CELAC-AB Zirvesi ve iki bölge arasındaki diyaloğun siyasi bağlamı
2023 yılında Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) ile Avrupa Birliği (AB) arasında Brüksel’de yapılan zirve, iki bölge arasındaki diyaloğun sekiz yıl aradan sonra canlandırılması için önemli bir adım oldu. Stratejik ortaklığın yenilenmesini temsil eden Ortak Bildiri, yeşil-dijital dönüşüm, insan hakları, hukukun üstünlüğü, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kapsayıcı çok taraflılık gibi alanlarda ortak hedefler içeriyordu. Latin Amerika açısından şu başlıklar özellikle öne çıkmıştı: kölelik geçmişinin ve transatlantik köle ticaretinin tarihsel mirasının tanınması ve Karayipler Topluluğu’nun (CARICOM) on maddelik Tazminat Adaleti Planı’na referans verilmesi; kalkınma hakkının insan haklarının ayrılmaz bir parçası olarak yeniden vurgulanması; Küba’ya yönelik ekonomik ambargonun ve üçüncü ülkeleri de etkileyen yaptırımların kaldırılması yönünde açık çağrıda bulunulması; ve BM Güvenlik Konseyi reformu ile küresel yönetişimin yeniden dengelenerek daha adil hale getirilmesi.
2023 Bildirisi, çevre ve iklim politikası alanında üst düzey taahhütler içeriyordu. Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli yeterlikler ilkesinin (CBDR-RC) önemi yeniden vurgulanmış; iklim değişikliğinin kırılgan bölgelerde yarattığı etkilere dikkat çekilmiş; yıllık 100 milyar ABD doları iklim finansmanı hedefi ve uyum finansmanının 2025’e kadar iki katına çıkarılması taahhüdü teyit edilmiş; Kayıp ve Zarar Fonu’nun kurulması memnuniyetle karşılanmış; 1,5°C hedefi doğrultusunda yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğinin hızlandırılması çağrısı yapılmış; ve iklim değişikliği, biyoçeşitlilik ve çölleşme konuları Rio Sözleşmeleri kapsamında ortak bir gündeme bağlanmıştı. Bu unsurlar, iki bölge arasındaki diyaloğun küresel iklim rejimi ve çok taraflı karar alma süreçlerine daha güçlü şekilde eklemlenme girişimi olarak yorumlanmıştı.
Öte yandan 2023 Bildirisi, söylem düzeyindeki ilerlemelere rağmen, bazı önemli belirsizlikler içeriyordu. “Dış borçluluğun azaltılması” ve “uygun koşullarda finansmana erişimin kolaylaştırılması” ihtiyacına değinilmekle birlikte, Latin Amerika’daki borç krizine dair bağlayıcı bir taahhütte bulunulmamıştı. Avrupa kamu finansmanının uyum, dayanıklılık ya da zararların telafisi konusunda nasıl kullanılacağına dair somut bir mekanizma da sunulmuyordu. Yine, iklim kırılganlığı bir finansman kriteri olarak kabul edilse de, bölgesel bir kırılganlık endeksi de geliştirilmemiş ve uluslararası finansal sistemin yeniden yapılandırılmasını somutlaştıracak bir adım atılmamıştı. Ticaret alanında ise, “açık ve adil ticaret” yaklaşımı ile mevcut anlaşmaların (AB-Şili, AB-Meksika, AB-MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı)) uygulanması ve onaylanması vurgulanmış, ancak bağlayıcı iklim ve insan hakları hükümlerine yer verilmediği gibi, SKDM (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) benzeri tek taraflı önlemlerin farklı gruplar üzerindeki olası eşitsiz etkileri gözetilmemişti.
Bir diğer yapısal sorun alanı ise 2023 yılında iki bölgeyi kapsayan büyük bir yatırım aracı olarak sunulan Küresel Geçit Programının (Global Gateway) aşırı Avrupa merkezli olması idi. Program her ne kadar “değerlere dayalı bir işbirliği” olarak tanımlansa da, aslında Avrupa’daki özel sermayenin kritik hammaddeler, enerji dönüşümü için gerekli mineraller, nadir toprak elementleri, hidrojen, yenilenebilir enerji ve tarım gibi stratejik sektörlere yönlendirilmesini hedefliyordu. Bu girişim büyük ölçüde 2022’de Avrupa’da yaşanan enerji krizine, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Rus doğalgazına olan bağımlılığın azaltılması çabasına, giderek çok kutuplu hale gelen uluslararası sistemde güvenilir ortak arayışına ve Latin Amerika’nın Çin’e bağımlılığını azaltma hedefine yanıt veriyordu. Bu bağlamda “karşılıklı kazanç” söylemi, enerji dönüşümü için gerekli hammadde çıkarımı, yeşil hidrojenin yaygınlaştırılması ve “yeşil” değer zincirlerinin aslında kimlere yarar sağladığı etrafında yaşanan gerginlikleri örtbas ediyordu.
