Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin 2022’de kabul edilmesinden bu yana, tartışmalı finansman araçları biyoçeşitliliğin korunmasında giderek daha önemli hale geldi. Biyoçeşitlilik sertifikaları ve doğa koruma fonları, gelirlerini büyük ölçüde sermaye piyasalarından sağlıyor. Oysa doğayı bir yatırım aracına dönüştürmek, biyoçeşitlilik krizine çözüm olmayacak.
Finansman konusu, uluslararası iklim müzakerelerinde uzun zamandır en çok tartışılan başlıklardan biri. Anlaşmazlık sadece iklim krizinin başlıca sorumlusu olan sanayileşmiş ülkelerin yol açılan zararların bedelini ödemeye yanaşmamasından kaynaklanmıyor; bu finansmanın hangi yollarla sağlandığı da büyük bir tartışma konusu. Sanayileşmiş ülkelerin hükümetleri “piyasa temelli araçlara” ve çeşitli telafi mekanizmalarına gitgide daha fazla rağbet ediyor. Ancak bunların kullanımı, geçmişte birçok kez arazi kullanımı konusunda çatışmalara yol açtı. 2022’de Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin (GBF) kabulünden bu yana biyoçeşitlilik koruma finansmanı konusunda da benzer tartışmalar öne çıkıyor.
Bu yazının giriş kısmında, GBF kapsamında önem kazanan finansman modelleri ve araçları anlatılacak. Bunlar arasında gelirlerini büyük oranda sermaye piyasalarından elde eden biyoçeşitlilik sertifikaları ve doğa koruma fonları yer alıyor. Ayrıca biyoçeşitlilik ile iklim korumanın kesişiminde yer alan REDD (Ormansızlaşma ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılması) ile Tropikal Ormanlar için Kalıcı Finansman Mekanizması (TFFF) gibi mekanizmalara da değinilecek. Her iki araç da uluslararası iklim müzakerelerinden doğmuş olmakla birlikte, bu araçları savunanlar, iklim korumanın yanı sıra biyoçeşitliliğin korunmasına da katkı sağlandığını vurguluyor. GBF tarafından benimsenen, biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik önlemler için yıllık 700 milyar dolar olduğu öne sürülen finansman açığına eleştirel bir gözle bakıldığında, bu finansman açığı söylemi ile biyoçeşitliliğin korunmasına ilişkin tartışmalarda giderek daha egemen hale gelen piyasa temelli ve sermaye piyasası odaklı yaklaşımlar arasındaki bağlantı ortaya çıkıyor.
Biyoçeşitlilik krizinin (iddia edilen) sebebi olarak finansman eksikliği
Türlerin, doğal yaşam alanlarının ve genetik çeşitliliğin endişe uyandırıcı bir hızla azalması, biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik önlemlerin onlarca yıldır ne kadar yetersiz kaldığını gösteriyor. 2010 yılında Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) kapsamında kabul edilen Aichi Hedefleri bunun çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. CBD, 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesi’nde (Rio Konferansı) çevrenin korunmasına yönelik kabul edilen üç sözleşmeden biri. CBD’ye taraf ülkeler, 2010 yılında Japonya’nın Aichi ilinde gerçekleştirdikleri toplantıda, 2011-2020 arasında biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik toplam 20 somut hedefi hayata geçirme konusunda anlaşmaya varmıştı. Ne var ki bu 20 hedeften hiçbiri tam olarak gerçekleştirilemedi. Uygulamada yaşanan bu başarısızlığın ana nedeni olarak bazı kesimler hemen “finansman yetersizliği”nden dem vurdu.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP), 2022 yılında devam niteliğinde bir anlaşma olan Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’ni (GBF) kabul etti. Bu Çerçeve, CBD’ye taraf ülkelere, biyoçeşitlilik kaybı tehdidini yavaşlatmak ve zarar görmüş ekosistemleri onarmak amacıyla 2030 yılına kadar toplam 23 tedbiri uygulama yükümlülüğü getiriyor. Bu anlaşmada ayrıca, biyoçeşitliliğin uzun vadeli olarak korunmasına katkıda bulunması amaçlanan ve 2050 yılına kadar gerçekleştirilmesi öngörülen dört uzun vadeli hedef de yer alıyor. Buna ek olarak, sanayileşmiş ülkeler, GBF’nin uygulanması bakımından Küresel Güney ülkelerine finansal destek sağlamayı taahhüt ediyor. Finansman ihtiyacını karşılamaya yönelik araçlardan biri de, yeni bir küresel doğa koruma fonu olan Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi Fonu (Global Biodiversity Framework Fund – GBFF). GBFF, geçici olarak Küresel Çevre Fonu (Global Environment Facility – GEF) bünyesinde faaliyet gösteriyor; GBFF’nin mütevelli görevini ise Dünya Bankası yürütüyor. GBF’yi uygulamak için gereken mali kaynakların nasıl harekete geçirileceği sorusu, 2024 yılında Kolombiya’da düzenlenen 16. Taraflar Konferansı’nın (COP16) temel gündem maddesiydi.
