Fosil yakıtlardan uzaklaşmanın gereği COP 28’de nihayet kabul edildikten sonra, Santa Marta Konferansı bu vaadi daha somut bir zemine taşımaya çalıştı. Gazeteci Seden Anlar, kuralları hâlâ fosil yakıt lobisinin belirlediği uluslararası müzakere süreçlerinde ve COP31’a uzanan yolda bu çıkış ivmesinin korunup korunamayacağını ele alıyor.
BM iklim zirveleri otuz yılı aşkın süredir aslında aynı bariz meselenin etrafında dönüp duruyor.
Bilim aynı şeyi söylüyor. Ada devletleri aynı şeyi söylüyor. İklim aktivistleri pankartlarda, sloganlarda, basın toplantılarında – dillerinde tüy bitse de – vazgeçmeden aynı şeyi söylüyor.
İklim krizinin başlıca nedeni fosil yakıtlardır.
Ne var ki, müzakere salonlarında kömür, petrol ve doğalgaz çoğu zaman herkesin bildiği fakat adını açıkça koymaktan kaçındığı bir mesele olmayı sürdürüyor. Özellikle son birkaç Taraflar Konferansı’nda (COP) devletler uzun uzun emisyonlardan, sıcaklık sınırlarından, iklim hedeflerinden, finansmandan, net sıfırdan ve 1,5°C hedefini ayakta tutmaktan bahsettiler. Buna karşın, esas meseleyi oluşturan fosil yakıtlara karşı mücadele konusu genellikle müzakere metinlerinde hangi fiillerin kullanılacağına, virgüllerin nereye konacağına ve “azaltım” (phase down) ile “çıkış” (phase out) arasındaki kritik ayrıma sıkıştırıldı.
Bu tablo Dubai’de düzenlenen COP28’de – kağıt üzerinde de olsa – değişti. Devletler ilk kez enerji sistemlerinde “fosil yakıtlardan uzaklaşma” konusunda uzlaşıya vardı. Fakat metinde kullanılan ifade neredeyse bütün kritik soruları cevapsız bırakıyordu: Ne bir takvim, ne bir yol haritası, ne de bir uygulama mekanizması sunuluyor; üstelik sahte çözümlerin çare gibi sunulmasına kapı aralayacak bir muğlaklık yaratılıyordu.
On yıllara yayılan iklim diplomasisinin ardından dünya nihayet “fosil yakıtlar sorunun kaynağıdır” noktasından “fosil yakıtlar eninde sonunda terk edilmeli” noktasına geçmişti. Asıl mesele ise bu cümlenin kağıt üzerinde bir uzlaşı olmaktan çıkarılıp planlı programlı, finansmanı sağlanmış adil bir geçişe nasıl dönüştürüleceği idi.
Santa Marta: daha küçük salon, daha net müzakere
İşte bu nedenle, 57 ülkenin temsilcileri, Nisan 2026’da Kolombiya’nın Santa Marta şehrinde pek çok bilim insanı, sivil toplum örgütü ve diğer paydaşlarla bir araya gelip aslında şunu söylemiş oldu: Bu meselenin muğlak COP ifadeleriyle çözülebileceğini düşünmeye artık son verelim.
Bu konferans bir COP niteliği taşımıyordu. Bütün büyük kirleticileri, üreticileri ve süreci tıkayan aktörleri aynı masaya oturtarak evrensel bir anlaşmaya varmayı da hedeflemiyordu. Belki de toplantıyı önemli kılan şey tam olarak buydu. Santa Marta Konferansı’nı düzenleyen iki ülke, bu tartışmaya gerçekten dahil olmaya istekli olduğunu düşündükleri sınırlı sayıda ülkeyi davet etmiş; ABD, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler dışarıda bırakılmıştı.
Bu tercih müzakere masasını daralttı, ama konuşmaları daha net ve doğrudan hale getirdi. Santa Marta’nın her ülkeden mutabakat alması gerekmiyordu; zira mutabakat arayışı sırasında fosil yakıtlarla ilgili ifadeler çoğu zaman yumuşatılıyor, erteleniyor ya da sessizce metinden çıkarılıveriyordu. Bu sayede katılımcılar, fosil yakıtların ismen anılıp anılmayacağını tartışmak yerine yol haritalarını, sübvansiyonları, borçları, ticareti, üretimi, talep azaltımını ve ülkeleri kömür, petrol ve doğalgaza bağımlı kılan finansal sistemleri konuşma imkanı buldular.