Bu tablo karşısında, 2025 yılında Santa Marta’da düzenlenen CELAC-AB Zirvesinin 2023’teki eksiklikleri gidermesi ve önceki kazanımları pekiştirmesi bekleniyordu. Ancak nihai metin, tarihsel eşitsizliklerin, jeopolitik gerginliklerin ve adil geçiş konusunda derin ayrışmaların devam ettiğini gösterdi. AB, sivil toplum forumu da dahil olmak üzere, yatırımlar, enerji güvenliği ve sanayi rekabetçiliği ekseninde konumlanan yaklaşımını sürdürdü. Küresel Geçit Programı’nın kapsamını genişletmekle birlikte, sosyal veya çevresel güvencelere ilişkin belirsizlikleri gidermedi. Öte yandan Latin Amerikalı aktörler, neokolonyal dinamiklerin yeniden üretilmesi, militarizmin tırmanması, sivil alanın daralması ve iklim gündeminin güvenlik ve piyasa önceliklerine tabi kılınması gibi yapısal eleştirilerde bulundu.
2023’ün aksine, 2025’te üst düzey müzakere sürecinden toplumsal aktörlerin dışlanması tablosu hepten belirginleşti; oysa Kolombiya’nın CELAC dönem başkanlığı altında daha kapsayıcı bir süreç bekleniyordu. Yerli halk örgütleri, Afrika kökenli topluluklar, sendikalar, gençlik örgütleri, iklim hareketleri ve kadın kolektifleri gibi aktörler, önerilerinin resmi müzakere sürecinde filtrelendiğini, yumuşatıldığını veya metinlerden tamamen çıkartıldığını dile getiriyor. Bağlayıcı izleme ve katılım mekanizmalarının olmaması, iklim politikalarında güvenlik eksenli yaklaşımın küresel ölçekte güçlenmesiyle ve alternatif bakış açılarının dışlanmasıyla birleşince, iki bölge arasındaki sürecin giderek daha kapalı ve daha az demokratik hale geldiği algısı arttı.
2023 ile 2025’i karşılaştırdığımızda karşımıza temel bir yapısal ikilem çıkıyor: CELAC-AB diyaloğu ilerici bir söylem kullansa da, hâlâ tarihsel bağımlılık ilişkileri, ekstraktivist ekonomik modeller ve eşitsizlik kalıpları üreten bir yapıya sahip. Adil geçiş yaklaşımı ise büyük ölçüde jeopolitik tartışmalara ve teknoloji ve enerji merkezli bir çerçeveye indirgenmiş, neredeyse sadece teknolojik dönüşüme odaklanmış durumda. Buna karşılık finansal adalet, toprak egemenliği, yerel enerji güvenliği ve yeterlilik, işçi hakları, tarihsel tazmin ve bağlayıcı katılım gibi konular üzerinde yeterince durulmuyor. Bu bağlamda, geçişin yalnızca teknoloji değiştirmek ya da jeopolitik dengelere uyum sağlamak olmadığını, iklim krizini besleyen siyasi ve ekonomik yapıları dönüştürmesi gerektiğini savunan eleştirel, çok boyutlu ve etik bir analize duyulan ihtiyaç daha acil hale geliyor. Ayrıca bu süreç, mevcut sistemden ve insan haklarını odağa yerleştirmeyen bir geçiş sürecinden doğrudan etkilenen insan ve toplulukların da etkin katılımını içermeli.
Adil geçiş: Kavramsal çerçeve ve uluslararası gelişim
Adil geçiş aslında kirletici sanayilerin kademeli tasfiyesi ve sanayinin yeniden yapılandırılmasının doğurduğu sosyal, ekonomik ve emek piyasası etkilerine yanıt olarak uluslararası sendikal hareket içerisinde ortaya çıkmış bir kavram. 1990’ların sonlarında Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) gibi aktörler bu çerçeveyi geliştirirken, karbonsuzlaşma süreçlerinin istihdam kaybına yol açmaması ve sosyoekonomik eşitsizlikleri derinleştirmemesi amaçlanmıştı. Bu kapsamda sosyal koruma, insana yakışır iş, planlı mesleki dönüşüm ve demokratik katılım gibi öneriler gündeme getirildi. Burada güdülen ilk amaç, özellikle kömür, çelik veya enerji yoğun sektörlerde çalışanların, iklim politikalarının maliyetini tek başına üstlenmemesi ve kendilerine alternatif geçim olanakları sağlanmasıydı.
Zamanla bu kavram, çevre ve iklim adaleti hareketlerinin etkisiyle, derin ve yapısal boyutları da kapsayacak şekilde genişledi. Just Transition Alliance (Adil Dönüşüm İttifakı) gibi örgütler, adil geçişin sadece emek piyasası üzerindeki etkilerin yönetilmesiyle sınırlı kalmaması, çevresel ırkçılık, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, toprak gaspı, kaynak sömürüsü, güvencesizleşme ve yapısal eşitsizlik gibi tarihsel sorunlarla da yüzleşilmesi gerektiğini savunuyor. Bu açıdan bakıldığında iklim krizi yalnızca atmosferle ilgili bir mesele değil, insanları, toprakları ve ekosistemleri sömüren ekonomik sistemlerin bir semptomu olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla adil geçiş kavramı da, toplumlar ile doğa arasındaki ilişkileri yeniden kurmayı hedefleyen sistemsel bir kavrama dönüşüyor.