GBF doğanın finansallaştırılmasını teşvik ediyor
Biyoçeşitlilik krizi söylemi, biyoçeşitliliğin ekonomi ve finans piyasaları açısından taşıdığı değerin görünür olmaması nedeniyle yok edildiği şeklinde bir anlatı kuruyor. Son zamanlarda bu anlatıya, biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik önlemler bakımından var olduğu öne sürülen dev finansman açığının sadece kamu kaynaklarıyla kapatılamayacağı iddiası da eklendi.
GBF, biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik devasa finansman açığının ancak özel sermayenin harekete geçirilmesi ve sermaye piyasası odaklı araçların devreye sokulmasıyla kapatılabileceği görüşünü benimsiyor. Çerçevedeki Amaç D, imzacı devletleri 2050 yılına kadar yıllık 700 milyar ABD doları olduğu varsayılan “biyoçeşitlilik finansman açığını” kapatmakla yükümlü kılarken, Hedef 19, biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik küresel finansmanın 2030 yılına kadar yılda en az 200 milyar ABD dolarına çıkarılmasını öngörüyor. Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere sağlanan uluslararası biyoçeşitlilik finansmanının 2030 yılına kadar en az 30 milyar dolara çıkarılması, 170 milyar doların ise çeşitli kanallarla mobilize edilmesi öngörülüyor. Özel sermayeyi harekete geçiren ve sermaye piyasalarından yararlanan finansman yaklaşımları GBF’de açıkça şöyle ifade ediliyor:
“Özel finansmandan yararlanılması, karma finansmanın teşvik edilmesi, yeni ve ek kaynakların artırılmasına yönelik stratejilerin uygulanması ve etki fonları ve diğer araçlar da dahil olmak üzere özel sektörün biyoçeşitliliğe yatırım yapmaya teşvik edilmesi; [e]kosistem hizmetlerine yönelik ödemeler, yeşil tahviller, biyoçeşitlilik denkleştirme ve kredileri, çevresel ve sosyal koruma önlemleri içeren fayda paylaşım mekanizmaları gibi inovatif programların teşvik edilmesi.” Hedef 19, c ve d fıkraları, Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi.
2022 yılında GBF’nin kabul edilmesiyle, CBD kapsamında biyoçeşitliliğin önümüzdeki on yıllar boyunca nasıl korunacağına dair temel yaklaşım büyük ölçüde belirlenmiş oldu. Çerçeve, 2050’ye kadar her yıl 700 milyar dolarlık bir finansman açığı bulunduğu varsayımını benimsiyor ve piyasa temelli araçların önemini vurguluyor. Bu nedenledir ki, 2024’te Kolombiya’da düzenlenen COP16, bu finansmanın “nasıl” sağlanacağı konusuna odaklandı: Biyoçeşitliliğin korunması adına her yıl 700 milyar dolar gibi yüksek bir meblağın harekete geçirilebilmesi için hangi yöntem ve finansman araçları kullanılmalıydı?
GBF’de daha önce beliren yönelim, COP16’da daha açık hale geldi. Konferansta kabul edilen kaynak mobilizasyonu stratejisi; biyoçeşitlilik bankaları, borç karşılığı doğa koruma anlaşmaları, yeşil tahviller, sermaye piyasası yatırımlarıyla finanse edilen doğa koruma fonları ve telafi piyasaları gibi piyasa temelli araçlara – bunları doğrudan anmadan – geniş yer açıyor. Örneğin “yeni ve ilave kaynaklar” başlığı altında, sadece “yenilikçi mekanizmalar” ifadesine ilişkin bir dipnotta yer alan bir bağlantı, bu mekanizmaların büyük ölçüde piyasa temelli yaklaşım ve araçlara işaret ettiğini gösteriyor.
“Biyoçeşitlilik fiilen, on yıllardır tam da kendisinin tahribine yol açan finans piyasaları açısından bir yatırım nesnesine dönüşüyor.”