Format da farklıydı. Bakanlar düzeyindeki oturumlardan önce bilim insanları bir araya geldi. Kurulan Halk Meclisi, yerli halkları, Afrika kökenli toplulukları, çiftçileri, sendika temsilcilerini, kadın hakları savunucularını, çocukları ve diğer sivil toplum kanatlarını sürece dahil etti. Bakanlar, özel temsilciler ve paydaşlar fosil yakıt kullanımının planlı biçimde azaltılması ve finansman açıkları hakkında düzenlenen çalışma oturumlarına da katıldılar. İklim müzakerelerine genellikle temkinli bir dil hakim olur, görüşmeler kapalı kapılar ardında yürütülür, süreç prosedürel engellerle tıkanır, protestolar sert müdahalelerle karşılaşır. Bilimin sesi ise çoğu kez arka planda kalır. Santa Marta bu işleyişin dışına çıkarak büyük bir fark yarattı.
Sonuçta ortaya fosil yakıtlardan çıkış yönünde bağlayıcı bir anlaşma çıkmış değil. Masadan fosil yakıt üretimini sona erdirmek gibi hukuki bir yükümlülük üstlenerek kalkan bir ülke de yok. Kömür, petrol ve doğalgaz için küresel bir çıkış tarihi de belirlenmedi.
Ancak Santa Marta planlı bir geçiş için gerekli olan birtakım mekanizmaları inşa etmeye başladı: Küresel Enerji Dönüşümü Bilim Kurulu oluşturuldu; geçiş yol haritaları, makroekonomik bağımlılık ve fosil yakıtlardan arındırılmış ticaret sistemleri üzerine çalışma başlıkları planlandı; ve 2027’de İrlanda’nın da organizatörlüğünde Tuvalu’da düzenlenecek ikinci bir zirve yapılması kararlaştırıldı.Top of FormBottom of Form
Daha da önemlisi, fosil yakıt tartışması somut bir zemine taşındı. Devletler fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda gerçekten ciddiyse, mesele artık bunu söyleyip söylememekten çıkıp, bu geçişi fiilen mümkün kılacak finansman, yönetişim ve planlama araçlarının nasıl oluşturulacağına odaklanıyor.
Finansman önemli bir başlık, çünkü ülkelerin fosil yakıt kaynaklarını yer altında bırakırken kamu gelirlerindeki kaybı telafi etmeleri, emekçileri korumaları ve temiz alternatifler inşa etmeleri kendi başlarına üstlenebilecekleri bir yük değil. Yönetişim de önemli, çünkü Fosil Yakıt Anlaşması savunucularına göre fosil yakıtlardan çıkış, ülkelerin tek tek verdiği taahhütlerle ve gönüllülük esasına dayalı vaatlerle yürütülemez; bunun için hukuki bir çerçeveye ihtiyaç var. Planlama da aynı ölçüde kritik, çünkü “fosil yakıtlardan uzaklaşma” ifadesi, somut takvimlere, sektör temelli adımlara, yakıt türlerine göre belirlenmiş hedeflere ve hükümetlerin gerçekten sorumlu tutulabileceği politikalara dönüşmediği sürece pek bir anlam taşımıyor.
Bu yaklaşımın somut karşılıklarından biri, Santa Marta’yı fırsat bilip masaya bir yol haritası koyan Fransa’dan geldi. AB’nin COP sürecinde savunduğu, ancak kabul ettiremediği daha güçlü fosil yakıt yol haritası ifadesinin ardından gelen bu hamle dikkat çekiciydi. Fransa’nın planı, nihai enerji tüketiminde fosil yakıtların payını 2023’teki yaklaşık yüzde 60 seviyesinden, 2030’da yüzde 40’a, 2035’te ise yüzde 30’a indirmeyi ve 2050’de karbon nötrlüğüne ulaşmayı hedefliyor. Plan ayrıca yakıt türlerine göre ayrı hedefler de koyuyor: kömürden 2030’a, petrolden 2045’e, doğalgazdan ise 2050’ye kadar çıkış öngörüyor.
Bu açıdan bakıldığında Fransa’nın yol haritası, Santa Marta’nın hedeflediği şeylerden birini yerine getiriyor. “Fosil yakıtlardan uzaklaşma” ifadesini tekrarlamakla yetinmeyip, takvim, sektör ve uygulamaya dair somut başlıklar içeren ulusal bir geçiş planı sunuyor.
