Van Gölü yalnızca korunması gereken büyük bir göl değil, Türkiye’nin COP31’de savunacağı politikaların kendi topraklarındaki karşılığını gösteren somut bir örnek.
Van Gölü çevresinde yaşayanlar için kuraklık artık uzak bir gelecek tahmini değil. Kıyı çizgisindeki değişim, suyun geri çekilmesi, düzensiz yağışlar ve sulak alanlar üzerindeki baskı son yıllarda alenen gözleniyor. Ancak sorunu yalnızca kıyıdaki değişime bakarak anlamak mümkün değil. Kapalı bir havzanın merkezindeki gölün seviyesi yağış, sıcaklık, buharlaşma ve havzaya ulaşan su miktarından doğrudan etkileniyor.
Türkiye Çevre Platformu Genel Sekreteri, ÇEVDER Kurucu Üyesi ve Eski Başkanı Ali Kalçık’a göre Van Gölü’ndeki sorun su seviyesindeki düşüşle sınırlı değil. İklim değişikliği, kuraklık, artan buharlaşma, kıyı müdahaleleri ve havzadaki insan faaliyetleri bütüncül bir ekolojik sorun oluşturuyor.
Gölün su seviyesi geçmişte de değişti. Bilimsel çalışmalar, Van Gölü’nün uzun tarihinde farklı yükselme ve düşme dönemleri yaşadığını gösteriyor. Ancak bu, son yıllarda güçlenen kuraklık baskısını önemsizleştirmiyor. Havzada yapılan güncel çalışmalar, özellikle 2010’lu yıllardan sonra kuraklığın belirginleştiğini ortaya koyuyor.
Yağışın azalması, sıcaklığın yükselmesi ve buharlaşmanın artması iklimle ilgili süreçler. Ancak hangi ürünlerin yetiştirileceği, tarımda ne kadar su kullanılacağı, sulama altyapısının nasıl kurulacağı ve yeraltı suyunun ne ölçüde çekileceği kamu politikaları ve ekonomik tercihlerle ilgili. Kuraklığın krize dönüşmesi, çoğu zaman suyun nasıl yönetildiğine bağlı.
Dahası, ekolojik kriz demokrasi, eşitsizlik, kaynakların paylaşımı ve toplumsal adaletle de ilgili. Azalan su kaynaklarına kimin erişebildiğini, kimin daha fazla kullandığını, maliyetleri kimin taşıdığını ve kararların kimler tarafından verildiğini de sormak gerekiyor.
Kalçık da Van Gölü’ndeki çevresel yıkımın sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı bakımından değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Nitekim anayasanın çevre hakkına ilişkin hükümleri ile 3621 sayılı Kıyı Kanunu kıyıların korunmasını güvence altına alıyor. Ona göre Van Gölü havzasında yaşananlar yalnızca çevresel değil, çevre hakkına ilişkin ihlaller de barındırıyor.
Kuraklık sadece doğanın meselesi değil
Van Gölü havzasını tarım ve sanayide kullanılan su, sulama yöntemleri ve yeraltı kaynaklarına yönelen talep de etkiliyor. Göl suyunun doğrudan tarımsal sulamada kullanılmaması belirleyici değil. Sonuçta göl akarsular, yüzey suları, yeraltı suyu ve yağışla birlikte bir havza sisteminin parçası.
Vangölü Aktivistleri Genel Başkan Yardımcısı Ali Emrah Dağer de su çekilmesinin bir hak meselesi olduğundan yana. Mesela kıyı çizgisinin geri çekilmesiyle halkın kullandığı doğal sahiller değişiyor. Bazı alanlar bataklık veya balçık haline gelirken kıyıya erişim zorlaşıyor. Sulak alanların ve sazlıkların kaybı, biyolojik çeşitliliğin azalması, balıkçılığı, turizmi ve kıyı yaşamını etkiliyor. Gölün korunması bu nedenle sağlıklı bir çevrede yaşama ve doğal alanlardan eşit yararlanma hakkının da korunması anlamına geliyor.
Çevre mücadelesi dava açmaktan ibaret değil
İklim uyumu, krizden sonra müdahale etmek değil, kriz ağırlaşmadan önce sistemi değiştirmek demek. Havzadaki su miktarı, yenilenme kapasitesi ve güvenli kullanım sınırları önceden belirlenmeli, tarım politikaları da buna göre şekillenmeli.