Stratejiye Ek I’deki 6(c) fıkrası, GBF Hedef 19’da (bkz. yukarıda) belirtilen finans piyasası araçlarının önemini, aynı ifadeleri strateji metnine birebir taşıyarak vurguluyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) bunu “biyoçeşitlilik finansmanında yeni bir dönem” olarak tanımlarken, The Nature Conservancy gibi uluslararası doğa koruma örgütleri alınan bu kararları çığır açıcı olarak nitelendiriyor. Bu örgütler, borç karşılığı doğa koruma takasları gibi teşvik edilen finans piyasası araçlarından yararlanıyor ve söz konusu yaklaşım ve araçların geliştirilmesinde finans piyasası aktörleriyle yakın işbirliği içinde çalışıyor.
Öte yandan, Küresel Güney’deki örgütler ve ağlar, biyoçeşitliliğin korunmasının öncelikle özel yatırımcılar için yeni gelir kapısı yaratmaya yönelik bir iş modeli olarak görülmesi halinde, doğanın gitgide finansallaştırılacağına dair ikazda bulunuyorlar. Bu yaklaşımın Yerli Halkların ve geleneksel toplulukların toprakları üzerindeki özerkliğini tehdit edeceğini belirtiyorlar. GBF’de yıllık 700 milyar dolarlık bir finansman açığı tanımlanmış olması ve bu açığı kapatmanın bir yolu olarak piyasa temelli araçların meşrulaştırılması, biyoçeşitliliği fiilen, on yıllardır tam da kendisinin tahribine yol açan finans piyasaları açısından bir yatırım nesnesine dönüştürüyor. Uzmanlar ayrıca, söz konusu finansman açığı hesaplamalarının çıkar odaklı ve inandırıcılıktan yoksun varsayımlara dayandığına (bkz. bir sonraki bölüm) ve son yirmi yıldır savunulan piyasa temelli yaklaşım ve araçların çoğunun herhangi bir başarısının kanıtlanmamış olduğuna dikkat çekiyor.
COP16’da alınan bir kararla işlerlik kazandırılan Cali Fonu ise farklı bir finansman yaklaşımına dayanıyor. Başta ilaç, gıda, kimya ve kozmetik sektörleri olmak üzere çeşitli alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin, yeni ürünlerin geliştirilmesi ve üretiminde kullandıkları doğal gen dizilerinden elde ettiği gelirler üzerinden cirolarının yüzde 0,1’ini veya kârlarının yüzde 1’ini fona aktarmaları öngörülüyor. Bu katkıların, başka amaçların yanı sıra, GBF’nin hedef ve önlemlerinin uygulanmasında kullanılması planlanıyor. CBD Sekreterliğine göre, Cali Fonu kaynaklarının en az yüzde 50’sinin Yerli Halklar ile yerel toplulukların yararına kullanılması ve böylece söz konusu kesimlerin “biyoçeşitliliğin koruyucusu rolünün tanınmasına” katkı sağlanması amaçlanıyor. Temeli GBF’de atılmış olan fon, ilgili sektörlerden 1200’den fazla lobi temsilcisinin (ki bu rekor düzeyde bir sayı) COP16’ya katılmasına yol açtı. Ve neticede, şirketlerin Cali Fonu’na zorunlu katkı yapması ihtimali ortadan kaldırıldı: COP16’da alınan karar, fona yapılacak ödemelerin gönüllü olması gerektiğini belirtiyor. Bu noktada, Eylül 2025 itibarıyla fonun henüz boş olduğunu belirtmek gerekir.
Finansman açığı söyleminin arkasında ne yatıyor?
GBF’de öngörülen Amaç D kapsamında taraf devletlerin 2050 yılına kadar kapatmayı taahhüt ettiği 700 milyar dolarlık finansman açığı, büyük ölçüde Financing Nature: Closing the Global Biodiversity Financing Gap (Doğayı Finanse Etmek: Küresel Biyoçeşitlilik Finansman Açığını Kapatmak) başlıklı rapora dayanıyor. Bu rapor, CBD COP15 öncesinde biyoçeşitliliğin korunmasına ilişkin en çok atıf yapılan yayınlardan biri haline gelmişti ve finans sektörünün önde gelen temsilcileri tarafından bir “dönüm noktası” olarak nitelendiriliyordu.
Rapor, ABD merkezli üç kuruluş tarafından hazırlanmıştı: Eski ABD Hazine Bakanı ve Goldman Sachs çalışanı Henry Paulson tarafından kurulmuş olan Paulson Institute; 2024 yılında yaklaşık 10 milyar dolarlık net varlık açıklayan ve raporun yayımlandığı dönemde başında yine eski bir Goldman Sachs yöneticisinin bulunduğu, dünyanın en büyük doğa koruma kuruluşu The Nature Conservancy; ve JP Morgan’ın eski başkan yardımcısı tarafından kurulan bir düşünce kuruluşu olan Cornell Atkinson Center for Sustainability.