Ancak başından beri asıl mesele, ülkelerin Santa Marta’da yol haritası sunup sunmaması değildi. Daha önemli soru, fosil yakıtlar üzerine burada kurulan doğrudan ve açık diyaloğun Santa Marta’nın dışına, özellikle de büyük emisyon üreticileri, fosil yakıt üreticileri ve ekonomileri fosil yakıtlara bağımlı ülkelerin ağırlığını koruduğu müzakere zeminlerine taşınıp taşınamayacağıydı.
Ve bu soru neredeyse hemencecik, üstelik de tuhaf bir biçimde Fransa üzerinden gündeme geliverdi.
Fransa’nın fosilden çıkış paradoksu
Fransa, Santa Marta’da, fosil yakıtlardan çıkışı planlanabilir bir süreç – yani somut takvimleri, sektörel adımları, uygulama aşamaları ve ulusal stratejisi olan bir çerçeve – olarak sunmuştu. Oysa 2026 G7 dönem başkanlığı sırasında farklı bir siyasi tercihte bulundu.
Paris’te düzenlenen G7 çevre bakanları toplantısında, ABD ile çatışmaya girmekten kaçınmak için iklim değişikliğini resmi gündemin dışında bıraktı.
Bu çelişki, tam da Santa Marta’nın çözmeyi hedeflediği sorunun düğüm noktasına işaret ediyor. Fransa, fosil yakıtlardan çıkışı hükümetlerin daha kolay sahiplendiği başlıklar (enerji güvenliği, ekonomik dayanıklılık, egemenlik ve sanayi politikası) üzerinden tarif etmişti. Ancak iklim meselesi siyasi açıdan rahatsız edici hale geldiğinde, bu dilin de sınırları olduğu anlaşıldı.
Santa Marta, buna uygun bir zemin kurulduğunda fosil yakıtların açıkça konuşulabileceğine tanıklık etmişti. G7 ise bu açıklığın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi: En zengin ülkelerin ve fosil yakıtlara en bağımlı ekonomilerin belirleyici olduğu alanlarda, neyin söylenip söylenemeyeceğinin sınırı yeniden çiziliyordu.
Ardından, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) süreci içinde Bonn’da da benzer bir tablo ortaya çıktı: Fosil yakıt meselesi artık resmi müzakerelerin bir parçasıydı, ama adının açıkça konması, kurallara bağlanması ve somut yol haritalarına dönüştürülmesi için verilen mücadele halen sürüyordu.
Bonn’da da aynı tartışma
SB64 olarak da anılan Bonn İklim Değişikliği Konferansı, Santa Marta’dan sonra ve COP31 öncesinde BMİDÇS kapsamındaki ilk büyük müzakere durağıydı. Sürecin zorlu geçeceği en baştan belli oldu. Küçük Ada Devletleri İttifakı (AOSIS), AB ve Birleşik Krallık, fosil yakıtlardan uzaklaşma hedefinin görünürlüğünü sürdürmek için bastırırken; Arap Grubu, Benzer Düşünen Gelişmekte Olan Ülkeler (LMDC) ve Rusya, kömür, petrol ve doğalgazın ayrı bir başlık olarak öne çıkarılmasına karşı çıktı. Bildik ayrışma burada da kendini göstermişti: İklim krizine karşı en kırılgan konumda bulunan devletler ile fosil yakıtlardan çıkışın daha net biçimde belirlenmesini isteyen ülkeler kömür, petrol ve doğalgazın doğrudan anılmasını savunuyordu; fosil yakıt üreticileri ve ekonomileri fosil yakıtlara bağımlı ülke grupları ise tartışmayı emisyonlar, finansman ve ulusal koşullar gibi daha geniş başlıklar altında tutmak istiyordu.
Bu mücadelenin odak noktalarından biri, Brezilya’nın COP30 dönem başkanlığının geçen yıl Belém’deki zirvenin ardından başlattığı fosil yakıt yol haritasıydı. Bu yol haritası, müzakere edilerek kabul edilmiş bir BM anlaşması niteliği taşımıyordu; fosil yakıtlardan uzaklaşma başlığını gündemde tutmayı amaçlayan, dönem başkanlığı öncülüğünde yürütülen bir süreçti. Bonn’da bazı Avrupa ve ada devletleri bunun tek seferlik bir rapor olarak kalmaması gerektiğini savundu. Sivil toplum örgütleri ise, soruna usulen değindikten sonra COP arşivlerinde kaybolacak bir belge olmaktan çıkarılıp hesap verebilirlik, finansman ve adil geçiş bakımından gerçek bir araca dönüşmesi için bastırdı.