Bu noktada adil geçiş kavramı, zamanla, kaynak sömürüsüne dayalı modelin terk edilip yeniden üretici ve yerel ekonomilere yönelmeyi amaçlayan bir ilke, süreç ve uygulama bütünü olarak tanımlanmaya başladı. Sağlam bir topluluk temelli perspektife dayanan bu çerçevede geçiş, nihai bir hedef (net sıfır emisyon veya enerji dönüşümü gibi) olmakla kalmayıp, maliyet ve faydaların nasıl paylaşılacağını belirleyen politik bir süreci de içeriyor. Dolayısıyla “Süreç adil değilse, sonuç da adil olmayacaktır.”
Kavramın derinliğini anlamak için şu temel unsurları kavramak şart: Geçişin fayda ve yüklerinin eşit ve adil dağılımını ve bu yükün tarihsel olarak zarar görmüş bölgelerin omzuna yüklenmemesini amaçlayan dağıtımsal adalet; kirlilik, ormansızlaşma, çevresel şiddet, yapısal eşitsizlik ve emek sömürüsünden doğan zararların tanınmasını ve giderilmesini içeren onarıcı adalet; tüm ilgili aktörlerin kendi yaşam ve topraklarını etkileyen karar süreçlerine yalnızca istişare düzeyinde değil, bağlayıcı katılım mekanizmalarıyla da dahil edilmesini gerektiren usul adaleti; ve bugün alınan kararların hem şimdiki hem de gelecek kuşakların yaşam koşullarını ve ekolojik bütünlüğünü güvence altına almasını amaçlayan kuşaklararası adalet.
Son dönemlerde adil geçiş, güç ilişkilerini, kurumları ve üretim-tüketim modellerini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan dönüştürücü bir yaklaşım olarak ele alınmaya başladı. Bu noktada yalnızca yeşil istihdam yaratılması veya teknolojilerin dönüştürülmesi yeterli görünmüyor; eşitsizlik, güvencesizleşme, çevresel ırkçılık ve ekolojik tahribat üreten sistemlerin de dönüştürülmesi gerekiyor. Lityum, bakır veya nikel gibi kritik minerallere yönelik küresel talep gerekçesiyle derinleşen ekstraktivist dönüşümler, küresel emisyon azaltımına katkıda bulunsa dahi, adil olarak tanımlanmaları oldukça zor.
Uluslararası düzeyde bu kavramsal genişleme, siyasi, akademik ve çok-taraflı tartışmalara da yansımış bulunuyor. Örneğin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamındaki kurumsal yaklaşım, aşağıda daha geniş ele alındığı üzere, adil geçişin sosyal ve mekansal adalet kriterleriyle izlenmesini, koordine edilmesini ve uygulanmasını sağlayacak yeni küresel yönetişim mimarilerine ilişkin tartışmaları da içerecek şekilde genişliyor.
Kısacası adil geçiş, başlangıçta sanayi dönüşümüne ve işçi hareketlerine odaklanan bir yaklaşımdan, iklim adaletini, demokratik katılımı, tarihsel adaleti, insan haklarını, toprak egemenliğini ve ekonomik güç ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasını içeren bütüncül bir sosyo-ekolojik dönüşüm çerçevesine evrilmiş durumda. Bu çerçeve, adil geçişin CELAC-AB diyaloğunda ve COP süreçlerinde nasıl yorumlandığını, tartışıldığını ve şekillendirildiğini incelemek bakımından temel bir zemin oluşturuyor.
CELAC-AB gündeminde öncelikler ve gerginlikler: enerji, mineraller ve ticaret
Bölgelerarası ilişkiler, enerji, kritik mineraller, ticaret ve finansman olmak üzere dört temel eksende açığa çıkan yapısal gerginliklerle şekillenmeye devam ediyor. 2025 Ortak Bildirisi demokrasi, eşit egemenlik, uluslararası işbirliği ve iddialı iklim eylemi gibi ortak ilkeleri yeniden vurgulasa da, metindeki boşluklar ve örtük öncelikler “stratejik ortaklık” söylemi altında asimetri, bağımlılık ve farklılaşan gündemlerin sürdüğünü gösteriyor.
Enerji ve egemenlik: Avrupa enerji güvenliği ile Latin Amerika özerkliği arasındaki çekişme
Enerji alanında AB, Ukrayna savaşıyla tetiklenen krizden bu yana pekiştirdiği enerji güvenliği merkezli yaklaşımı sürdürüyor. 2025 Bildirisi, Latin Amerika ve Karayipler’de (LAK) “bölgesel enerji bağlantısının” güçlendirilmesini ve Küresel Geçit Programının desteğiyle “güvenli, sürdürülebilir ve düşük emisyonlu enerji kaynaklarının” geliştirilmesini öne çıkarıyor. Ne var ki bu çerçeve 2023’teki mimariyi yeniden üretmekten ötesine pek geçemiyor. Yani iç enerji dönüşümü ile Avrupa’ya enerji ve yenilenebilir enerji taşıyıcılarının ihracatını hedefleyen bölgesel ağlara ve büyük ölçekli yenilenebilir enerji projelerine odaklanıyor.