Raporun yönetici özeti kısmında, “Küresel biyoçeşitlilik kaybını yavaşlatmak ve durdurmak için doğayla ilişkimizi köklü biçimde yeniden düşünmeli, ekonomik modellerimizi ve piyasa sistemlerimizi buna göre dönüştürmeliyiz” deniyor. Ancak rapor, bu yeni ilişkinin nasıl yapılandırılacağı veya ekonomik modeller ile piyasa sistemlerinin nasıl yeniden düzenlenebileceği konusunda detaya girmiyor. Aksine, Financing Nature raporunun temel mesajı şu: Biyoçeşitliliğin korunması için çok daha fazla para harcanmalı ve bu kaynağı da finans piyasaları sağlayabilir. Biyoçeşitlilik de bu noktada bir yatırım fırsatı olarak lanse ediliyor.
Bilim insanı André Standing, son yıllarda buna benzer çok sayıda “finansman açığı raporu” yayınlandığına dikkat çekiyor. 2000’lerin sonlarından beri IUCN (Uluslararası Doğayı Koruma Birliği), UNEP, OECD ve WWF gibi kuruluşlar, genellikle Credit Suisse gibi bankalar ve McKinsey gibi yönetim danışmanlığı şirketleriyle işbirliği içinde bu tür raporlar hazırlıyor. Bu raporların hemen hepsine benzer bir izlek hakim: Önce kamu kaynaklarıyla kapatılamayacak kadar büyük bir finansman açığının varlığı ileri sürülüyor, ardından da, bu yüzden özel sermayenin “harekete geçirilmesi” gerektiği savunuluyor. Öneriler arasında ise yine daima karma finansman (yani kamu kaynaklarının özel yatırımlarla birleştirilmesi) ve sermaye piyasası yatırımlarına dayanan araçların yaygınlaştırılması gibi stratejiler yer alıyor.
Financing Nature raporu da aynı izleği takip ediyor ve biyoçeşitliliğin korunması için gerekli olduğu öne sürülen finansmanın büyük kısmının küresel sermaye piyasalarından sağlanması öngörülüyor. Ne var ki, raporun gördüğü geniş ilgi, hesaplamalara yönelik eleştirileri gölgeliyor. Oysa bu eleştiriler gerek biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik mevcut harcamaları belirlemekte kullanılan yöntemlerin güvenilirliğini, gerek ileriye dönük tahminleri sorguluyor. Zira biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik mevcut harcamalar hesaplanırken, bu korumaya katkısı hayli tartışmalı olan biyoçeşitlilik telafi mekanizmalarına veya “yeşil” tahvillere aktarılan milyarlarca dolar da hesaba dahil edilmiş durumda. Bu tartışmalı araçlar üzerinden sağlanan finansmanın hesaba katılması, mevcut durum belirlenirken rakamların şişirilmesine yol açıyor. Financing Nature raporunda, biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik mevcut küresel harcamalar 124 ila 143 milyar dolar arasında tahmin edilirken, Almanya’nın kamu kalkınma bankası KfW yıllık harcamayı yaklaşık 100 milyar dolar olarak öngörüyor. André Standing kendisiyle yapılan bir röportajda bu konuyu şu ifadelerle açıklıyor: “Hükümetlerin, uluslararası kuruluşların, hayırseverlerin ve özel sektörün biyoçeşitliliği artıran mekanizmalara yılda yaklaşık 140 milyar dolar harcadığı iddiası doğru değil. Financing Nature raporunu hazırlayanlar, dayandıkları verilerin güvenilirliğini sorgulayan literatürü tümüyle gözardı ediyor.
Bu tür çıkar odaklı hesaplama, çok çeşitli yeni yatırım fırsatları yaratıyor ancak gerçek durumu hiçbir şekilde yansıtmıyor.
Financing Nature raporu – ve dolayısıyla GBF’nin D Amacı da – Yerli Halklara mensup olan milyonlarca insanın, küçük ölçekli çiftçi ve balıkçıların biyoçeşitliliğin korunmasına yaptığı katkıları ve bu amaçla üstlendiği harcamaları da hiç hesaba katmıyor. Bu sebeple söz konusu grupların biyoçeşitliliğin korunmasına yaptığı mali katkılar tümüyle görünmez kılınıyor. Bu tür çıkar odaklı hesaplama, özellikle varlık yönetim şirketleri ve yatırım fonları açısından çok çeşitli yeni yatırım fırsatları yaratıyor, ancak biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik çabaların – mali katkılar da dahil – gerçek durumunu ve dağılımını hiçbir şekilde yansıtmıyor.
