Türkiye tarımı, modernleşmenin getirdiği kazanımlar ile iklim ve piyasa baskılarının yarattığı kırılganlık arasında sıkışmış durumda. Üretici yaşlanıyor, kırsal nüfus azalıyor, toprak kimyasalların yükü altında yorgun. Bu tablo, sürdürülebilir tarım yöntemlerinin artık bir tercih değil, hayatta kalmanın şartı olduğunu hatırlatıyor.
Türkiye 20. yüzyıl ortasına kadar bir “açık sınır” ülkesiydi. Anadolu yüzyıllar boyu göreli toprak bolluğuyla biliniyordu. Kırdaki nüfus artışını daha geniş alanlarda tarım yapıp gıda üretimini artırarak dengelemek mümkündü. 1950’lerde bu dönem sonlanırken kente göç zorunluluk haline geldi. O zamandan bu yana tarımın milli gelir içinde payı azalmasına rağmen, kırsal aile işletmeleri üretime temel oluşturmaya devam etti. Mekanizasyon emek verimliliğini artırdı, verimli tohumlar, gübre, pestisit ve sulama artışıyla birim alanda elde edilen ürün arttı. Yani fosil yakıt bazlı girdiyle üretkenlik artmış oldu. Böylesi bir teknik dönüşüm olmadan gıda arzının sürdürülmesi mümkün değildi.
Ülkede resmi olarak yaklaşık 2,3 milyon çiftçi yaklaşık 23 milyon hektar tarımsal alanda üretim yapıyor. Tarımın milli gelirdeki payı yüzde 6-7, istihdamdaki payı ise yüzde 15-16 düzeyinde. 50’li yaşlarını süren ortalama bir çiftçi başına 100 dönüm civarı arazi ekiliyor. Toprak kullanımında bölgesel farklar fazla. Batıdaki verimli ovalarda 19. yüzyıldan beri piyasa ve kısmen ihracat odaklı üretim yapılıyor, Orta Anadolu’nun geniş düzlüklerinde hububat ve mısır, pancar gibi tarla bitkileri üretilirken Güneydoğu’da son on yıllardaki sulama yatırımlarıyla ekili alan ve verimlilik arttı. Kentlerin hızlı genişlemesi 2000’lerden beri kent çeperlerindeki tarım alanlarını aşındırıyor. Son yıllarda artan sıcaklık ve yağış değişimleri, arazi kullanımı, verimlilik ve ürün desenleri üzerindeki baskıyı yoğunlaştırıyor.
Tarımda girdi yoğun teknik değişimi mümkün kılan nedenlerden biri gübre, ilaç ve makine yatırımlarının kamusal desteklerle sübvanse edilmesi oldu. Görece ucuz gıda arzının devamını ve kırdaki nüfusun sosyoekonomik istikrarını sağlayacak politikalar geliştirildi. Tarımsal destekler özellikle 2000’lerde AB reformları çerçevesinde nispeten azaldı; Doğrudan Gelir Desteği gibi yöntemlerle üretimden epey koparılmış olsa da hâlâ belli bir oranda sürdürülüyor. Ancak bu desteklerin aktif çiftçi topluluklarına ne ölçüde ulaştığı net değil.
Küresel eğilimleri yansıtan şekilde, hem ekilen arazi hem de üretici sayısı, çiftçi çocuklarının aile mesleğini genelde sürdürmüyor olması nedeniyle gitgide düşüyor. Son 20 yılda nadas alanı yarı yarıya azalarak toplam ekili alanın yüzde 20’sinden 10’una geriledi. Çiftçiler girdi maliyetlerindeki orantısız artış karşısında verimli arazileri, riskleri düşürmek için girdiyoğun biçimde ve yüksek fiyat beklentisiyle işlerken, sulama olanağı olmayan ya da verimi az arazileri işlememeyi tercih ediyor.
