Araziye ve verimli topraklara adil erişim, gıda hakkı gibi birçok temel insan hakkının ön koşulu. Hükümetler, BM’nin toprak hakkını da içeren pek çok bildirge imzalasalar da, dünyanın dört bir yanında ölümcül arazi ihtilafları yaşanmaya devam ediyor.
Dünyada arazi paylaşımı epey adaletsiz işliyor. Tarımsal işletmelerin yüzde 1’i, dünyadaki tarım arazilerinin yüzde 70’ten fazlasını kontrol ediyor. Mülkiyet kayıtlarının genelde yetersiz olması da eşitsizliğin gerçek boyutlarını gizliyor. Toprak hakkı ihlal edilen insanlar çoğu zaman toplum dışına itiliyor ve ayrımcılığa uğruyor.
Kenya’da dul kadınlar erkek akrabaları tarafından topraklarından sürülürken, Brezilya Amazonu’nda ormansızlaşma ve yasadışı altın madenciliği yerli toplulukların kadim topraklarını yok ediyor. Kamboçya’da büyük ölçekli yatırımlar küçük çiftçilerin haklarını ihlal ediyor. Türkiye’de de durum farklı değil: Yırca’da termik santral, Kaz Dağları’nda altın ve bakır madenciliği için kesilen yüz binlerce ağaç, Hasankeyf ve Yusufeli’nde baraj için yerinden edilen köyler, Muğla’da linyit madenciliği için yok edilen yerleşim alanlarından sonra 2025 yılında zeytinliklerin bazı koşullarda maden alanına dönüştürülmesi ile ilgili çıkarılan kanun büyük tartışmalara yol açtı.
Toprak kavgaları sık sık şiddete dönüşürken, 2012- 2023 yılları arasında dünya genelinde en az 2 bin 100 kişi toprağını ve çevreyi savunduğu için öldürüldü. Türkiye’de de çevre savunucuları şiddet, gözaltı ve hatta ölüm riskiyle karşılaşıyor. Akbelen, Cerattepe, Hopa, Borçka ve daha pek çok örnek, ülkedeki toprak ve çevre mücadelesinin yalnızca ekolojik değil, temel bir insan hakları meselesi olduğunu gösteriyor.
Tehdit altındaki toplulukların toprak hakkı, BM Yerli Halklar Hakları Bildirisi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine dair Sözleşme (CEDAW) ile Köylülerin ve Kırsal Alanda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi gibi birçok uluslararası insan hakları belgesinde tanınıyor. Yeterli gıda hakkını kapsayan BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi de 1966 yılında kabul edildi, 1976’da yürürlüğe girdi ve 170’ten fazla ülke tarafından onaylandı. Buna göre taraf devletler, vatandaşlarının meşru toprak haklarını tanıma, koruma ve üçüncü kişilerin ihlalini önleme yükümlülüğü altında.
Bu yükümlülük, hakları sıklıkla ihlal edilen kadınlar açısından kritik önem taşıyor. Türkiye de adı geçen sözleşmeye ve kadının eşit mülkiyet hakkını içeren CEDAW’a taraf olmasına rağmen, uygulamada kadınlar ya miras hakkı dolaylı şekilde elinden alınarak ya da tarım arazisi yerine köy dışında, üretime elverişsiz taşınmazlar verilerek üretimden dışlanıp geçim kaynaklarından kopartılıyor.
Meşru toprak hakkı sadece resmi tapuya dayanmaz; Batı’daki bireysel mülkiyet anlayışının ötesinde geleneksel ve topluluk temelli arazi haklarını da içerir. Teamül, uzun süreli kullanım ve yerleşimden doğan haklar da bu kapsamda. Dolayısıyla yerli topluluklar geleneksel yerleşim alanları ve kullanım bölgeleri üzerinde esasen hak sahibi. Ancak bu hakların tanınması ve korunması çoğu zaman yavaş ilerliyor ve tutarsızlıklar yaşanabiliyor. Örneğin Brezilya Yüksek Mahkemesi Eylül 2023’te emsal niteliğinde bir kararla, yerli halkların geleneksel toprakları üzerinde hak sahibi olduğunu teyit ederken, Bangladeş’te bu hak onlarca yıldır askıda bekletiliyor. Halbuki devletin toprak hakkını koruma konusunda ulusal sınırları dahi aşan yükümlülükleri var.
Bu yükümlülük, örneğin AB merkezli şirketlerin başka ülkelerde yaptıkları arazi yatırımlarında da geçerli. Yani yatırımın biyoçeşitlilik, tarımsal üretim ya da başka amaçlarla yapılmış olması fark etmeksizin sorumluluk devam ediyor. Oysa örneğin Türkiye’de, uluslararası sermayeli maden ve enerji yatırımlarında ruhsat sahibi yabancı şirketler, kendi ülkelerinde geçerli olan çevresel sınırlamalara ve sosyal sorumluluk standartlarına uymaksızın faaliyet gösterebiliyor. Tarım alanları, koruma alanları, milli park ve kıyı bölgelerinde madenciliğe izin veren yeni maden düzenlemelerinin sivil toplumda yarattığı endişe son AB ilerleme raporunda da dile getiriliyor.
2012 yılında kabul edilen Arazi, Balıkçılık ve Ormanların Kullanım Hakkının Sorumlu Yönetişimine ilişkin Gönüllü Kılavuz İlkeler (VGGT) 140’tan fazla ülke tarafından onaylandı. Gönüllülük esasına dayansa da, içerdiği kılavuz ilkeler hukuken bağlayıcılığı bulunan insan hakları belgelerini temel alıyor ve arazi kullanım güvenliği, insan hakları ve çevrenin korunması arasındaki bağı güçlendiriyor.
Toprağa erişim gıda, barınma ve gelir hakkı açısından hayati nitelikte. Arazi kullanımının güvenceli kılınması insanları sürdürülebilir arazi yönetimine yönlendirir; ki bu, tarımsal verimliliği ve gıda güvenliğini artıracak temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre için kritik önemdedir.
Toprağın adil paylaşımı ve koruyucu yasalar kağıt üzerinde çok şey vaat etse de genelde uygulanmıyor. Hele ki miras ve mülkiyetin paylaşımında reform girişimleri ciddi dirençle karşılaşıyor. Kadınların mülkiyet hakkını güvence altına alma çabaları, hukuki yapılara ve kültürel pratiklere sirayet etmiş ataerkil normlar ve nüfuz sahibi toprak sahiplerinin baskısıyla engelleniyor. Bu reformları savunmada kilit rol oynayan sivil toplum örgütlerine AB gibi kurumların tam destek vermesi şart.