Biyoçeşitliliğin korunmasının finansmanı – yahut finansallaştırılması – için kullanılan yaklaşım ve araçlar
Yukarıda belirtildiği gibi, Financing Nature gibi raporlar ve GBF, biyoçeşitliliğin korunmasında kullanılan piyasa temelli yaklaşım ve araçları, doğa koruma ve biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik önlemlerin finansmanındaki açığın kapatılmasına yardımcı olabilecek, gelecek vaat eden ve verimli yeni finansman kaynakları olarak sunuyor. Oysa biyoçeşitlilik bankaları, biyoçeşitlilik sertifikaları ve REDD gibi telafi araçları ile ilgili pilot programlar ve mevcut deneyimler sayısız risk ve çelişki ortaya koyarken, biyoçeşitliliğin korunmasında bu araçların kullanılmasının kayda değer bir başarı sağladığına dair veriler de henüz son derece sınırlı. Buna rağmen – en azından kamusal söylemde – devlet bütçesinden sağlanan katkıların rolü giderek arka plana itiliyor. Oysa bu katkılar on yıllardır “doğa koruma” faaliyetlerinin başlıca finansman kaynağını oluşturuyordu. Piyasa odaklı araçların aksine, kamu kaynaklarıyla finanse edilen programlar, örneğin Yerli Halkların topraklarının sınırlarının belirlenmesinde ve geleneksel toplulukların kolektif toprak haklarının tanınmasında kritik bir rol oynamıştı; bu tedbirlerin biyoçeşitliliğin korunmasında etkili olduğu da somut biçimde kanıtlanmıştı.
Buna karşılık GBF’nin kabulünden bu yana, alınıp satılabilir biyoçeşitlilik sertifikaları sunan ticari kuruluşların pilot programları, örnek projeleri ve girişimlerinin yanı sıra “Borç-Doğa Takasları 2.0” olarak adlandırılan uygulamalar – doğa korumayı finanse etmek amacıyla borçların yeniden yapılandırılması – ve yapılandırılmış yatırım fonlarının sayısı ciddi şekilde arttı. Biyoçeşitlilik ile iklim korumanın kesişiminde yer alan yaklaşım ve araçlar da giderek önem kazandı. Özellikle REDD ile TFFF, sadece iklimin korunmasına değil, biyoçeşitliliğin korunmasına da katkı sağlayan araçlar olarak öne sürülmeye başlandı. Britanya hükümetinin desteklediği “Biodiversity Finance Trends Dashboard 2025” (Biyoçeşitlilik Finansmanı Trendleri 2025 Gösterge Tablosu) de iklim finansmanı ile biyoçeşitlilik finansmanı arasındaki bağlantıyı gözler önüne seriyor. Buna göre, ikili finansman yoluyla desteklenen biyoçeşitliliği koruma önlemlerinin yüzde 89’u aynı zamanda iklimin korunmasına da katkı sağlıyor; ikili iklim finansmanının ise yüzde 22’sinin de biyoçeşitliliğin korunmasına katkıda bulunduğu belirtiliyor.
En tartışmalı araç, yaklaşım ve girişimlerden bazılarını aşağıda kısaca ele alacağız.
Biyoçeşitlilik sertifikaları
Biyoçeşitlilik sertifikaları (biyoçeşitlilik kredileri olarak da anılır), belirli bir türün veya doğal yaşam alanının ya da bunların belirli bölümlerinin korunması gibi “ölçülebilir koruma sonuçlarını” temsil ettiği iddia edilen, alınıp satılabilir sertifikalardır. Şirketler, örneğin gönüllü sürdürülebilirlik hedeflerini yerine getirmek amacıyla, bu sertifikaları genellikle özel sağlayıcılardan satın alabilir. Ancak biyoçeşitlilik sertifikaları gitgide, yasal olarak korunan yaşam alanlarına veya nesli tükenmekte olan türlere zarar veren projeler için finansman ya da izin sağlamak amacıyla da kullanılıyor. Ve böylece, yürürlükteki mevzuatın bu tür tahribatı yasakladığı durumlarda dahi şirketlerin çevreye zarar veren projeleri hayata geçirmesine imkan sağlanabiliyor.
Biyoçeşitlilik sertifikaları (biyoçeşitlilik telafi mekanizmaları/biyoçeşitlilik kredileri/doğa kredileri) ortaya çıktıkları günden bu yana eleştirilere konu oluyor (ayrıca bkz. New Economy of Nature (Doğanın Yeni Ekonomisi) dosyası). Daha yakın bir tarihte, Ekim 2025’te, 300’ü aşkın kuruluş biyoçeşitlilik kredileri ve telafi mekanizmalarının geliştirilmesine son verilmesi çağrısında bulunan bir bildiriye imza attı. Bu konuda dile getirilen eleştiriler çok çeşitli gerekçeler içeriyor. Bunlar arasında, söz konusu yaklaşımın emsalsiz doğa unsurlarını alınıp satılabilir parçalara indirgediği ve ekosistemlerin karmaşıklığını göz ardı ettiği yönündeki temel itirazlardan, biyoçeşitlilik sertifikası üreten projelerin çoğu zaman amaçlanan hedeflere ulaşmamasına rağmen başka yerlerde meydana getirilen biyoçeşitlilik tahribatlarını meşrulaştırmak için kullanıldığını kanıtlayan ampirik çalışmalara dek çeşitli argümanlar yer alıyor.