Bu yaklaşım LAK açısından yerel ve topluluk temelli enerji egemenliği ve güvenliği, karar alma süreçlerine katılım, temiz, güvenli ve uygun fiyatlı enerjiye erişim gibi temel unsurları içermiyor. LAK’ın AB enerji üretimine kaynak sağlayan ekstraktivist dinamiklere bağımlı kılınması ve Avrupa endüstrisinin çıkarlarına tabi bir “yeşil merkez” haline gelmesinin önlenmemesi de cabası.
Her ne kadar Bildiri’nin 30. paragrafında “adil geçiş”ten bahsediliyor olsa da, bu kavrama sadece genel düzeyde değiniliyor, somut taahhütlerde bulunulmuyor. Dolayısıyla Avrupa’nın enerji güvenliği ile Latin Amerika’nın enerji özerkliği arasındaki çekişme çözümsüz bırakılmış durumda.
Kritik mineraller: enerji dönüşümü mü, yoksa yeşil ekstraktivizmin yeniden üretimi mi?
AB, lityum, bakır, nikel ve diğer kritik mineralleri Kritik Hammaddeler Tüzüğü (CRMA) çerçevesinde kendi sanayisi açısından stratejik girdiler olarak tanımlıyor. Bu politika, tedarik güvenliğini, coğrafi çeşitlendirme ve Küresel Güney ülkeleriyle kurulan ikili ve çok-taraflı anlaşmalar yoluyla sağlamayı amaçlıyor. Teorik olarak bu yaklaşım 2025 Bildirisi’ne de yansımış (29. paragraf); Küresel Geçit Programının yatırım boyutu, karşılıklı faydaya dayalı ortaklıkları güçlendiren bir araç olarak öne çıkarılıyor.
Bununla birlikte Özgür, Önceden ve Bilgilendirilmiş Onam (FPIC) ilkesine, şirketlerin sorumluluk yükümlülüğüne, (Küresel Geçit kapsamında geniş ölçekte finanse edilmesi öngörülmesine rağmen) madenciliğin sosyal ve çevresel etkilerine ve kritik minerallerin yükselişiyle bağlantılı toprak çatışmalarına hiç değinilmiyor.
Bildiri’deki bu eksiklikler oldukça manidar. Avrupa’nın mineral talebinin hızla arttığı bir dönemde bağlayıcı çevresel ve sosyal güvenceler getirilmemesi, ortak gündemin Latin Amerika açısından adil bir sosyo-ekolojik dönüşümden ziyade, Avrupa’nın tedarik güvenliği önceliğine hizmet ettiğini gösteriyor. Bu durum, bölgenin temiz teknoloji geçişiyle birlikte toprak gaspı, su kaynaklarının kirletilmesi ve çevre savunucularına uygulanan baskılar gibi süreçlerin damga vurduğu yeni bir “yeşil ekstraktivizm” dalgasına maruz kalma riskini artırıyor. Bu da aslında aşılması hedeflenen sömürgeci ilişkilerin yeniden üretilmesi demek.
Ticaret ve adalet: güncelliğini yitirmiş anlaşmalar ile tek taraflı mekanizmalar arasında
Bir başka yapısal gerginlik ekseni de ticaret alanında yaşanıyor. 2025 Bildirisi, kurallara dayalı çok-taraflı bir ticaret sistemine bağlılığı yeniden vurgularken, AB-Şili, AB-Orta Amerika ve AB-Kolombiya/Ekvador/Peru anlaşmaları memnuniyetle karşılanıyor (26-27. paragraf). Ne var ki bu anlaşmalar bağlayıcı çevre ve insan hakları hükümleri içermiyor; bazıları yatırımcı lehine işleyebilen uyuşmazlık çözüm mekanizmaları (örneğin Yatırım Mahkemesi Sistemi (ICS)) barındırıyor ve sosyo-ekolojik etkiler dikkate alınmadan ticaret serbestisine öncelik veriyor.
Bunun yanı sıra, AB tarafından tek taraflı olarak uygulamaya SKDM düzenlemesi belirli sektörlerde ithalata karbon fiyatı getirmeyi amaçlıyor. Ancak bu mekanizmanın LAK üzerinde yaratacağı etkilere dair henüz yeterli veri yok. Bildiri “ticari çekişmelerin azaltılması” hedefinden bahsetse de (28. paragraf), SKDM ve benzeri tek taraflı önlemlerin Latin Amerika’nın çelik, çimento, alüminyum ve gübre ihracatı üzerindeki potansiyel etkilerini ele almıyor. Ayrıca daha düşük teknolojik kapasiteye sahip ülkeler açısından geçiş döneminde farklılaştırılmış veya telafi edici önlemler de öngörülmüyor. Bu da bölgeyi ciddi şekilde dezavantajlı bir konuma sokuyor.
Asimetrik ticaret anlaşmaları ve tek taraflı iklim politikaları da eklenince, LAK açısından kısıtlayıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Bu tabloda AB kendi rekabet gücünü korurken, küresel karbonsuzlaşmanın yükü kırılgan ekonomilerin omzuna yükleniyor.
