Toprak bugün tutar, yarın geri verir. Aşırı yük altında kirleticiler yeniden dolaşıma girer. Kirlilik fabrika bacalarıyla sınırlı değil. Şehir altyapısından tarla pratiğine kadar her karar toprağa iz bırakıyor. En düşük maliyetli iklim ve gıda güvenliği politikası kirliliği oluşmadan engellemektir. Kirleten bedelini öder, önleyen ise gelecek nesilleri kazanır.
Toprak kirliliği, aşırı ya da bilinçsiz gübre ve pestisit kullanımı, endüstri, madencilik, kentleşme, atıklar ve enerji tesisleri gibi insan faaliyetleri sonucu toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısının bozulmasıdır. Bununla birlikte bazı bölgelerde jeolojik zemin de arsenik, nikel, krom gibi elementlerin doğal olarak yüksek olmasına neden olur. Serpantin ve amfibolce zengin kayaçlardaki doğal asbest (NOA) solunduğunda risklidir ve rüzgarla yayılabilir. Bu nedenle bir bölgedeki kirliliği anlamak için doğal arka plan ile insan kaynaklı yükü ayırıp ona göre önlem almak gerekir. Kirlilik kaynağına göre iki ana grupta ele alınır: inorganikler ve organikler. İnorganiklerin başında ağır metaller gelir; bunlar canlı dokuda birikerek ciddi toksisite ve kanser riski oluşturabilirler. Bu yük gübre ve pestisitlerde istenmeyen metal içeriklerinden, sanayi emisyon ve atıklarından ve tarımda aşırı gübrelemeden kaynaklanır. Aşırı gübreleme toprağın dengesini bozar, yararlı mikroorganizmaları azaltır ve toksik birikimi artırır. Fosforlu gübrelerin kirletici etkisi genellikle azotlulardan daha yüksektir; fosfat iyonları toprakta düşük hareketlilik gösterdiği için yeraltı suyuna azot kadar inmez, fakat içeriğindeki kadmiyum son derece tehlikelidir. Kadmiyumun insanlar açısından başlıca kaynağı tahıl, sebze ve patates olduğundan tarladaki yükün yönetimi kritik önemdedir.
Organik kirleticiler arasında pestisitler başı çeker. Bu maddeler toprak ve suya karışarak bitkilerden hayvanlara, oradan da insana taşınır; her basamakta yoğunlaşarak (biyobirikim) özellikle etçillerde risk oluşturur. En kalıcı grup, çoğu insektisit olan klorlu hidrokarbonlardır; toprakta on yıllarca kalabildiği için birçok ülkede yasaklanmıştır. Madencilik, özellikle açık kömür ocakları, mineral atıkların başlıca kaynağıdır. Madenlerden çıkan ağır metalce zengin ince parçacıklar rüzgar ve suyla tarlalara taşınır. Bakır madenciliği, şeker sanayisi posaları ve mermercilik yüksek kirlilik potansiyeli taşır; altın madenleri çevresindeki toprakta çoklu ağır metal birikimi görülür. Tarımsal atıklar da geniş alana yayılır: Hayvansal dışkı ve mezbaha atıkları, içerdikleri hormon ve antibiyotik kalıntılarıyla ekosistemde direnç riskini artırır.
Hava kirliliği yalnızca solunan havayı etkilemez, toprağa da iner. Termik santraller, yoğun trafik ve ısınmada kullanılan yakıtlar havaya zararlı gazlar, duman/ince toz ve kül salar. Bunlar yağmurla veya doğrudan toprağa inerek asitlenmeye, yapısal bozulmaya ve biyolojik faaliyetin zayıflamasına yol açar.
Partiküllere bağlı kurşun, kadmiyum, nikel, krom, çinko, bakır ve manganez gibi metaller yüzeyde birikir; bitkilerin ve toprak canlılarının sağlığını bozar. Etkiler genellikle bacalar, kül depolama alanları, yoğun yollar ve sanayi kümeleri gibi sıcak noktalarda yoğunlaşır.