Van Gölü için de güçlü bir iklim politikası, açık ve düzenli verilere dayanmalı. Havzaya düşen yağış, akarsuların debisi, yeraltı su seviyesi ve tarımın kullandığı su herkesin erişebileceği biçimde izlenmeli. Bu veriler yalnızca uzmanların kullandığı teknik belgelerde kalmamalı; çünkü suyla ilgili kararlar bölgedeki insanların geçim kaynaklarını ve yaşam alanlarını doğrudan etkiliyor. Şeffaflık olmadan katılımdan söz edilemez.
Nitekim Kalçık’a göre de yerel çevre örgütlerinin mücadelesi salt dava açmaktan ibaret değil. Sahadaki sorunlar tespit ediliyor, bilimsel veriler kamuoyuna taşınıyor, kurumlara başvuruluyor ve görevlerin yerine getirilmesi talep ediliyor.
Van Gölü kıyılarındaki dolgu ve yapılaşma gibi uygulamalarda, ihlali kimin yaptığına bakılmaksızın aynı hukuki ve ekolojik ölçütlerin uygulanması gerektiğini belirten Kalçık, kamu kurumlarının yanı sıra ekonomik veya siyasal gücü bulunan kişi ve yapıların da hukuk karşısında eşit sorumluluk taşıması gerektiğini ifade ediyor. Ona göre amaç yalnızca bir projeyi durdurmak değil; kamu yararının, bilimin, hukukun ve yaşam hakkının karar süreçlerinde esas alınmasını sağlamak.
COP31 için gerçek bir uygulama alanı
Türkiye’nin 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da COP31’e ev sahipliği yapacak olması, Van Gölü tartışmasını daha önemli hale getiriyor. Hazırlıklarda uygulama vurgusu öne çıkıyor. Artık yeni hedefler açıklamaktan çok mevcut hedeflerin sahada sonuç üretmesi gerekiyor. Van Gölü bu nedenle güçlü bir örnek olabilir. Türkiye uluslararası alanda iklim uyumundan söz ederken kendi kırılgan havzalarında nasıl bir politika uyguladığına da bakılmalı.
Bu tartışmalar sürerken Van Gölü’ne ilişkin yeni bir koruma kararı da alındı. 30 Ağustos 2026 tarihli ve 11682 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Van’ın Gevaş ilçesi ile Bitlis’in Tatvan ilçesi sınırlarında bulunan Deveboynu Yarımadası, “Van Gölü Deveboynu Yarımadası Millî Parkı” olarak belirlendi.
Milli park statüsünün Van Gölü Havzası üzerindeki daha geniş kuraklık, su yönetimi ve ekosistem baskılarına nasıl karşılık vereceği, korumanın sahadaki uygulamasıyla görülecek. COP31’e giderken bu karar, Türkiye’nin koruma politikalarının yalnızca hukuki statü oluşturmakla kalmayıp sahada nasıl sonuç üreteceğini izlemek açısından da önemli bir örnek olacak.
Dağer, Van Gölü’nün korunmasına yönelik çalışmaların farklı kurumlar arasında dağınık yürütülmesini önemli yapısal sorunlardan biri olarak değerlendiriyor. Yetki ve sorumlulukların tek merkezde toplanmaması hızlı müdahaleyi zorlaştırıyor. Bu nedenle Van Gölü Alan Başkanlığı kurulması gerektiğini savunuyor.
Katılım, çevre bilincini geliştiriyor
İklim uyumu hakkında konuşmak kolay; zor olan, bu kavramların yerelde hangi kararlara karşılık geldiğini açıklamak. Su azalacaksa bazı ürünlerin üretim ve desteklenme biçimi değişebilir. Sulama altyapısına yatırım yapmak, su kaybını azaltmak ve bazı alanlarda tüketimi sınırlamak gerekebilir. Yeraltı suyu kullanımına daha sıkı kurallar getirilebilir. Ancak bu yükün kimler tarafından taşınacağı baştan tartışılmalı.
COP31’in Türkiye için kalıcı bir miras bırakması isteniyorsa Van Gölü gibi alanlarda ölçülebilir hedefler konulabilir. Havza için şeffaf bir su bütçesi hazırlanabilir, kuraklık göstergeleri yayımlanabilir ve tarımsal destekler su kapasitesine göre planlanabilir. Sulak alanların su ihtiyacı belirlenerek su planlamasına dahil edilebilir. Yerel halkın, belediyelerin, üreticilerin, meslek örgütlerinin ve sivil toplumun karar süreçlerine gerçek katılımı sağlanabilir.
Dağer’in aktardığı saha deneyimi, çevre mücadelesinin doğrudan toplumsal katılımı artıran etkinliklerle yürütüldüğünü gösteriyor. Bisiklet turları, yüzme etkinlikleri, doğa yürüyüşleri, kıyı temizlikleri, çalıştaylar ve eğitim programlarıyla binlerce kişiye ulaşılıyor. Özellikle çocuklar ve gençlerle yürütülen çevre eğitimlerine önem veriliyor. Sosyal medya, yerel basın, üniversiteler, kamu kurumları ve sivil toplumla kurulan iş birlikleri de çevre bilincini genişletiyor.
