Gezegeni karbon çiftçiliğiyle kurtaramayız

Atlas

İklim eylemlerini vergi mükelleflerinin cebinden çıkan paralar yerine toprak karbon kredileriyle finanse etmek ilk bakışta tüm tarafları kazandıracak bir çözüm gibi görünebilir. Fakat gerçek hayat, toprak sağlığını iyileştirmenin ve daha sürdürülebilir uygulamalara geçiş yaparken çiftçilere destek sağlamanın çok daha etkili bir çözüm olduğunu gözler önüne seriyor. 

Sağlıklı topraklar yeryüzündeki yaşamın temeli; tüm canlı türlerinin yaklaşık yüzde 60’ı ona bağlı yaşıyor. Okyanuslardan sonra ikinci büyük karbon deposu olan toprak, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda da gezegenimizin en önemli doğal varlıklarından biri. 

Fakat toprak şu anda ağır baskı altında. Kuraklık sebebiyle verimli topraklar her geçen gün çölleşirken, pestisit kullanımı da topraktaki biyoçeşitliliği büyük ölçüde azaltarak sağlıklı gıda üretimini tehlikeye sokuyor. Kaliteli tarım arazileri gitgide daralırken, mahsul elde etmek bakımından hayati nitelik taşıyan üst toprağın küçülen payı üzerinde çıkan çatışmalar artıyor. 

Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi'nin yayınladığı Toprak Atlası ayaklarımızın altındaki zemini ne kadar farklı şekillerde kaybettiğimizi gözler önüne seriyor. Günümüzde uygulanan endüstriyel tarım sistemi toprak bozulumunun başlıca sebepleri arasında yer alırken, biyoçeşitlilik kaybını artırıyor ve son derece değerli karbon rezervlerini tüketiyor. Bu etkiler bir yana, tarım sektörünün iklim hedefleri doğrultusunda kaydettiği ilerleme de pek az. Sektördeki küresel sera gazı emisyonlarının geçtiğimiz 10 yılda neredeyse hiç değişmediği görülüyor. 

2015 Paris İklim Anlaşması uyarınca dünyanın dört bir yanında ülkeler yeni emisyon azaltma hedefleri belirlerken, gerçek anlamda emisyon kısıntılarına gidilebilmesi için tarım sektörünün mevcut karbon ayak izinin azaltılmasına yönelik stratejiler geliştirilmesi şart. 

Buna dair olası bir çözüm olarak öne çıkartılan “karbon çiftçiliği” yaklaşımı toprağında karbon depolayan çiftçileri ödüllendirmek için piyasa teşviklerinden yararlanıyor. Çiftçiler örtü bitkileri ekmek gibi uygulamalara başvurarak depoladıkları karbonu artırmak suretiyle sertifika elde ediyorlar. Bu sertifikalar daha sonra ya serbest şekilde ya da devletin zorunlu kıldığı piyasalarda karbon kredisi olarak satılıp çiftçilere ek gelir kaynağı yaratabiliyor. 

Bu yaklaşım hem kamu politikası çevrelerinde hem de özel sektörde cazibe uyandırmış durumda. Yara ve Bayer gibi gübre ve pestisit şirketleri kendi sertifika programlarını piyasaya sundu bile. Kanada ve Avustralya gibi tarım sektörünün büyük aktörleri de bu kredileri kendi pazarlarına entegre ediyor. Avrupa Birliği halihazırda karbon çiftçiliği için bir sertifika programı geliştirirken, küresel karbon pazarlarının da aynı rotayı izlemesi bekleniyor

Ne yazık ki, karbon çiftçiliğinin yakaladığı bu popülarite, emisyon azaltımları ile toprak karbon depolarının birbirinin yerine geçebilecek şeyler olduğu yönünde yanlış bir kanıyı besleme riskini de beraberinde getiriyor. Bu varsayımı bir an için doğru kabul edecek olsak dahi, karbon depolama yoluyla emisyonları dengeleyecek bir sistem geliştirilmesi son derece güç. Böyle bir sistemin etkili olabilmesi için, söz konusu depolamanın çiftlik uygulamalarındaki bir değişimden kaynaklanması ve en az bir asır boyunca sürdürülmesinin garanti edilip ölçülebilmesi gerekiyor. 

