Türkiye’de toprağa bağlı üretim kısmen mevsimlik gezici işçilerin kırılgan emeğiyle sürüyor. Neoliberal tarım politikaları mevsimlik ve geçici istihdama dayanarak üretim planını esnekleştirirken emeği ucuzlatıyor; göç, etnik hiyerarşiler ve cinsiyetçi işbölümü bu döngünün etkilerini daha da derinleştiriyor. Tarladan sofraya uzanan zincirin görünmeyen yükünü çocuklar ve kadınlar daha ağır çekiyor.
Mevsimlik tarım işçiliği, tarımsal üretimin dönemsel yapısına bağlı olarak işçilerin belirli zamanlarda ve farklı coğrafi bölgelerde çalıştığı bir istihdam biçimi. Çoğu sosyal güvenceden yoksun, geçici ve kayıt dışı koşullarda çalıştırılıyor. Böylece tarımsal üretimin dalgalı ve maliyetli hale geldiği günümüz koşullarında üreticiye düşük maliyetli emek sağlanmış oluyor.
Türkiye’de toprak mülkiyetindeki tarihsel eşitsizlikler ve kırsal yapının neoliberal dönüşümü ücretli tarım işçiliğini yaygınlaştırdı. Buna son yıllarda derinleşen yoksulluk, iklim krizi ve mülteci göçü de eklenince, ücretli tarım işçiliği giderek mevsimlik gezici bir karakter kazandı. Çok katmanlı kırılganlıklar ve yapısal eşitsizlikler barındıran bu işgücü biçimi yalnızca ekonomik değil, sosyal, mekansal ve kültürel dışlanmayı da beraberinde getiriyor.
Mevsimlik işçiler genellikle kent ve kır yoksulları, Kürt ve Arap azınlıklar, Roman topluluklar, mülteciler ve göçmen işçilerden oluşuyor. Bu gruplar Türkiye’nin güney ve batısında taze sebze-meyve, zeytin, antepfıstığı, pamuk ve tütün; İç ve Doğu Anadolu’da şeker pancarı, soğan, kimyon, mercimek, ayçiçeği, kayısı ve mısır; Karadeniz’de ise fındık ve çay üretiminde çalışıyor. Çoğu Şanlıurfa, Mardin, Şırnak, Diyarbakır ve Bitlis gibi güneydoğu illerinde ikamet ediyor. Kısıtlı ekonomik imkanlar, yapısal yoksulluk ve etnik dışlanma nedeniyle tarımsal amaçlarla kısa ya da uzun süreli göç ediyorlar. Bu göçler yalnızca ekonomik değil, mekansal ve etnik eşitsizlikler ile bölgesel kalkınma farklarının da bir sonucu.
Mevsimlik gezici tarım işçiliği çok katmanlı sorunlar doğuruyor: Çocuk işçilik ve dolayısıyla eğitim hakkından mahrumiyet, zorla çalıştırma ve borçlandırma yoluyla emek sömürüsü, kadın emeğinin artışıyla işbölümünün kadınlar aleyhine işlemesi, mülteci ve göçmenlerin güvencesiz, daha düşük ücretle ve kayıt dışı çalıştırılması, etnik temelli ayrımcılık.
Resmi verilere göre tarım sektörü Türkiye’de çocuk işçiliğin yaygın biçimlerinden biri (yaklaşık yüzde 30); ancak sivil toplum raporları ürün bazında bu oranın yüzde 40’ı aştığını gösteriyor. Çocuklar çoğunlukla aileleriyle tarım alanlarına göç ediyor; bu da eğitimden kopma, sağlık sorunları ve sosyal dışlanmaya yol açıyor. Uzun çalışma saatleri, yüksek sıcaklık, pestisit maruziyeti ve yetersiz beslenme gibi etkenler ciddi riskler yaratıyor. Okuldan erken kopuş yoksullukla birleşince kronik yoksulluk döngüsünü besliyor.
Türkiye ILO’nun Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimleri Sözleşmesi’ni (No. 182) 2001’de onayladı ve mevsimlik tarım işçiliğini kapsamına aldı. 2010’larda özellikle fındıkta önleme programları hızlandı. Ancak tarımın büyük ölçüde kayıt dışı olması ve küçük işletmelerin İş Kanunu kapsamındaki muafiyetleri nedeniyle bu adımların etkisi sınırlı kalıyor ve çocuk işçiliği yapısal nedenlerle yüksek oranlarda sürüyor.
Hane halkının birlikte göç etmesi nedeniyle ataerkil normlar yüzünden başka sektörlerde çalışması engellenen kadınlar mevsimlik tarımda aileyle birlikte ücretli emeğe katılabiliyor. Ancak bu katılım kadınların güçlenmesiyle değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin derinleşmesiyle sonuçlanıyor: TÜİK’e göre kadınlar genelde erkeklerle eşit yevmiye almıyor; kazançları çoğu zaman erkek aile fertlerine verildiği için harcama ve tasarruf erkeklerin denetiminde kalıyor. Çadır bakımı, yemek, su taşıma, çamaşır gibi ücretsiz yahut görünmeyen emek de kadınların üzerinde olduğundan göç ve kamp koşullarında sömürü çevresel etkenlere bağlı düşükler, doğumdan kısa süre sonra tarlaya dönme zorunluluğu sorunları büyütüyor. Üstelik bu kadınların yaşadığı bölgelerde doğum oranları ülke ortalamasının üç katından fazla; hane emeğini artırma stratejisi olarak çoklu evlilik pratikleri de yaygın.
Kayıt dışılığın egemen olduğu bu emek kolunda göçmen ve mülteciler de yoğun. 2011 sonrası zorunlu göç dalgasıyla Türkiye’ye gelip geçici koruma statüsü edinen Suriyelilerin en kolay erişebildiği sektör, aşiret bağları ve toplumsal ağlar sayesinde tarım oldu. Yerinden edilmenin yarattığı kırılganlıkla çok daha düşük ücretlere razı olmaları, işgücü arzını büyütüp gündelikleri düşürdü; Güneydoğu Anadolu’da yaşam maliyetleri yükseldi ve sömürü arttı. Son yıllarda artan yabancı düşmanlığı, sınır dışı edilme korkusu ve yasal güvencelerin eksikliği, mültecilerin en yoksul kesimini tarım işçiliğinin en düşük ücretli ve coğrafi olarak en sınırlı alanlarına sıkıştırıyor; böylece hem etnik hiyerarşiler hem de yapısal eşitsizlikler yeniden üretiliyor.