Toplumsal ve ekolojik hafızanın taşıyıcısı olan kadınların toprakla kurduğu bağ, gıda üretimi kadar toplumsal yeniden üretimin ve kuşaklararası bilgi aktarımının da temelini oluşturuyor. Ancak mekanizasyon ve ataerkil hukuki düzenlemeler bu bağı tarihsel olarak zayıflattı.
Kadınlar sürdürülebilir tarımda kritik bir role sahip. Aile tarımında toprağın işlenmesi, bitki bakımı, ürün seçimi, su yönetimi gibi süreçlerde rolü belirleyici. Koruyucu bitkiler, münavebeli ekim ve su tasarrufu gibi pratiklerde de geleneksel bilginin taşıyıcısı konumundalar. Ancak iklim krizinin yarattığı kuraklık, su kıtlığı ve üretim kayıpları ile birlikte tarımsal gelirlerin daralması ve göç, kadınların geçim kaynaklarını kaybedip ekonomik olarak kırılganlaşmasına yol açıyor.
Mevcut cinsiyet eşitsizlikleri nedeniyle, tarımsal üretimin sürdürülebilirliğinde kadının rolü görünmez olmayı sürdürüyor. Devlet desteklerinin çoğu hâlâ “aile reisi” kabul edilen erkekler üzerinden yürütülüyor, kadınların pratik bilgisi tarım politikalarında yeterli yer bulmuyor. Oysa agroekoloji literatürü, kadınların tohum seçimi, nadas ve çeşitlilik odaklı üretim pratiklerinin ekosistem direncini artırdığını gösteriyor. Kadınların bu süreçlerden dışlanması, bilgi ağlarını zayıflatıyor ve iklim değişikliğine karşı kırılganlığı artırıyor. Halbuki kadınların kuşaklar arası deneyim aktarımı, hem üretimin kalıcılığı hem de iklimsel uyum için hayati değerde.
Türkiye’de kadın erkek eşitliği Anayasa ve Medeni Kanun kapsamında güvence altında. 2002’den bu yana evlilik içinde edinilen mallar ortak sayılıyor, miras hukukuna göre de kız ve erkek çocuklar eşit pay sahibi. Ancak fiiliyatta kadınların toprak mülkiyetine erişimi hâlâ sınırlı. Erkeklerin tarımsal arazi sahipliği oranı kadınlardan yaklaşık üçte bir fazla; her dört kadından yalnızca biri toprak sahibi. Ancak resmi mülkiyet kadına ait olsa bile, bu veri toprağı fiilen kimin kullandığını göstermiyor. Üstelik kadınların toprak sahipliği oranı artsa bile, gerçek bir eşitliğin tespiti için toprağın büyüklüğü ve verimliliğine ilişkin detaylı veriye ihtiyaç var. Hukuki eşitliğin fiili eşitliğe dönüşmemesinin temelinde, kız çocuklarının miras haklarından feragat ettirilmesi veya paylarını devretmeleri gibi uygulamalar yatıyor. Toprağı tek mirasçıda toplayan politikalar da ataerkil yapılarda erkekler lehine işliyor. Erkeklerin tarımsal faaliyeti sürdürme olanağının daha güçlü olduğuna dair varsayımlar ve hane içi güç ilişkileri, kadınlar aleyhine eşitsiz dağılıma yol açıyor.
Cinsiyete göre ayrıştırılmış veriler sınırlı olsa da tablo açık: Kadınların işgücüne katılımı erkeklerin yarısı kadar. Genel istihdamda payları düşük olsa da tarımda kadın emeği görece yüksek. Ancak bu emeğin büyük kısmı ücretsiz aile işçiliği olarak kalıyor. Ücretli çalışan her bir kadına karşılık yaklaşık altı kadın ücretsiz çalışıyor.
Çiftçi Kayıt Sistemi’nde (ÇKS) kayıtlı her sekiz çiftçiden yalnızca biri kadın. 2015-2024 arasında kayıtlı kadın çiftçi sayısı yavaş ancak istikrarlı şekilde artsa da, esas artış 40 yaş altı kadınlarda oldu. Ancak dört buçuk kata varan bu artış genellikle desteklerden pay almaya yönelik bir stratejiyi yansıtıyor. Yine de genç kuşakların, kentten köye dönüşlerin ve pandemi sonrası kırsala ilginin artmasıyla tablonun kadınlar lehine biraz değiştiği söylenebilir.
Bu noktada kadın kooperatifleri önemli bir dayanışma ve görünürlük alanı sunuyor. Tarımsal kalkınmaya yönelik kooperatiflerin sayısı artsa da çoğu hâlâ ev içi üretime dayalı ve toprak mülkiyetine sahip değil. Ancak Urla Kadın Kooperatifi’nin enginarı veya Ağın Kadınları Kooperatifi’nin leblebisi gibi örnekler, üretimin kültürel mirasla birleştiği özgün hatlar açıyor. Kadın kooperatifleri yalnızca ekonominin değil, yerel belleğin ve ekolojik bilginin de koruyucusu haline geliyor. Aynı zamanda kadınların karar alma pratiğini güçlendiren, kolektif üretim yoluyla toplumsal dayanışmayı artıran dönüşüm alanları oluşturuyor. 2012 tarihli Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi Ana Sözleşmesi, kadınlara özgü bir örgütlenme biçimi sunan kadın kooperatiflerine yasal statü kazandırdı. Gıda üretiminde düşük karbon ayak izi, sıfır atık ilkesi ve kompost üretimi gibi uygulamaları benimseyen örnekler de çoğalıyor. Kadın kooperatifleri, güven, mütekabiliyet ve kolektif eylemle örgütlenmelerini güçlendirirken, yalnızca toprağı değil, toprağı sağlıklı kılacak toplumsal ilişkileri de nasıl onarabileceğimizi gösteriyor.
Yasal güvencelere rağmen ülkedeki toplumsal ve ekonomik engeller sürüyor. Geleneksel miras anlayışı, aile içi karar alma sürecinde eşitsizlik ve kırsal kalkınma politikalarında toplumsal cinsiyet perspektifi bulunmayışı bu farkı derinleştiriyor. Kırsal Kadınların Güçlendirilmesi Ulusal Eylem Planı, Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi ve 12. Kalkınma Planı, kırsaldaki kadınların katılımını artırmayı ve tarımı toplumsal cinsiyete duyarlı kılmayı hedefliyor. Ancak bu planların başarıya ulaşabilmesi için, cinsiyete göre ayrıştırılmış verilerle mevcut durumun netleştirilmesi gerek. Kadınların üretim kaynaklarına erişiminin artırılması, desteklerde cinsiyet eşitliğinin gözetilerek kadın emeğinin görünür kılınması ve yerel kadın örgütlenmelerinin güçlendirilmesi şart. Böylece sürdürülebilir tarım politikaları, kadınlar üzerinde yeni yükler yaratmak yerine onları güçlendiren bir sürece dönüşebilir.