Oysa ki toprakta depolanan karbon, tabiatı gereği, hiçbir istikrar sergilemiyor ve kuraklık, sel yahut çiftçilik uygulamalarındaki değişimler sonucunda atmosfere geri salınıvereceğinden, uzun vadeli depolama güvencesi verilmesi pek mümkün görünmüyor. 

Daha önce başka doğal rezervlerde bu istikrarsızlık konusunu çözmeyi hedefleyen ancak başarısızlıkla sonuçlanan bazı girişimler oldu. Örneğin Kaliforniya’daki ormanlarda istenmeyen karbon salımlarını dengelemek için ayrılan rezerv kredilerinin bu bölgedeki yoğun orman yangınları sonucunda, öngörülenden çok daha süratli şekilde tükendiğine şahit olduk. Son kullanma tarihi bulunduğu için alıcılar tarafından düzenli olarak yenilenmesi gereken kredilere olan ilgi de epey düşük

Toprakta ne kadar karbon depolandığını ölçmek mümkün olsa da, bu ne basit ne de ucuz bir işlem. Üstelik ölçümlerin doğruluğu da numunelerin alındığı derinlikyer ve zaman dilimi gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Sınırlı numune ya da matematiksel modellere dayanan alternatif yöntemler de ölçüm konusunun içerdiği bu sıkıntıları giderebilmiş değil

Toprak karbon kredilerinin fiyatları tarımsal uygulamalarda değişikliğe gitmenin maliyetini karşılayamayacak kadar düşük kaldığından, çiftçilerin bu kredilere pek kucak açtığı söylenemez. Bu durum karşısında Avrupa’daki düzenleyici kurumlarsa fiyat teşviklerini yeniden düzenlemek yerine kredi oluşturmayı daha kolay hale getirmeyi tercih ederek sistemin güvenilirliğinden ödün veriyorlar. 

Yöntemsel güçlükler bir yana, karbon çiftçiliği hayvancılık endüstrisini aklamak için bir sis perdesi olarak da kullanılabilir. Sektör temsilcileri meralarda karbon depolamanın metan ve nitrözoksit emisyonlarını dengeleyebileceğini öne sürüyor. Oysa bu senaryo hiç gerçekçi değil, zira bunun gerçekleşebilmesi için çok geniş mera alanlarına ihtiyaç var. Hayvancılık kaynaklı emisyonları azaltmanın en etkili yolunun hayvan sayısı ile et ve süt ürünleri tüketimini azaltmak olduğu ortada. 

Karbon piyasası odaklı yaklaşım toprak sağlığını koruma ve emisyonları azaltma politikalarını birbirinin alternatifiymiş gibi gösteriyor. Halbuki sağlıklı toprak olmadan gıda üretimi mümkün olmadığından her iki yaklaşımın da beraberce hayata geçirilmesi şart. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli toprakta –veya başka bir yerde– karbon biriktirmenin emisyon azaltımının yerine geçemeyeceğini tespit etmiş bulunuyor. Üstelik sadece toprak kredilerine bel bağlamak yerine emisyon azaltımını hedeflemek, atmosferden karbon çekmeyi amaçlayan tartışmalı teknolojilerin cazibesini zayıflatmak gibi ek bir fayda da sağlayabilir. 

Uzun lafın kısası, karbon depolamaya yönelik piyasa temelli bir yaklaşımın ihtiyaç duyduğumuz dönüşümü sağlamayacağı açıktır. İklim krizinden karbon dengeleyerek çıkamayız. Yapmamız gereken şey, şu anda tarım sübvansiyonlarına harcanan kamu bütçesini oradan alarak, toprak sağlığını iyileştirecek ve iklime dayanıklı bir gıda sistemine geçiş yaparken çiftçileri destekleyecek yatırımlara yöneltmek.