Adil geçiş kavramı COP30’da doğmadı. Daha önceki COP’larda, örneğin Dubai yahut Şarm El-Şeyh’te de doğmadı. Kökeni çok daha eskiye, daha karmaşık ve çok daha derin bir politik geçmişe uzanıyor. Bu kavram 1990’larda uluslararası sendikal hareketin mücadeleleri içerisinde ortaya çıktı; karbonsuzlaşmanın toplumsal etkilerine karşı işçi sınıfının talebi olarak şekillendi, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) aracılığıyla zamanla diplomatik bir dile aktarıldı ve Küresel Kuzey’in uzun süreli siyasi direncine rağmen iklim rejiminin bir parçası haline geldi. Ancak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) bünyesine dahil edilmesi gecikmeli oldu, burada epey parçalı ilerledi ve ciddi siyasi bedellere mal oldu.
Adil geçiş kavramına BMİDÇS çerçevesindeki ilk açık referans 2015 yılında, Paris Anlaşması’nın önsözünde yer aldı. Burada, iklim eyleminin istihdam, yaşam ve yerel topluluklar üzerindeki olumsuz etkilerini önlemeye yönelik bir ilke olarak tanımlanmıştı. Buna karşın, 2015-2020 yılları arasında büyük ölçüde geri planda kaldı. Kurumsal karşılığı olmayan, çalışma programları, finansmanı ve uygulama araçları bulunmayan, daha ziyade ilham verici bir kavram olmayı sürdürdü. Bir başka deyişle, yapısal değil, simgesel bir yere sahipti. Ancak 2021-2022 döneminde adil geçiş tartışması siyasi bir ağırlık kazanmaya başladı. Küresel Güney ülkeleri başta olmak üzere, sivil toplum, sendikalar, kadın örgütleri, gençlik hareketleri ve yerli topluluklar, adil geçişin enerji politikalarıyla sınırlı bir çerçevede ela alınmasına itiraz etti. Bu aktörler, sürecin teknokratik yaklaşımların ötesine geçmesi ve yapısal eşitsizliklerle doğrudan yüzleşmesi gerektiğini savunuyordu. Bu görüşün temelinde, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren bir dönüşümün sürdürülebilir olmayacağı şeklinde bir argüman yatıyordu.
Bu bağlamda, Adil Geçiş Çalışma Programı (JTWP) nihayet COP27’de (Şarm El-Şeyh, 2022) kuruldu. Bu gelişme, geçişin sadece bir enerji meselesi değil, ekonomik, sosyal ve yapısal boyutlar içerdiğini kabul eden gecikmiş bir kurumsal adım olarak değerlendirilebilir. Ancak Şarm El-Şeyh’te verilen yetki son derece sınırlıydı: JTWP, finansman, kurumsal yapı, bağlayıcı yükümlülükler ve bütüncül bir politika yaklaşımından yoksun şekilde tasarlanmıştı. Olsa olsa bir tartışma zemini yaratıyordu. COP28 (Dubai, 2023) ise bu sınırlılıkları daha da pekiştirdi. Burada taraflar, JTWP’nin yalnızca diyalog süreçleriyle işlemesini ve herhangi bir bağlayıcı mekanizma içermemesini kararlaştırdı.
COP29 (Bakü, 2024) tabloyu daha da ağırlaştırdı. JTWP müzakereleri herhangi bir uzlaşı sağlanamadan 16. Kural uyarınca sonuçlandırıldı ve program bu nedenle fiilen durma noktasına geldi. Zira konu fosil yakıt çıkarları olduğunda, insan hakları meselesi birçok ülke açısından pazarlık konusu yapılıp geri plana atılabiliyor. Bakü, adil geçişin esasen bir jeopolitik mücadele alanı olduğunu açık biçimde göstermiş oldu. Küresel Kuzey bu başlığın dağıtım temelli yükümlülüklere, fosil yakıtlar ve kritik mineraller konusunda bağlayıcı taahhütlere ve kapsamlı finansal reformlara kapı aralamasından çekinirken; Küresel Güney daha somut ve yapısal dönüşümleri mümkün kılacak bir yaklaşım talep ediyor.