Finansman ve işbirliği: dönüşümün eksik halkası
Finansman en kritik alanlardan biri olmasına rağmen 2025 Bildirisi’nin en zayıf noktasını oluşturuyor. Uluslararası finansal sistemin reformu ve resmi kalkınma yardımı konusundaki taahhütler yeniden teyit edilse de (19-25. paragraf), Latin Amerika ve Karayipler için şu hususlarda somut bir ilerleme kaydedilmiş değil: (i) Ortak Fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar ilkesi ve Paris Anlaşması’nın 9.1 maddesi temelinde iklim ve geçiş finansmanı, (ii) borç yaratmayan kamu finansmanı mekanizmalarının artırılması, (iii) uyum fonları ve finansman açığının kapatılması (bu husus 2023 Bildirisi’nde de eksikti), (iv) 2023’te olumlu karşılanan Kayıp ve Zarar Fonu’na dair açık ve net taahhütler.
Yüksek borçluluk düzeyleri, aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı, mali baskılar ve artan borç yüküyle dünyanın en kırılgan bölgelerinden biri olan Latin Amerika ve Karayipler böylelikle öngörülebilir, imtiyazlı ve koşulsuz kaynaklara erişim konusunda bir kez daha belirsizlik içinde bırakılıyor. Buna karşılık, özel yatırımı çekmeye yönelik bir araç olarak Küresel Geçit Programı ön plana çıkartılıyor. Dolayısıyla tarihsel olarak topluluk ve ekosistemler açısından sınırlı fayda üretilirken, şirket aktörlerini güçlendiren bir model tekrarlanmış oluyor.
Somut finansman taahhütlerinin yokluğu, finansal adalet ve borçların silinmesi konusunda tek kelime edilmemesiyle birleşince, bölgelerarası işbirliğinin inandırıcılığı zayıflıyor ve 2023’te Brüksel’de verilen sözlerin çoğu yerine getirilmemiş oluyor.
2025 CELAC-AB Ortak Bildirisi incelendiğinde, çok-taraflılık, insan hakları ve iklim eylemi alanlarında söylemsel ilerlemeler kaydedilmiş olmakla birlikte, geçiş sürecinin dört temel ekseni olan enerji, mineraller, ticaret ve finansman konusunda ciddi eşitsizliklerin sürdüğü görülüyor. Stratejik ortaklık söylemi ise enerji egemenliği, toprak bütünlüğünün korunması, kurumsal düzenleme, adil ticaret veya yeterli kamu finansmanı gibi somut taahhütlere dönüştürülmüş değil.
Yani enerji dönüşümü devam ediyor olabilir, ama adil geçiş henüz güvence altına alınmış değil.
COP30 sürecinde adil geçiş: Adil Geçiş Çalışma Programı’nda yön arayışı
Çok-taraflı seviyede, BMİDÇS kapsamında COP27’de kabul edilip COP28’de kapsamı genişletilen Adil Geçiş Çalışma Programı (JTWP), adil geçişi Paris Anlaşması’nın temel bileşenlerinden biri ve tüm sektörlerde iklim uygulamalarını yönlendiren bir ilke haline getirdi. Henüz programın kurumsal yapısı netleşmemiş olsa da, 2023-2025 arasında yürütülen müzakereler emek, sosyal ve ekonomik yapı, mekansal adalet, toplumsal cinsiyet ve kuşaklararası eşitlik gibi unsurları içeren hak temelli ve kapsayıcı adil geçiş ilkeleri üzerinde ortaklaşma eğiliminin arttığını gösteriyor.
Santa Marta’daki CELAC-AB Zirvesi’nin hemen sonrasında, COP30 sürecinde sivil toplum, JTWP’nin küresel ölçekte dağınık haldeki girişimlerin birbiriyle uyumlu hale getirileceği kurumsal bir yapının gerekliliği konusunda hemfikirdi. Bu bağlamda, Belém Eylem Mekanizması (BAM), söz konusu yönetişim boşluğunu doldurmaya yönelik olarak sivil toplum kuruluşlarının güçlü bir önerisi olarak ortaya çıktı. Paris Sözleşmesi’nin gözlemci grupları (Climate Action Network International ve Women and Gender Constituency) tarafından hazırlanan müzakere metnine göre BAM, sendikal çerçevelerden Adil Enerji Geçiş Ortaklıklarına (JETP’ler) ve kalkınma bankalarının ilkelerine kadar uzanan ve farklı terminoloji, ölçek ve kriterlerle işletilen adil geçiş girişimlerinin parçalı yapısına yanıt verme amacı taşıyor. Zira bu parçalanmışlık, çabaların gereksiz şekilde tekrarlanmasına ve koordinasyon eksikliğine yol açarken, bu girişimlerin gerçekten eşitliğe katkı mı sağladığını, yoksa mevcut eşitsizlikleri yeniden mi ürettiğini değerlendirmek güçleşiyor.
BAM, üç temel bileşeni birbirine bağlayarak COP30’dan itibaren şekillendirilebilecek modüler bir yapı öneriyor: (1) Girişimleri haritalayan, boşlukları tespit eden, yönlendirme sağlayan ve ilerlemeyi izleyen bir koordinasyon mekanizması; (2) JTWP’nin güçlendirilmiş bir devamı niteliğinde bilgi ve öğrenme alanı – mevcut diyalogları, küresel uygulayıcılar ağı ve ulusal odak noktalarından oluşan ağ aracılığıyla deneyim paylaşımı, iyi uygulamaların yaygınlaştırılması ve müzakere süreçlerinden bağımsız teknik bilgi üretimini amaçlayan bir platform; (3) tek durak noktası işlevi gösteren, teknik destek sağlayan, projeler ile finansmanı eşleştiren ve Küresel Güney ülkeleri için borç yaratmayan kamu kaynaklarını harekete geçiren bir eylem ve destek ayağı. Bu yapı, Paris Anlaşması’nın eşitlik ve CBDR-RC gibi temel ilkelerini güçlendirirken, adil geçişi sadece emisyon azaltımına değil, karbonsuzlaşmaya eşlik eden sosyal ve ekonomik dönüşüme de odaklanan bütüncül bir çerçeveye yerleştiriyor.
