikasızlaştırma Türkiye’nin AKP’li son on yılında sendikalaşmadan değil sendikasızlaştırmadan söz etmek yerinde olacaktır. Sendikalaşma ülke tarihinin en düşük düzeylerine gerilerken sendikaların faaliyetlerinde ve toplumsal-siyasal etkilerinde de önemli bir gerileme yaşanmıştır. AKP hükümetinin benimsediği neo-liberal iktisat politikaları, dayandığı muhafazakâr sosyal değerler ve önemli bir bölümünü temsil ettiği yeni yükselen sermaye gruplarının sendika alerjileri, sendikal hak ve özgürlükler konusunda AKP’nin mesafeli tutumunu açıklar niteliktedir.
Kentsel dönüşüm politikaları ve TOKİ’nin önlenemez yükselişi Bu, mülkiyet hakkını kutsal sayıp barınma hakkını gözardı eden yaklaşımla ekonomik nedenlerle gecekondu ve çöküntü alanlarına yerleşmiş ve kanun önünde tapusu olmaması nedeniyle “hak sahibi” kabul edilmeyenler ya da yeni prestijli projelere katılacak düzenli ekonomik geliri olmayanlar kentin dış alanlarına sürülmektedir. Burada yapılması gereken, öncelikle kentsel sürgünü ve ötekileştirmeyi durdurarak konut üretiminde tekelleşmenin önüne geçmek; fizik mekânın iyileştirilmesini önceleyen yaklaşımı terk ederek sosyal ve ekonomik olarak iyileştirmeyi merkezine koyan ve mülk sahipliği / kiracı oranlarını göz önünde bulunduran, yalnızca “tapu sahipleri” için değil, kiracılar için de yaklaşımlar geliştirilen süreçlerde kamu-özel sektör ve sivil toplum işbirliği ve sosyal konut yaklaşımlarını gerçekleştirmektir.
Kentsel dönüşüm ve Afet Yasası: Afet bahane, yatırım şahane Kentsel dönüşümün bu kadar iştahlı bir şekilde ele alınması kısmen ve kabaca, kent ve mekânın kullanım ve değişim değerleri arasındaki farkla açıklanabilir7: Neoliberal düzen içinde mekân ya da kent, artık öncelikle barınma ve yaşam alanı sunma, sağlıklı bir çevre oluşturma, üretim için bir altyapı hazırlama, ticaret için imkân sağlama, kamusal paylaşımlarda bulunma, vb. gibi, salt kullanım değeri ilişkisi içinde önemsenmiyor. Şu an kapitalizmin içinden geçtiğimiz evresinde, kentin kendisi alınıp satılan, speküle edilen, kâr peşinde koşulan bir meta halini alıyor. Kapitalizmin temelinde sermaye birikimi, konsantrasyon ve merkezîleşme eğilimi olduğunu düşünürsek, neo-liberal kentleşme de kent toprağını sermaye birikiminin merkezinde görüyor.
Mevsimlik tarım işçileri: Acınılası kurbanlar mı, Kürt emekçiler mi? (I) Türkiye’de mevsimlik tarım işçileriyle ilgili söz üretirken kullanılan iki temel üslûp var: bu iki üslûptan ilkine “merhamet dili”, ikincisine ise “devletin ihmali dili” diyeceğim. Bu makalenin bu sayıdaki ilk bölümündeki amacım, bu iki üslubun nasıl bir bilgi ürettiğine, hangi sözleri meşru ve söylenebilir, hangilerini değersiz ve söylenemez kıldığına ve yalnızca mevsimlik işçilik pratiğine değil, Perspectives’in bu sayısının dosya konusu olan “Türk sorunu”na bakmak için bize nasıl imkânlar açtığına ve hangi alanları kapattığına odaklanacağım. Sınıf sorusunu coğrafya sorusuyla birlikte düşündüğümüzde, siyasî tarihin sınıfsal ve etnik eşitsizliğe nasıl yol açtığına dair bir soru sorabiliriz: Doğuyla Batı arasındaki bu sosyo-ekonomik fark nereden kaynaklanıyor? Bu makale bu farkın tarihini anlatmanın yeri olmamakla birlikte, doğunun mülksüzleşmesinin tarihinin hem Türkiye devletinin hem de bu bölgelerin etno-politik yapısıyla doğrudan ilişkili olduğunu söylemek gerekir. Devletin kuruluşundan itibaren bu coğrafyada uyguladığı sistematik şiddet mülksüzleşmenin ana sebeplerinden biridir ve bu şiddet etno-politik bir şiddettir.
Feminizmin miliyetçilikle imtihanı Türkiye’de feminist hareket taşıdığı bütün sorunlara rağmen farklılık ve eşitlik politikalarını birlikte harekete geçirebilmenin potansiyelini barındırıyor. Feminizmin mantığı içinde olan bir şeyi, aynı anda hem eşitlik hem farklılık talebini, hareketin kendi alanında hayata geçirebilmesi politik duruşunu güçlendirebilmesiyle olanaklı. Bu da ataerkil yapıyla, miliyetçi ve militarist hareketler arasındaki “kutsal ittifakı” kavrayan bir yaklaşımla mümkün. Miliyetçilik ve cinsiyetçiliğin besin kaynakları çok da farklı değil. Ama hâlâ savaş karşıtlığının, antimilitarist söylemin “annelik” kimliği etrafında kurulduğu bir yerde, bu bağları kurmak kolay değil.
Peki, Türkler ne istiyor? - Demokratikleşme Ahmet İnselEtnik veya dinsel kimliklerden hareketle verilen hak mücadelelerinde soru genellikle hak talep edenlere yöneltilir: “Ne istiyorsunuz?” Bu soruya verilen yanıt, eğer mücadelenin...
26 Yıldır süren “geçici” bir sistem olarak köy koruculuğu - Demokratikleşme Abdurrahim Özmen“Vilayetimizin Elmedin kazasına merbut, Raman aşiretinin rüesalarından, müteveffa İbrahim oğulları Mustafa ve Ömer ağaların, vilayeti celilimize, yaptıkları ve badema...