2022 tarihli GBF, bir CBD COP belgesinde bu tartışmalı yaklaşımı açıkça zikreden ilk metindir.
Uluslararası Biyoçeşitlilik Kredileri Danışma Paneli (International Advisory Panel on Biodiversity Credits – IAPB), biyoçeşitliliğin korunmasının finansallaştırılmasına yönelik en etkili girişimlerden biridir. Panel özellikle uluslararası ölçekte alınıp satılabilir biyoçeşitlilik sertifikalarının uygulamaya geçirilmesini savunuyor. Fransa ve Birleşik Krallık hükümetleri öncülüğünde başlatılan bu girişimde Dünya Ekonomik Forumu, IUCN, lobi grubu NatureFinance, Fransız bankası BNP Paribas, danışmanlık şirketi EY, Doğa ile İlgili Finansal Açıklamalar Görev Gücü (TNFD), ABD merkezli doğa koruma kuruluşu The Nature Conservancy ve Bilim Bazlı Hedefler Girişimi (Science Based Targets Initiative – SBTi) yer alıyor. Danışma Paneli Mayıs 2025’te “Biyoçeşitlilik Kredisi Piyasasına Yön Verecek Üst Düzey İlkeler” başlıklı belgesini yayımladı.
Biyoçeşitlilik sertifikalarının uluslararası ticaretini teşvik eden bir diğer oluşum ise “Biyoçeşitlilik Kredisi İttifakı”dır (Biodiversity Credit Alliance). İttifak, CBD COP15 sırasında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Birleşmiş Milletler Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve İsveç Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Ajansının (Sida) desteğiyle kuruldu. Üyelerinin büyük kısmını biyoçeşitlilik sertifikası üreten projelerin işletmecileri oluşturuyor; bu aktörler söz konusu araçlara yönelik küresel bir pazar oluşturulması için çalışıyor.
Avrupa Komisyonu da bir “Doğa Kredileri” (Nature Credits) programı başlattı ve Temmuz 2025’te “Doğa Kredilerine Doğru Yol Haritası” (Roadmap towards Nature Credits) başlıklı bir belge yayınladı. Programın uygulanmaya başlamasından kısa süre sonra hazırlanan bir STK raporunda ise programdaki pilot projelerde ciddi eksiklikler bulunduğu belgelendi.
Biyoçeşitlilik sertifikalarının uluslararası ticaretine ilham kaynağı olarak REDD
REDD, son yirmi yıldır ormanların korunması ile iklim korumayı birbirine bağlayan umut verici bir yaklaşım olarak öne çıkarılıyor. REDD, “gelişmekte olan ülkelerde ormansızlaşma ve orman bozulmasından kaynaklanan emisyonların azaltılması ile ormanların korunması, sürdürülebilir şekilde yönetilmesi ve orman karbon stoklarının artırılması” anlamına geliyor. BM iklim müzakereleri kapsamında 2005 yılında geliştirilen bu aracın, sayısız türe yaşam alanı sağlayan ormanların korunmasını teşvik ederek biyoçeşitliliğin korunmasına da önemli katkı sağlayacağı ileri sürülüyor.
REDD’in temelinde, ormansızlaşmayı – ve buna bağlı karbon emisyonlarını – azaltmak ve yeniden ormanlaştırmayı teşvik etmek amacıyla, sonuçlara dayalı ödemeler veya alınıp satılabilen telafi kredileri yoluyla mali teşvikler yaratılması fikri yatıyor. Alınıp satılabilen telafi kredileri zamanla REDD’in başlıca finansman kaynağı haline gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla REDD modern bir endüljans satmak – başka bir deyişle, çevreye verilen zararın bedel ödenerek telafi edilebileceği düşüncesi – ve doğayı ticarileştirmekle eleştiriliyor.
REDD yaklaşımının ormanların korunmasına önemli ve somut bir katkı sağlayabildiği henüz kanıtlanmış değil.