Manzara ancak 62. Yardımcı Organlar toplantısında (SB62, Bonn, Haziran 2025) değişmeye başladı. JTWP’nin nasıl hayata geçirileceği hâlâ konuşulmuyordu; zira bu siyasi olarak mümkün değildi. Ancak, Bakü’de yaşanan ve 16. Kural kapsamına sokulan tıkanıklığın ardından taraflar arasında sınırlı da olsa yeniden güven tesis edilmeye başlanmıştı. SB62 bu anlamda bir yumuşama süreci olarak değerlendirilebilir; taraflar müzakere pozisyonlarını korumakla birlikte, birbirlerini dinlemeye istekli olduklarını gösterdi. Bu süreçte sivil toplum[1], JTWP’yi daha işlevsel hale getirmeye yönelik net öneriler sundu. Bunlar arasında – tarafların bu ölçekte bir kurumsallaşmayı benimsemeye henüz hazır olmadığı bilinmekle birlikte – BMİDÇS içi ve dışı süreçleri birbirine bağlayacak kurumsal mekanizmalar da yer alıyordu. Ortama hâlâ güvensizlik hakimdi; böyle bir ortamda adil geçiş tartışması diplomatik bir belirsizliğe büründü. Ne tamamen dışlanabiliyor ne de gerçek anlamda kurumsallaştırılabiliyordu.
Siyasi açıdan belirleyici dönüşüm, COP30’un başlangıcında Belém’de gerçekleşti. İlk müzakere oturumlarında G77+Çin mevcut tıkanıklığı aşarak JTWP’nin sadece diyaloglara dayalı bir çerçeveden çıkarılıp uygulamaya yönelik bir yetkiyle donatılmasını talep etti. Bu talep, ani bir politika değişiminden ziyade birikmiş memnuniyetsizliklerden kaynaklanıyordu: Üçüncü tur NDC (Ulusal Katkı Beyanı) süreçlerinin zayıflığı, finansman eksikliği, azaltım gündeminin içinin giderek boşaltılması karşısında, adil geçiş birçok ülke için ilerleme sağlanabilecek son alan haline gelmişti. Ancak tam da bu nedenle, Küresel Kuzey’in direnci daha da sertleşmişti. Zira mesele artık teknik değil, politikti. Mekanizma, finansman veya kurumsallaşma başlıkları, tarihsel sorumluluk ve kaynakların yeniden dağıtımı gibi hassas konulara temas etmesi sebebiyle, Küresel Kuzey ülkeleri temkinli davranıyordu.
Belém’e bu koşullar altında gelindi: zayıflamış bir Adil Geçiş Çalışma Programı, gitgide daha sağlam şekilde örgütlenen Küresel Güney, savunmacı bir pozisyona yönelen Küresel Kuzey ve COP29’da açılan yaralarını henüz saramamış bir siyasi süreç. Bu çerçevede COP30 olağan bir zirveden fazlasıydı. Amazonlarda düzenlenen ilk COP; Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) iklim değişikliği hakkında açıkladığı İstişari Görüş ile zamansal olarak kesişen ilk COP; ve üçüncü tur NDC’lerin yetersiz hedefler ve ciddi uygulama açıklarıyla şekillendiği bir dönemde gerçekleşen ilk COP niteliğini taşıyordu. Belém’in sembolik anlamı da dikkate değerdi: Bölge hem gezegenin en zengin ekosistemlerinden birine sahip, hem de sömürücü ekonomik modelin yarattığı şiddeti barındırıyor. Dolayısıyla ekonomi, eşitsizlik, biyoçeşitlilik ve çevresel adalet arasındaki tarihsel gerilimlerin kesişim noktasını oluşturuyor. Latin Amerika açısından da bu zirve ayrı bir anlam taşıyordu: Uzun yıllar sonra bölgeye dönen COP, ekolojik borç, finansal adalet, halkların hakları ve Amazonların korunması gibi taleplerin uluslararası müzakere süreçlerinde daha güçlü bir siyasi zemin bulması için önemli bir fırsat oluşturuyordu.