BAM uygulanacak olursa, adalet ilkelerini gerçekten somutlaştıran uygulamalar – işçilerin, yerli halkların, Afrika kökenli toplulukların, kadınların, gençlerin, engelli bireylerin, yerel toplulukların ve diğer ilgili aktörlerin etkin katılımı, evrensel sosyal koruma, enerji sistemlerinin yerelleştirilmesi, bütüncül bir perspektiften adil geçiş ve teknolojik egemenlik gibi unsurları hayata geçiren – ile adalet söylemini kullanarak ekstraktivist veya teknokratik gündemleri meşrulaştıran yaklaşımların birbirinden ayırt edilmesi mümkün olabilecek.
Latin Amerika ve Karayipler gibi, COP30’a Amazon ve küresel düzeyde adil geçişe ilişkin yüksek beklentilerle yaklaşan bir bölge açısından BAM, yalnızca teknik bir araç değil, uluslararası işbirliği tarihini şekillendiren sömürgeci, ekstraktivist ve merkeziyetçi yapıların yeniden üretilmesini engelleme potansiyeli taşıyan politik bir fırsattır. İlk “Amazon COP’u” öncesinde gerçekleşmesi nedeniyle, 2025 CELAC-AB Zirvesi’nin, eşitlik ilkesiyle yönlendirilen iddialı bir Adil Geçiş Çalışma Programı’na açık siyasi destek sunması bekleniyordu. Ne var ki, zirvede COP30’a ilişkin tartışmalar yok denecek bir düzeyde kaldı ve nihai bildiri (hem devlet ve hükümet başkanları bildirisi, hem de sivil toplum forumu bildirisi) küresel iklim sürecine yönelik siyasi yönlendirme konusunda ciddi eksiklerle açıklandı.
BAM gibi bir mekanizmanın varlığı, özellikle CELAC-AB sürecinde kamu finansmanı, kurumsal düzenleme, adil ticaret veya toprak koruma gibi alanlarda uzlaşıya varılamayan bir ortamda, bölgesel ve çok-taraflı gündemler arasındaki tutarlılığı güçlendirme potansiyeline sahip. Zirvede bu tür siyasi mesajlar verilmemiş olması, adil geçişin sembolik bir kavrama indirgenmemesi için daha güçlü bir normatif ve operasyonel gündemle desteklenmesi gereğini gösteriyor. Zira ancak bu sayede ölçülebilir, talep edilebilir ve uluslararası olarak desteklenen bir uygulamaya dönüştürülmesi mümkün olabilir. Dolayısıyla sivil toplumun beklentisi net: Devletlerin ve COP30’un sadece JTWP’nin önemini tanıması değil, geçiş sürecinde adaletin somutlaşmasına yardım edecek, parçalı yaklaşımları aşacak ve yapısal dönüşümleri mümkün kılacak bir mekanizma olarak BAM’ın kurumsallaşmasına dair güçlü bir siyasi mesaj üretmesi de isteniyor.
Buna karşılık CELAC-AB diyaloğu, adil geçişi çoğu zaman yatırıma ve teknolojiye bağlı bir karbonsuzlaşma stratejisine indirgeme eğiliminde; iklim adaletinin öngördüğü yeterlilik, yeniden dağıtım ve tarihsel tazmin gibi tartışmalar yeterince gündeme alınmıyor. Latin Amerika açısından bu durum, sadece enerjinin nasıl üretildiğini değil, kararları kimin verdiğini, kime fayda sağlandığını ve bedelleri kimin ödediğini sorgulamayı gerektiriyor.
Avrupa’nın altyapı, dijitalleşme, yeşil hidrojen ve sanayi rekabetçiliğine odaklanması, enerji yeterliliği, finansal adalet, toprak egemenliği, FPIC ilkesinin korunması ve çokuluslu şirketlerin hesap verebilirliği gibi yapısal meseleleri geri plana itiyor. Latin Amerika açısından ise enerji dönüşümü toprak, su, emek ve siyasi özerklik etrafında derin çatışmalar içerdiği için, bu indirgemeci yaklaşım kavramsal bir gerileme anlamına geliyor.
Bağımlılıktan dönüşüme: CELAC-AB ilişkilerinde yeni bir eşik arayışı
Brüksel 2023 ile Santa Marta 2025 arasındaki süreç, LAK ile AB arasındaki ilişkilerin hâlâ tarihsel bağımlılık, ekstraktivizm ve siyasi asimetri üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. AB enerji güvenliği, kritik mineraller, endüstriyel rekabet gücü ve Küresel Geçit Programı ekseninde ilerlerken, Latin Amerika ülkeleri borç krizi, ekolojik çöküş, artan otoriterleşme ve kaynak baskısının kesiştiği bir noktada duruyor. Bu bağlamda Latin Amerika açısından sadece karbonsuzlaşma olarak değil, yapısal bir dönüşüm olarak algılanan “adil geçiş”, bir yandan çatışma hattını oluştururken, bir yandan da iki bölge arasında işbirliğinin yeniden kurulması için stratejik bir alan olarak öne çıkıyor.