Nüfus eğilimleri de uzun vadede gıda üretimini tehdit edebilir. Ülkedeki köy nüfusu son 10 yılda neredeyse yüzde 10 azaldı. Yarı zamanlı çiftçiliğe yönelenlerin sayısı artıyor; bu çiftçiler tarımsal gelirlerini emeklilik, esnaflık benzeri başka gelir kaynakları ile destekliyor. Özellikle kuru tarım yapılan, düşük tarım gelirli bölgelerde sürdürülebilir üretim tehlikede. Kırda eğitim ve sağlık hizmetlerindeki eşitsizlikler de genç ailelerin tarımsal üretimde kalmasını zorlaştırıyor. Türkiye tarımına egemen üretici tipi; risk algısı yüksek, verim odaklı, piyasa değişimlerine duyarlı, yeni yöntem ve teknikler uygulama konusunda istekli, ancak maliyetlerin kamu ya da başka aktörlerce karşılanmasını talep ediyor ve tarımın geleceği konusunda karamsar. Çoğu verimin düşmesini engellemek için pestisit, gübre ve su kullanımına başvuruyor. Bunların aşırı ya da yanlış kullanımının yarattığı çevre ve sağlık tehditlerinin farkında olsa bile, geçim kaygıları nedeniyle, sürdürülebilir yöntemlere çekimser yaklaşıyor.
Onarıcı ve koruyucu tarım gibi toprak sağlığına öncelik veren teknikler son yıllarda yaygınlaşsa da bu konuda net bilgiye ulaşmak zor. İstatistikler toplam ekili alanın yaklaşık yüzde 1’inde organik üretim yapıldığını gösteriyor. “İyi tarım” adı altındaki destek ve uygulama da hayli düşük ve içeriği belirsiz. Çevre sağlığını gözeten üretim biçimlerine finansal destek verilmiyor ve çiftçiler alıştıkları gübre, ilaç ve toprak işleme yöntemini değiştirecek teşvikten yoksun. Bu durumda sürdürülebilir tarım ancak sınırlı ölçüde ve çoğu zaman tesadüfen gelişen ilişki ağlarında uygulanabiliyor. Önder çiftçiler, uzmanlar, mühendisler veya yerelde görev yapan kamu ve özel sektör temsilcilerinin kurumsal bir çerçeveye dayanmayan çabaları sayesinde onarıcı ya da koruyucu tarım, temiz hasat, ilaçsız üretim ve hassas tarım gibi yöntemler belirli alanlarda hayata geçirilse de bu inisiyatifler genellikle kısa ömürlü oluyor ve etkileri geniş bir alana yayılmıyor.
Oysa toprak ve çevre sağlığını önceleyen üretim biçimlerinin yaygınlaşması için kamu ve özel sektör desteklerinin çiftçi riskini paylaşacak şekilde yeniden tasarlanması şart. Genç üreticilerin kırsalda kalabilmesi için altyapı sorunlarının giderilmesi, iklim değişikliği karşısında yerel su yönetimi çözümlerinin geliştirilmesi ve çiftçilerin güvenilir bilgiye erişimini sağlayacak katılımcı yerel kurumların güçlendirilmesi gitgide daha kritik hale geliyor. Tarımda hem yeni tekniklere uyumu hem de uzun vadeli gıda güvenliğini mümkün kılacak bu kurumsal dönüşüm sağlanmadığı takdirde, kadim bilgi birikimi ile modern üretim arasındaki bağ giderek zayıflayacak ve sürdürülebilir tarımın geleceği daha da kırılgan hale gelecek.
Türkiye tarımı kritik bir kavşakta. Azalan çiftçi sayısı, yaşlanan üretici profili, değişen iklim ve karbon azaltımı yükümlülükleri eldeki yöntemlerin dönüşümünü zorunlu kılıyor. Sürdürülebilir tarım teknikleri henüz yaygın değil; bunun için kurumsal ortam ve finansal destek eksik. Bu dönüşüm sağlanamazsa, binlerce yıldır Anadolu’yu besleyen topraklar gelecek nesilleri besleyemez ve gıda güvencesizliği tehdit değil, gerçek haline gelir.