Bu anlamda COP30, JTWP’nin kuruluşundan bu yana süregelen siyasi eksiklikleri gidermek da tarihsel bir fırsat olarak görülüyordu. Amaç, adil geçişin söylem düzeyinden çıkarılarak uygulamaya geçirilmesiydi; bu yalnızca teknik bir gereklilik değil, aynı zamanda sosyal ve ekolojik bir zorunluluktu. Öte yandan Belém süreci, ilerlemelerin yanı sıra, çeşitli yapısal sorunları da görünür kıldı. Bunlar arasında fosil yakıt lobilerinin gücü, Küresel Kuzey’in tek taraflı politikaları, iklim finansmanının kırılganlığı ve Küresel Güney içindeki ayrımlaşmaların derinleşmesi öne çıkıyordu. Süreç genel olarak büyük güçlerin ve fosil yakıt endüstrisinin çıkarlarına bağımlı bir görünüm sergiledi. Bu koşullar altında adil geçiş konusunda birtakım ilerlemeler kaydedilmiş olsa da, bu ilerlemenin diğer tüm politika alanlarında gerileme yaşanan bir siyasi ortamda gerçekleştiği unutulmamalı.
Adil geçişin yeniden kurgulanması: Sınırlar, dirençler, boşluklar
Belém’de öne çıkan en temel gerilim, bilimsel bulgular ile siyasi müzakere arasındaki uyumsuzluktu. Bilim camiası ve sivil toplum, fosil yakıtlardan hızlı, planlı ve adil bir çıkış olmadan 1,5°C hedefinin mümkün olamayacağını vurguluyordu. Buna karşın müzakereler COP28’de kabul edilen Küresel Durum Değerlendirmesi’nin (Global Stocktake – GST) bile gerisine düştü. Adil Geçiş Programı (JTWP), Azaltım Çalışma Programı (MWP) veya Global Mutirão[2] karar metinlerine fosil yakıtlardan çıkışa dair açık ifadeler konulması yönünde talepte bulunulsa da, nihai metinlerde bu referanslara yer verilmedi. Onun yerine, bağlayıcılığı, planı ve yönlendiriciliği olmayan “BAE mutabakatı”na ilişkin genel bir atıf konuldu.
Bu gerileme, üçüncü tur NDC’lerin endişe uyandıracak denli zayıf olduğu bir bağlamda yaşandı. Ülkelerin çoğu ulusal katkı beyanlarını sunmadı, sunanlar ise birbirinden kopuk, nasıl uygulanacaklarına dair herhangi bir netlik içermeyen metinler açıkladı. Bu durum, BMİDÇS’nin dayandığı karşılıklı güven zeminini bozuyor ve rejimi pusulasız bırakıyor. Bu çerçevede, Amazonlarda düzenlenen ve Lula de Silva’nın fosil yakıtlar konusunu öne çıkarmaya çalıştığı bir COP’un enerji dönüşümüne dair tek kelime içermeden kapanması tesadüfi sayılamaz. Bu durum, fosil yakıt lobilerinin belirlediği bir iklim rejiminin somut kanıtını oluşturuyor. Yani söz konusu çıkar çatışmaları sadece varlığını sürdürmekle kalmıyor, mümkün olanın sınırlarını da bizzat belirliyor.
Buna bir de ticaret savaşları eklendi. Küresel Güney ülkeleri, büyük ekonomiler tarafından dayatılan tek taraflı önlemlerin (örneğin AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması [SKDM] gibi) etkilerinin JTWP kapsamına dahil edilmesini istiyordu. Bu tür “iklim önlemlerinin” piyasa işleyişini bozduğu, maliyetleri kırılgan ekonomilere yüklediği ve iklim adaletini baltaladığı, ayrıca tarihsel eşitsizlikleri derinleştirdiği, rekabet koşullarını olumsuz etkilediği ve haksız borç yükünü ağırlaştırdığı dile getirildi. Ancak AB bu eleştirel ifadelerin metne eklenmesine karşı çıkarak, müzakereler boyunca kendi ticari düzenlemelerini ve rekabet gücünü önceliklendiren bir pozisyon benimsedi. Ortaya çıkan tablo bize şunu gösteriyor: Finansal ve ticari düzen mevcut haliyle, yani eşitlikten uzak ve sömürücü olmaya devam ettiği müddetçe, küresel ölçekte adil bir geçişten söz etmek mümkün olmayacak.