CELAC-AB diyaloğunun sadece kağıt üzerinde ilerleyen bir süreç olmaktan çıkarılıp gerçek bir dönüşüm aracına dönüşebilmesi için sosyal, iklimsel ve ekonomik adalete dayalı yeni bir anlaşmanın inşa edilmesi şart. Bu anlaşma, iklim değişikliğinin sektörel bir konu ya da teknik bir gündem değil, ticaretten finansmana, güvenlikten haklara, bakım ekonomisinden emeğe, teknolojiden küresel yönetişime kadar pek çok alanı yeniden şekillendiren yapısal bir olgu olduğunu teslim etmeli. Bu da odağın yatırım, altyapı ve rekabetçilik eksenli anlatıdan uzaklaştırılıp, hem insan yaşamını hem de insan dışı yaşamı merkeze alan bir işbirliği anlayışına geçilmesini gerektiriyor.
İlk temel adım, bölgelerarası işbirliğinin yeniden politik bir zemine taşınmasıdır. 2025 deneyimi, sürecin kapalı, filtrelenmiş ve temsil ettiği toplumsal kesimlerden uzak bir şekilde yürütüldüğünde ne denli sınırlı kaldığını gösteriyor. Bunun yerine, yerli halklar, emek hareketleri, çocuklar, gençler, kadınlar, Afrika kökenli topluluklar, köylüler, engelli bireyler, yerel topluluklar, akademi ve sivil toplumu da içeren kalıcı, bağlayıcı ve çok paydaşlı bir katılım ve hesap verebilirlik mekanizmasının kurulması gerekiyor. Bu mekanizma, taahhütleri izleme, yatırımların insan haklarıyla uyumunu değerlendirme ve kamuya açık bilgiye erişimi güvence altına alma yetkisine sahip olmalı.
İkinci adım, iklim adaletinin tüm işbirliği alanlarına yatay olarak yayılmasıdır. Bu da ticaret, yatırım, mali kurallar, kritik minerallere ilişkin düzenlemeler, dijitalleşme ve dış politika, dağılımsal etkiler, sosyal ve çevresel sonuçlar ve insan hakları üzerindeki etkilerin dikkate alınmasını gerektiriyor. Telafi mekanizmaları olmadan tek taraflı araçların kullanılmaya devam ettiği, ticaret anlaşmalarının yapısal eşitsizlikleri sürdürdüğü veya Avrupa’nın mineral talebinin sosyal güvenceler ve şirket sorumlulukları olmadan arazi çatışmalarını artırdığı bir ortamda adil geçişten söz edilmesi mümkün değildir.
Üçüncü adım, bölgelerarası finansal mimarinin yeniden yapılandırılması olacaktır. LAK bölgesi aynı anda dış borç, ekolojik borç ve iklim borcu ile karşı karşıya. Bu da uyum, dayanıklılık, yerelleştirilmiş dönüşüm ve sosyal koruma yatırımlarını ciddi biçimde kısıtlıyor. Yeni bir anlaşma, borcun tarihsel ve yapısal kökenlerine ilişkin tartışmaları ve meşru olmayan ya da sürdürülemez nitelikteki borçların silinmesini gündeme almalı; finansmana erişimde iklim kırılganlığını göz önünde bulundurmalı; sınır ötesi vergi kaçakçılığına karşı finansal adalet mekanizmaları geliştirmeli; ve uyum, kayıp-zarar ve temel hizmetler için borç yaratmayan, öngörülebilir, doğrudan ve kamu temelli finansmanı garanti altına almalı.
Dördüncü adım, işbirliğinin güvenlikçi yaklaşımlardan arındırılmasıdır. Göç politikalarından çevre savunucularının kriminalize edilmesine kadar uzanan cezalandırıcı yaklaşımların ve güvenlikçi paradigmaların güçlenmesi, kaynakların barış, demokrasi ve insan haklarıyla çelişen caydırıcılık ve gözetim politikalarına kaydırılmasına yol açıyor. Adalete dayalı bir işbirliği toprakların, kaynakların ve insanların askeri amaçlarla kullanılmasını reddetmeli, kaynakları barış inşası, kurumsal kapasite geliştirme ve savunucular ile yerel toplulukların korunmasına yönlendirmeli.
Beşinci adım, farklı geçiş biçimleri olduğunu kabul etmektir. Tek bir adil geçiş modeli yok. LAK toprakları – Amazon, And Dağları, Karayipler, kentsel, Afrika kökenli ve köylü bölgeleri gibi – yerel koşulları dikkate alan, kesişimsel, kuşaklararası ve dekolonyal yaklaşımlarla desteklenen farklı yanıtlar gerektiriyor. Bu da geçişin sadece teknolojik bir değişim değil, güç ilişkilerinin yeniden dağıtılması ve tarihsel bir telafi süreci olarak anlaşılmasını gerektiriyor.