Bu çekişme Bonn’da çözüme kavuşturulamadı. Yine de, Santa Marta’da ortaya konulan mesele BM iklim müzakerelerinin merkezine taşınmış oldu. Bu konunun BMİDÇS sürecinin bir sonraki adımı olan COP31’de, uygulamanın esasen ne anlama geldiğine dair yürütülecek daha geniş bir tartışmanın parçası olması bekleniyor.
Elektrifikasyon hedefi çıkışın yerini tutamaz
Zirve Kasım ayında Antalya’da alışılmışın dışında bir modelle yapılacak: Türkiye ev sahibi olacak, resmî müzakereler ise Avustralya’dan Chris Bowen başkanlığında yürütülecek. COP31 şimdiden bir “uygulama COP’u” olarak tanıtılıyor: Gündeminde elektrifikasyon, binalar, atık, metan azaltımı, dayanıklı kentler ve iklim finansmanı olacak. Nihai enerji talebinde elektriğin payının 2035 yılına dek yüzde 35’e çıkarılması yönünde gönüllülük esasına dayalı bir hedef önerisi de bu gündeme dahil.
Söz konusu elektrifikasyon hedefi önemli. Elektrikle çalışan araba, konut, ısıtma sistemi ve endüstriyel süreçlerin sayısı artarsa – ve bu elektrik gitgide yenilenebilir kaynaklardan sağlanırsa – fosil yakıtlara duyulan talep azalabilir. Geçişi somutlaştırmanın en net yollarından biri de bu olacak.
Ancak fosil yakıtlara olan talebi azaltmak ile fosil yakıt kullanımının planlı biçimde azaltılması aynı şey değil.
Santa Marta’nın altını çizmeye çalıştığı ayrım da tam olarak buydu zaten. Ülkeler bir yandan elektrifikasyonu desteklerken, bir yandan da pekala kömür, petrol ve doğalgaz üretimini artırmaya devam edebiliyor. Zirveler de fosil yakıt üretimindeki büyümenin ne zaman durdurulacağı, bunun nasıl yönetileceği ve maliyetini kimin karşılayacağı gibi zor soruları bir kenara itip, temiz enerjinin yaygınlaştırılmasından bahsedebiliyor.
Bu çelişkiye örnek olarak Avustralya gösterilebilir. Bowen, Avustralya’nın fosil yakıt ihracatının giderek zorlaşacağı bir dünyaya hazırlanması ve onun yerine temiz enerji ürünleri ihracatına yönelmesi gerektiğini söylüyor. Oysa Avustralya hâlâ dünyanın en büyük kömür ve doğalgaz ihracatçılarından biri. Ülkenin iklim alanında önde gelen sivil toplum kuruluşlarından Climate Council’a göre, Avustralya hükümeti 2022’den bu yana 30’u aşkın yeni, genişletilmiş veya süresi uzatılmış fosil yakıt projesine onay verdi.
Santa Marta’nın etkisi tam da bu noktada güç kazanacak ya da silikleşecek. Yol haritası konusundaki ısrar resmi müzakere sürecine taşınmayı sürdürebilirse, COP31 bir temiz enerji zirvesinden daha fazlasına dönüşebilir: Uygulama denen şey, sadece alternatifleri yaygınlaştırmak değil, bizzat fosil yakıtların azaltımını yönetmek anlamına da gelmeye başlayabilir.
Aksi halde fosilden çıkış konusu iklim diplomasisinde şimdiye dek konulduğu yerde saymaya devam etme riski taşıyor: yani prensipte kabul edilse de metinlerde dirençle karşılaşan ve uygulamada sürekli ertelenen bir hedef.
Bu yazı ilk olarak EnergyTransition.org adresinde yayınlandı.
Bu yazıda yer alan görüş ve değerlendirmeler yazara aittir ve Heinrich Böll Stiftung'un kurumsal görüşünü temsil etmeyebilir.
This article first appeared here: eu.boell.org