Yirmi yıldır milyonlarca dolar değerinde pilot programlar finanse ediliyor ve REDD programları ile özel sektör projelerinin uygulanmasına mali ve teknik destek sağlanıyor olmasına rağmen, REDD yaklaşımının ormanların korunmasına önemli ve somut bir katkı sağlayabildiği henüz kanıtlanmış değil. REDD projeleriyle bağlantılı çatışma ve skandalların listesi de giderek uzuyor. Birçok çalışmada dikkat çekildiği üzere, iklim koruma perspektifinden bakıldığında bilhassa sorunlu olan şey, REDD’in milyonlarca hayali kredi üretmiş olma ihtimali: Öyle ki, bu krediler sera gazı emisyonlarını azaltmak yerine atmosferdeki sera gazı miktarının artmasına katkıda bulunmuş olabilir. 2025 yılında önde gelen on yedi bilim insanı REDD’e yönelik olarak son yıllarda daha yüksek sesle dile getirilen eleştirileri “Gönüllü Orman Korumasından Elde Edilen Karbon Kredileriyle İlgili Romantize Edilen Anlatıların Efsanelerden Arındırılması (Demystifying the Romanticized Narratives About Carbon Credits From Voluntary Forest Conservation)” başlıklı çalışmada özetledi. Öte yandan, özellikle biyoçeşitlilik sertifikalarının uluslararası ticaretini savunan kesim, REDD sertifikalarının ticaretini küresel biyoçeşitlilik piyasalarının önünü açan bir araç olarak görüyor.
REDD’in artan hakimiyetiyle birlikte, ekosistem hizmetleri için ödeme (PES) yoluyla ormanların korunmasını teşvik eden programlar da finansman araçlarına dönüştürüldü; bu programlardaki ödemeler karbon emisyonlarında sağlanan azalmanın kanıtlanması şartına bağlı. Brezilya’daki “Floresta+ Amazônia” adlı Amazon pilot projesi kapsamında orman ve iklim korumaya yönelik Amazon Fonu buna örnek oluşturuyor. Alman Hükümeti de bu fonu yıllardır mali olarak destekliyor.
Yapılandırılmış fonlar ve doğa koruma fonları
Yapılandırılmış fonların ve doğa koruma fonlarının (conservation trust funds) Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nde belirlenen hedeflerin finansmanında kilit bir rol oynaması bekleniyor. Küresel Çevre Fonu (GEF), bu tür fonları “yenilikçi finansal araçlar için katalizör” olarak görüyor ve buna somut örnek olarak borç karşılığı doğa koruma takası ve doğa koruma alanındaki özel yatırımları gösteriyor.
The Nature Conservancy, Conservation International ve Wildlife Conservation Society gibi uluslararası doğa koruma kuruluşları – çoğu zaman Credit Suisse veya JP Morgan gibi bankalarla işbirliği içinde – sermaye piyasalarında getiri sağlayan yapılandırılmış fonları gitgide daha fazla hayata geçiriyor. Bu fonlardan elde edilen getiriler de, başka amaçların yanı sıra, ilgili kuruluşların doğa koruma projelerinin finansmanında kullanılıyor.
Almanya’nın kalkınma işbirliği politikası da bu tür fonlara giderek daha fazla dayanıyor. KfW, doğa koruma fonlarının doğanın korunmasını hem kavramsal hem de finansal açıdan yeni bir düzeye taşıdığını savunuyor. KfW, Kasım 2025 itibarıyla, toplam hacmi yaklaşık bir milyar avro olan 16 doğa koruma fonunu destekliyordu. KfW tarafından Federal Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı (BMZ) adına 2020’de kurulan Legacy Landscapes Fund (LLF) ise bilhassa tartışmalara yol açtı. 2022 yılında Kongo Cumhuriyeti’nde LLF tarafından desteklenen Odzala-Kokoua Milli Parkı’nda yürütülen araştırmalar, silahlı park korucularının yerel halkı hedef aldığı ciddi insan hakları ihlallerini ortaya çıkardı. Uluslararası bir hukuk firmasının yürüttüğü bağımsız inceleme 2025 ortalarında bu iddiaları doğrulamış olmasına rağmen, LLF, finansmanı sürdürme yönündeki taahhüdünü koruyor.
Tropikal Ormanlar için Kalıcı Finansman Mekanizması (TFFF)
Tropikal Ormanlar için Kalıcı Finansman Mekanizması (TFFF), tropikal ormanların korunmasını finanse etmeye yönelik yenilikçi bir finansman yaklaşımı olarak övgüyle karşılanıyor. Kamu kaynakları ve vakıflardan sağlanması umulan toplam 25 milyar dolarlık katkı, yeni oluşturulan Tropikal Orman Yatırım Fonu (Tropical Forest Investment Fund – TFIF) aracılığıyla yaklaşık 100 milyar dolarlık özel sermayeyi harekete geçirmek ve bu kaynağı sermaye piyasalarında değerlendirmek amacıyla kullanılacak. Bununla, tropikal ormanların korunması için Küresel Güney ülkelerine yılda 4 milyar dolara varan ödemeler yapılması amaçlanıyor. Tropikal ormanlara sahip ülkeler bu ödemelerden ancak ormansızlaşma oranlarının belirlenen eşiğin (yüzde 0,5) altına düştüğünü kanıtlamaları, fonların kullanımına ilişkin şeffaf mekanizmalara sahip olmaları ve orman alanlarını ölçmek için güvenilir yöntemler kullanmaları halinde yararlanabilecek.