Son olarak, kurulacak yeni bir bölgelerarası anlaşma, Bakım Alanındaki Bölgelerarası Anlaşma’yı iklim gündemiyle açıkça birleştirmeli. Bakım ekonomisi toplulukların afetlere karşı dayanıklılığı, aşırı hava olayları sonrası yeniden inşa süreçleri, gündelik yaşamın sürdürülmesi ve toplumsal bütünleşme açısından kritik öneme sahip. Bakımı adil geçişin yapısal bir bileşeni olarak tanımak, sosyal altyapıya yatırım yapılmasını, bakım sektöründeki çalışma haklarının güvence altına alınmasını, ücretsiz bakım emeğinin kadınlar üzerinde yoğunlaşması meselesinin ele alınmasını ve “geçişin” aynı zamanda bir “bakım dönüşümü” olmadan sürdürülemeyeceğinin kabulünü gerektiriyor.
Sonuçlar ve eylem çağrısı
CELAC-AB alanı, adil geçişe dair farklı bölgelerden yükselen vizyon ve pratikleri henüz bütünleştirebilmiş değil. AB piyasa ve rekabet odaklı bir teknolojik dönüşümü teşvik ederken, Latin Amerika ve Karayipler ağırlıklı olarak yaşamı, adaleti ve hakları merkeze alan sosyo-ekolojik bir dönüşüm talep ediyor. Santa Marta’daki CELAC-AB Zirvesi etrafında örgütlenen sivil toplum, sosyal adalet, demokrasi ve etik ilkeler olmadan gerçek bir dönüşümün mümkün olamayacağını açıkça ifade etti. Yani mesele sadece enerji kaynaklarının değiştirilmesini değil, mevcut oyun kurallarının yeniden tanımlanmasını da içeriyor.
Latin Amerika, küresel adil geçişin geleceği açısından kilit bir bölge. Bölgedeki yerel deneyimler, iklim eyleminin eşitsizliklerin azaltılması, insan haklarının savunulması, biyoçeşitliliğin korunması ve barış inşası ile birlikte ele alındığında geçişin yerelden doğabileceğini ve nitekim bu şekilde doğması gerektiğini gösteriyor. Ancak bu deneyimler, yerel kapasitenin güçlendirilmesi ve halkların kendi kaderini tayin hakkı yerine, büyük projeleri, tedarik güvenliğini ve yatırımları önceleyen bir bölgelerarası yapıda yeterli karşılık bulmuyor.
Dolayısıyla 2025 CELAC-AB diyaloğu temel bir çelişkiyi görünür hale getirdi: Hükümetler “stratejik ittifak” derken, toplumlar etik ve adil bir ittifak talep ediyor. Adil geçiş sadece teknolojiyi değiştirmeyi ya da piyasaları korumayı değil, eşitsizliği, sömürüyü ve şiddeti üreten yapıları dönüştürmeyi de başarmak zorunda. Yeryüzü Şartı’nda da vurgulandığı üzere, etik bir anlayış, tüm yaşam biçimleriyle olan karşılıklı bağımlılığımızı kabul etmeyi ve ortak fakat farklılaştırılmış bir sorumluluk üstlenmeyi gerektiriyor.
Yeryüzü Şartı ilkelerine göre hareket etme çağrısı bu zorunluluğu özetliyor: Yaşam topluluğuna saygı ve özen, ekolojik bütünlük, sosyal ve ekonomik adalet, demokrasi, şiddetsizlik ve barış her türlü işbirliğinin etik temellerini oluşturmalı. Burada mesele, bildirilerin sonuna bir ilham paragrafı eklemekten değil, işbirliğinin yönünü değiştirmekten geçiyor. Amaç, eşitsizliği yeniden üreten “yeşil” bir düzenin sürdürülmeyip, iklim krizini besleyen adaletsiz yapıları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir ortaklığa geçmek olmalı.
Latin Amerika ve Karayipler için asıl mesele, tahakküm kalıplarını yeniden üretmeyen, adalet ve yaşam temelli bir diplomasi inşa eden bir işbirliği inşası. Bu diplomasi askerileşmeye, yeşil ekstraktivizme ve iklim nötrlüğü söylemi altında meşrulaştırılan tek taraflı mekanizmalara karşı çıkabilmeli, buna karşılık bakım ekonomilerine, bölgesel ve yerel geçiş süreçlerine, toprak savunucularının korunmasına ve birikmiş finansal, iklimsel ve ekolojik borçların hafifletilmesi ve telafisine dayanmalı.
Brüksel ile Santa Marta’nın karşısında aslında çok geçmeden çözülmesi gereken bir yol ayrımı var: Geçiş süreci ya yeşil bir kisveyle küresel eşitsizliğin yeni bir evresine dönüşecek ya da bölgelerarası işbirliği, güç, zenginlik ve zamanı yeniden dağıtmak ve Kuzey ile Güney arasındaki ilişkiyi onur ve ortak sorumluluk temelinde yeniden kurmak için tarihi bir fırsat olarak kullanılacak. Bu seçim sadece teknik ya da diplomatik değil, esasen politik bir tercihi yansıtıyor. Latin Amerika hareketlerinin söylediği gibi, boş vaatler için artık ne zaman ne de gezegen var.