Aynı kuraklık, farklı yükler
Kuraklık herkesi aynı biçimde etkilemiyor. Büyük tarımsal işletmelerle küçük çiftçinin dayanma gücü aynı değil. Sulama sistemine yatırım yapabilen üretici ile borçla üretim yapan aile aynı seçeneklere sahip değil. Küçük üretici tek bir kötü sezonun ardından tarımdan çekilebilir. Tarımdaki daralma mevsimlik çalışanları, hayvancılıkla geçinen aileleri, küçük esnafı ve yerel ekonomiyi de etkiler.
İklim uyumunun adil olması bu nedenle önemli. Herkesten aynı oranda fedakarlık istemek adil olmayabilir. Küçük üreticiden daha az su kullanması istenirken gerekli teknoloji desteği verilmezse maliyet onun üzerine bırakılır. Daha az su isteyen ürünlere geçiş önerilirken gelir kaybının nasıl karşılanacağı açıklanmıyorsa ekolojik açıdan doğru karar sosyal açıdan başarısız olabilir.
Bir göl yalnızca su değil
İngiliz gezgin ve araştırmacı H. F. B. Lynch, 1901’de yayımlanan Armenia: Travels and Studies adlı eserinde Van Gölü’nü denizin genişliğini ve derinliğini öne çıkaran bir su kütlesi olarak anlatmıştı. Bu gözlem bugünkü göl seviyesini ölçen bilimsel bir veri değil; ancak gölün uzun süredir yalnızca doğal kaynak olarak değil, insanların anlam verdiği bir coğrafya olarak görüldüğünü hatırlatıyor. Yaşar Kemal’in Van Gölü için kullandığı “deli eden bir mavilik” ifadesi de böyle. Gölü kaybetmek yalnızca ekolojik değil, kültürel bir kayıp. Misal sulak alanlar turizm veya tarıma katkı sağladıkları için değil, kendi yaşam koşulları ve toplumların onlarla kurduğu tarihsel bağ nedeniyle de korunmalı. Dağer’in vurguladığı gibi kıyıların korunması, ortak yaşam alanlarından eşit yararlanma hakkının korunması anlamına geliyor.
Sadece insanlar da değil; su yönetiminde doğa çoğu zaman en sona bırakılıyor. Önce kentlerin, tarımın ve ekonomik faaliyetlerin ihtiyacı hesaplanıyor, geriye kalan su ekosisteme bırakılıyor. Oysa sağlıklı bir havza yönetimi, gölün, akarsuların, sazlıkların ve diğer sulak alanların yaşayabilmesi için ne kadar suyun sistem içinde kalması gerektiğini de sormalı. Bu miktar güvence altına alınmadan uzun vadeli bir su politikası kurulamaz. Doğanın da suya ihtiyacı var.
Antalya ile Van arasındaki mesafe
COP31’in Türkiye açısından başarısı yalnızca Antalya’da ölçülmeyecek. Kırılgan alanlarda alınan kararlar daha önemli olacak. Van Gölü, bu nedenle COP31’de savunulan ilkelerin uygulanıp uygulanamayacağını gösteren sınav alanlarından biri.
Van Gölü’nü korumak için COP31’i beklemek gerekmiyor. Ancak COP31, uzun süredir bilinen sorunları daha ciddi biçimde ele almak için politik bir fırsat . Türkiye uluslararası iklim diplomasisinde daha görünür olurken kendi su krizlerini de açıkça tartışmak zorunda. Bu tartışma, suyun nasıl paylaşıldığını, kararların nasıl alındığını ve iklim krizinin maliyetinin kimlere yüklendiğini de kapsamalı.
Bir asırdan uzun süre önce Van Gölü’nün genişliğini anlatan Lynch’in gördüğü göl ile bugün kıyısındaki değişimleri izleyen insanların gördüğü göl, aynı coğrafyanın iki farklı anı. Bugün bilimsel veri, iklim modelleri ve gelişmiş bir teknik kapasite var. Asıl soru artık değişimin fark edilip edilmediği değil, bu bilgilerle ne yapılacağı.
COP31’in “uygulama” iddiası da burada anlam kazanıyor. Antalya’da verilen sözlerin değeri, Van Gölü gibi alanlarda suyun, doğanın ve insanların geleceğini değiştirebildiği ölçüde ortaya çıkacak.