TFFF, bu ülkelere dayatılan ağır borç yükünü, hedeflenen milyarlarca dolarlık kaynağı yaratmak için istismar ediyor.
TFFF’ye yönelik eleştiriler şimdiye kadar ağırlıklı olarak toplumsal hareketlerden ve Küresel Güney’deki örgütlerden geldi. Bu kesimler, Küresel Güney ülkelerinin devlet tahvillerinin satın alınmasını da içeren fon yatırım modeline karşı çıkıyor. Küresel Güney ülkelerinin gayrimeşru borçlarının silinmesine yönelik uzun süredir dile getirilen taleplerin desteklenmesi yerine, bu ülkelere dayatılan ağır borç yükünün, hedeflenen milyarlarca dolarlık kaynağı yaratmak için istismar edildiğini öne sürüyorlar. Bu görüşe göre TFFF, ağır borç yükü altındaki Küresel Güney ülkelerinin sırtından özel yatırımcılara getiri sağlayacak bir araç niteliği taşıyor; üstelik bu ülkelerin borçlanmasında Küresel Kuzey’deki yararlanıcıların da payı büyük. Third World Network adlı örgüt, TFFF’nin finansmanı bakımından bu çelişkiye şu sözlerle dikkat çekiyor: Tropikal ormanların korunmasını finanse etmesi öngörülen sermaye piyasası getirilerinin önemli bir kısmı yine gelişmekte olan ülkelerin kendi kaynaklarından elde ediliyor; yani bu ülkeler tarihsel olarak gayrimeşru borç yüklerini yine kendi kaynakları üzerinden yüksek miktarlarda geri ödeme maliyetleriyle karşı karşıya bırakılıyor. Britanya menşeli Corner House ise TFFF’yi, “serveti Güney’den Kuzey’e aktarmak” için tasarlanmış bir araç olarak tanımlıyor.
Sonuç: Doğayı bir yatırım nesnesine dönüştürmek biyoçeşitlilik krizini durdurmayacak
Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi, biyoçeşitlilik krizinin daha fazla para harcanarak durdurulabileceği yönünde kanıtlanmamış bir varsayıma dayanıyor. Bu yaklaşım, biyoçeşitlilik kaybının asıl nedenlerini tespit etmek konusunda “sisteme kör” kalıp çevresel tahribatın nedenleriyle mücadele etmek yerine biyoçeşitliliği sermaye piyasalarında bir yatırım nesnesi olarak ele alan çözümlere yöneliyor. REDD deneyiminin açıkça gösterdiği üzere bunun riskleri çok büyük: REDD, ormanların sadece tahribatından değil, korunmasından da kâr elde edilebilmesi halinde ormansızlaşmanın durdurulabileceği savıyla uygulamaya geçirilmişti. Fakat REDD’in başlangıcından bu yana yirmi yıl geçmesine rağmen, yaklaşımın iklimin korunmasına olumlu bir katkı sağladığına dair hiçbir ampirik kanıt bulunmazken, tüm dünyada ormansızlaşma neredeyse hız kesmeden devam ediyor.
Ayrıca, bu yaklaşımın taşıdığı eksiklikler, barındırdığı çelişkiler ve uygulamada ortaya çıkan çatışmalar – özellikle de REDD projelerini yürüten aktörlerin küçük ölçekli tarıma getirdiği kısıtlamalar bağlamında – bugün geniş ölçüde belgelenmiş durumda. Aynı şekilde, REDD projelerinden kaynaklanan ve iklime zarar verdiği ileri sürülen “şişirilmiş” karbon kredisi ticaretinin etrafındaki bitmek bilmez skandallar da artık kapsamlı şekilde kaydedilmiş bulunuyor.
Bu deneyimler ve ampirik bulgular göz ardı edilmemeli. REDD ve biyoçeşitlilik kredileri gibi başarısız olmuş yaklaşımlara bel bağlamak veya ormanların korunmasının sermaye piyasasında spekülasyon yoluyla finanse edilmesini savunmak, biyoçeşitlilik krizini daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacak.
This article first appeared here: www.boell.de
