Yaşamın kaynağı bildiğimiz, sadakatine türküler yaktığımız toprağımız, kritik bir kavşakta. Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi’nin konunun uzmanları ve bilimsel verilerle hazırladığı Toprak Atlası, Türkiye’de toprağın iklim değişikliği, konvansiyonel tarım, pestisitler, kirlilik, kentleşme ve kırsal alanın terki gibi pek çok yapısal sorun yüzünden büyük stres yaşadığını gösteriyor. Ancak ümit var.
Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi, konunun uzmanları ve bilimsel verilerle hazırlanan “Toprak Atlası Türkiye: Yaşamsal bir kaynağa dair gerçekler ve rakamlar” yayınının ikincisini 6 Ocak günü Postane İstanbul’da yapılan bir panelle tanıttı. İlk atlas, 2015 yılında yayınlanmıştı.
Toprak bozulumundan kirliliğe, iklim değişikliğinden kentleşmeye, arazi kullanımındaki dönüşümden toprak gaspına, mevsimlik tarım işçiliğinden göç ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine uzanan geniş bir çerçevede veriye dayalı analiz ve tespitlerin yer aldığı atlasın ortaya koyduğu verilere göre, aradan geçen 10 yılda toprağın sağlığı iyiye gitmedi.
Topraklarımız, hem temel gıda üretimi alanı hem de ekosisteminin kilit parçası olarak tehdit altında.
Sivil toplum, akademi ve basın mensuplarının da aralarında olduğu 70 kişinin takip ettiği panelde atlasın editörleri Prof. Dr. Ayten Namlı ve Dr. Ulaş Karakoç’un yanı sıra, yazarlar Prof. Dr. Murat Güvenç ile Özgür Burçak Gürsoy, Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi Ekoloji ve İklim Değişikliği Program Koordinatörü Cem Bico’nun moderasyonuyla bir araya geldi ve soruları yanıtladı.
Prof. Namlı'nın konuşmasından öne çıkanlar şöyleydi:
İklimi toprak kurtaracak
"Üstteki ilk 15 santimlik tabakayı kaybettiğimiz anda, toprak biyolojik üretkenliğini kaybediyor. Türkiye’deki en büyük toprak bozulumu sebebi erozyon, özellikle de su erozyonu. Bir başka etken tuzlanma. Fazla ve bilinçsiz sulama sonucu tuzlanma alanları 1,5 milyon hektarı geçmiş durumda. Sinsi bir tehlike daha var: Toprak kirleniyor. Termik santrallerin emisyonundaki ağır metaller topraklarda yığılım gösteriyor. Kimyasal gübre ve pestisit kullanımı da kirletici. Yoğun bir kimyasal kirlilik var Türkiye'de."
"Gübrenin doğru ürüne, doğru zamanda, doğru miktarda ve doğru şekilde verilmesi lazım. Biz etkin gübre kullanmayı bilmiyoruz. Azotlu gübreler de toprakta yoğun bir asitleşmeye ve tuzlanmaya neden oluyor. Rize topraklarında pH 3,5'a düşmüş durumda. Bu toprağın asitleşmesi, toprakta bağlı bulunan alüminyumun suya, sudan da çaya geçmesi demek. Alüminyum da ne Alzheimer hastalığı demek."
"Dekara 70 kilogram atılması gereken azotlu gübre, 230 kilogram atılıyor. Yani üç katı. Öyle olunca mesela Karadeniz'in suları nitratça kirlendi. Ülkemizde kimyasal gübrelerle ilgili ağır metal sınır değerleri de yok. Özellikle fosforlu gübrelerde kadmiyum denilen bir ağır metal var. Fosforlu gübrelerde kadmiyum 0.1 ppm'i geçemez. Türkiye'deki kullanılan fosforlu gübrelere bakarsanız 10-13 ppm kadmiyum görürsünüz."
"Betonlaşmayla çok fazla araziyi kaybetmiş durumdayız. İnşaat sektörü yüzde 13'e yakın büyürken tarım yüzde 12.9 küçüldü. var. Türkiye’de 2018-2024 arasında inşaat nedeniyle kaybedilen arazi miktarı 1860 kilometrekare. Türkiye ilk sırada. İzlanda'ya bakarsanız bu rakam 8. Arazileri ne kadar kıymetli…"
"Gübre piyasada o kadar korkunç bir kirlilik var ki. Organik tarıma geçin diyelim. Elimizde sağlam organik gübre yok. Solucan gübresi moda oluyor. Analiz sonuçlarında orman toprağı çıkıyor. Karadeniz'deki çay havzasını organik tarıma geçirmeye çalıştı Tarım Bakanlığı. Atacak organik gübre bulamadık. Sorunlar çok büyük. Çözümleri de var. Ama her birine sabırla eğilmek gerekiyor."
"Pestisit uzun süre toprakta kalıyor. Örneğin DDT 70'li yıllarda yasaklandı. Biz İç Anadolu'da DDT'nin alt ünite parçalanmış hidrokarbonlarını bulduk. Pestisitteki bir diğer büyük sorun da biyolojik birikim, yani biomagnifikasyon. Bu ne demek? Ben 1 ppm pestisiti toprağa attım ya, o topraktan suya 50 ppm olarak geçiyor. Fitopilanktonlarda 300 ppm’e çıkıyor, balık fitopilanktonu yerse 3 bin ppm'e, balığı yiyen kuşlar da 18 bin ppm'e yükseliyor."