Kentlerde tablo daha ağır. Yanlış arazi kullanımı, inşaat atıkları ve yetersiz altyapı, kirli suyun toprağa sızmasına yol açar. En yaygın kaynaklar sızdıran foseptikler ve arıtılmadan yahut yetersiz arıtılarak, kullanılan atık sulardır. Bunun sonucunda endüstriyel kimyasallar, ağır metaller, tuzlar ve hastalık yapıcı mikroplar/parazitler toprağa ve yeraltı sularına karışır; sulamayla tarlalara taşınır. Özellikle çiğ tüketilen sebzeler aracılığıyla bağırsak hastalıkları riski artar. Toprakta petrol kirliliği, boru hattı ve tank sızıntıları ile trafik ya da sanayi kazalarından toprağa geçen benzin ve dizel gibi maddelerden kaynaklanır. Uçucu bileşenler yeraltı suyuna karışırken, kalıcı fraksiyon toprağa yapışarak yıllarca kalır ve kanser riski taşır. Yeraltı suyu üzerinde yüzen bir yağ tabakası oluşursa kirlilik sürekli beslenir. Sonuçta toprak daha az su geçirir, bitkiler zarar görür; koku ve yanıcılık gibi güvenlik riskleri artar. Yönetimde öncelik, kaynağı kesmek ve alanı sınırlamaktır. Ardından biyolojik arıtım, toprak gazı çekimi, termal işlem veya kontrollü kazı/ bertaraf uygulanır ve düzenli ölçümler yapılır. Plastik kirliliği de giderek artan bir sorun. Her yıl üretilen 450 milyon ton plastiğin 12,5 milyonu tarımda kullanılır. Tarımda yaygın kullanılan folyo, örtü, pestisit ve ambalaj malzemelerinin bir kısmı PFAS türü “sonsuz kimyasallar” içerir. Mikroplastikler bu kalıcı bileşikleri toprak ve suya taşır. Toplanmayan örtüler sürümle yeniden toprağa karışır. Arıtma çamurları ve sulama suları da mikroplastik kaynağıdır. PFAS’ler gıda ve içme suyu yoluyla insana geçip bağışıklığı zayıflatır, üreme bozukluğu, kanser ve doğumsal anomaliler gibi ciddi riskler yaratır. Uzun süreli kullanım birikimi artırır.
Radyoaktif kirlilik, nükleer tesisler, silah denemeleri, termik santraller, atış işleme, radyoaktif cevher madenciliği, mineral gübreler ve kazalarla toprağa karışan radyonüklidlerden kaynaklanır. Toprak hem doğrudan maruziyet kaynağıdır hem de tarım ürünleri üzerinden kirleticileri gıdaya taşıyabilir. Bu durum, çevre ve sağlık açısından kronik ve kalıtsal riskler doğurur.
Tüm dünyada tarım toprakları çok kirlenmiş durumda. Etkiler en çok, temiz üretim teknolojileri ve arıtma sistemlerine erişimi sınırlı, düşük ve orta gelirli ülkelerde hissediliyor. Gelişmekte olan ülkelerde başlıca nedenler hızlı/plansız sanayileşme, zayıf atık yönetimi ve zararlı tarım uygulamalarıyken, gelişmiş ülkelerde sanayi ve kentleşme öne çıkıyor. AB kurumları Avrupa genelinde milyonlarca potansiyel kirlenmiş alan bulunduğunu bildiriyor. Kirlenme gıdayla taşınabildiği için etkisi yerelden küresele yayılıyor. En doğru strateji, kirliliği oluşmadan önlemek. Çünkü kirleticiler toprağa bir kez karıştı mı, yapıya bağlanarak kalıcı hale geliyor ve temizlenmesi hem maliyetli, hem güç oluyor.