“Toprak iklim değişikliğinin hem mağduru hem kurtarıcısı. Toprak sağlığını muhafaza edersek ve iyileştirirsek, iklim değişikliğinin ilacı olacak. Toprak okyanuslardan sonra ikinci en büyük karbon havuzu. COP31 bunun için bir fırsat. Ülke olarak ne adım atacağız merak ediyorum. Ama ben merkeze toprak sağlığını almadıkça iklim değişikliği ile mücadelede başarılı olacağını düşünmüyorum.”
Çiftçi davranışını etkileyebilmek
Dr. Karakoç'un konuşmasından öne çıkanlar ise şöyleydi:
"Çiftçinin demografik değişimi endişe verici. 50'li yaşlarda bir yaş ortalamasından söz ediyoruz. Genç insanların köyde kalmak, annelerinin, babalarının işini devam ettirmek için daha az sebepleri var. Bu 1950'den beri böyle, kent ekonomisi büyüyüp iş olanakları artıp ücretler yükselince, kır hızla boşalıyor. Tarımın yarışabileceği gelirler değil bunlar. Türkiye’de tarım, bugün gelir dağılımında en altta yer alan sektör. Yıllık ortalama gelir 237 bin 461 TL ile yıllık asgari ücretin altında kalıyor. Ancak kırın boşalma hızı yavaşladı. Kent ekonomisi kırdaki zaten azalan nüfusun daha da çekecek gibi görünmüyor."
"Çiftçi deyince çok karamsar bir toplumsal gruptan söz ediyoruz. Bu karamsarlığın ne kadarı topraktan kaynaklanıyor, ne kadarı başka konulardan, ayırt etmek güç. Piyasanın içinde bir toplumsal gruptan söz ediyoruz. Yeşil Devrim’den beri piyasa ilişkilerinden bağımsız, bahçesinde ürettiğini tüketen, fiyatlardan etkilenmeyen, bir çiftçi topluluğu yok."
"Çiftçi topraktan kopuyor mu? Büyük ölçüde koptu. Şu anda tartışmamız gereken, çiftçinin hayattan kopup kopmaması."
"Türkiye’de 1 ila 1,5 milyon çiftçi var, 5-6 milyonluk istihdam yaratıyorlar. Ortalama 100-150 dekarlık arazilerde bağımsız ekonomik bireyler olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla çiftçi davranışını etkileyebilmek, yönlendirebilmek çok kritik bir sorun ve biz bu sorunu anlamaktan çok uzağız."
Panelde Prof. Dr. Murat Güvenç de İstanbul'un yaşadığı betonlaşma ve geçirimsiz arazi alanındaki dramatik artışa işaret etti: “2006’da büyükşehrin yüzde 9,12’sini kaplayan geçirimsiz alan 15 yılda yüzde 38 artarak 2021’de 36 bin futbol sahası genişliğine ulaştı. Bu tablo yeraltı suyunun daha az beslenmesine ve yüzey akışının artmasına yol açıyor, toprağın karbon tutma kapasitesi azalıyor, ısı adası etkisi güçleniyor, sel ve taşkın riski büyüyerek kendin daha geniş bölümüne yayılıyor.”
Burçak Güvenç de İstanbul kırsalı, İstanbullu çiftçi, kent bostanları ve kentin gıda hafızasını anlattı.
İklim değişikliği, piyasa baskısı ve yoksulluk
Atlasa göre iklim değişikliği Türkiye topraklarının ve üreticilerinin karşı karşıya olduğu en büyük risk. Kuraklık ülke topraklarının önemli bir bölümünü etkiliyor ve küresel siyasetin ve iklim politikalarının gidişatı bu etkinin kısa vadede geri çevrilemeyeceği izlenimi uyandırıyor. Toprak sağlığı kuraklığa karşı da bir dirençlilik unsuru: “Sağlıklı toprak metreküp başına 250 litre yağmur suyu depolayabilir. Organik madde miktarı yüzde 1 arttığında, hektar başına 150 bin litre daha fazla su tutulabilir.
Kuru tarımla uğraşan küçük çiftçiler aşırı hava olaylarından doğrudan etkileniyor. Suni gübre, pestisit gibi girdiler borçluluğu artırıyor, ancak gelirler aynı oranda artmıyor. Böyle olunca genç nüfus kırsaldan ve tarımdan uzaklaşıyor. Kırsala ve tarıma dönüşe işaret eden cılız hareketler, bu genel eğilimi tersine çevirme gücüne sahip değiller.
Üretici güvencesiz kaldıkça üretimden uzaklaşıyor, bu da gıda güvenliği sorununu doğuruyor.
Bu pek de iyimser sayılmayacak tablonun toplumun geneli ve belirli kesimleri üzerinde doğrudan etkileri var. Mülksüzleşme, yoksullaşma, gıda enflasyonu, toplumsal eşitsizlikler, kadınların üzerinde artan geçim baskısı, zayıf topraklardan kaynaklı yetersiz beslenme, kirli toprakların doğurduğu halk sağlığı riskleri ilk sayılabilecekler.
Ancak atlasa göre, modern bilimin bulgularıyla kadim toprak bilgisini bir araya getiren agroekoloji, bir çözüm olabilir. Kadın kooperatifleri, gıda toplulukları, üretici pazarları ya da organik tarım gibi arayışlar, kritik düzeyde yaygınlık kazanmamış olsalar da binlerce üreticiyle milyonlarca insanı buluşturabiliyor, kırsal toplulukları dirençli kılıyor, sağlıklı gıda arayışına alternatif sunuyorlar.