Latin Amerika: Parçalanmış bir dünyada net bir duruş
Latin Amerika ülkeleri, COP30’a net ve iddialı bir siyasi çerçeveyle gelmişti: iklim adaleti ile ekonomik adalet arasında bağlantı kurulması; yerli halklar, Afrika kökenli topluluklar ve yerel topluluklar da dahil olmak üzere insan haklarının müzakerelere açıkça entegre edilmesi; sendikaların, çocukların, gençlerin ve kadınların katılımının güçlendirilmesi; ve finansman, ticaret politikaları ve uluslararası finans sistemindeki reformlar açısından Küresel Kuzey’in tarihsel sorumluluğunun vurgulanması. Kolombiya, Şili, Panama, Uruguay ve çeşitli Karayip ülkeleri bu çerçeve etrafında tutarlı bir duruş sergiledi. Eşitsizlikleri yeniden üretmeyen geçişleri, borç yaratmayan finansman modellerini ve sahadaki sosyo-ekolojik şiddetin açık biçimde tanınması gereğini savundular. Bu bağlamda Latin Amerika, COP30’a kavramsal ve normatif açıdan güçlü bir çerçeveyle katıldı ve zirveye etik bir iddia getirdi.
Ne var ki bu tavır çok geçmeden, elverişsiz bir jeopolitik ortama ve içsel ayrışmalara yenik düştü; fosil yakıt sektörü ve gelişmiş ülkeler de bu durumu ustalıkla kullandı. En görünür gerginlik, ev sahibi ve COP başkanı Brezilya ile yaşandı. Brezilya, bölgesel öncelikleri pekiştiren bir liderlik rolü sergilemek yerine, daha muğlak bir çizgi benimsedi. Bir G20 aktörü olarak hareket ederek BRICS ve fosil yakıt üreticisi ülkelerle uyumlu bir hatta kaldı. Bu yaklaşım 9.1. madde, tek taraflı ticaret önlemleri, NDC süreçleri ve şeffaflık başlıklarına odaklanan Mutirão’nun ön plana çıkarılmasıyla hepten somut bir görünüm kazandı. Oysa kamu finansmanı, ekonomik adalet, Amazonların korunması, insan hakları ve fosilden kademeli çıkış hedeflerini temel alan, ancak geri plana itilen Belém Paketi’nde Latin Amerika’nın öncelikli talepleri yer alıyordu.
Brezilya, Latin Amerika’nın ortak sesini duyurup güçlendirmek yerine, bölgesel uyumu daha da zayıflatmış oldu. Kapanış genel kurulunda Kolombiya, Uruguay ve Panama gibi ülkeler, alınan kararların hem içeriğine hem de usulüne ilişkin resmi itirazlarda bulundular. Bu kırılma sarsıcı olmakla birlikte hiç de şaşırtıcı değildi: Zira Brezilya’nın COP başkanlığı, bölgesel çıkarları savunan bir garantörden ziyade, dış ittifakları önceleyen bir aktör olarak konumlanmıştı.
Tüm bunların üstüne bir de, Afrika Grubu’nun “özel koşullar” ısrarı eklendi. Paris Anlaşması çerçevesinde açık bir hukuki dayanağı olmayan bu talebin, finansmana erişim açısından yeniden dağıtım etkileri doğurabileceği öngörülüyordu. Latin Amerika ve Karayip (LAC) ülkelerinin birçoğu, böylesi bir yaklaşımın finansal kaynaklara erişimi halihazırda sınırlı olan bölgeyi daha da zayıf bir konuma itebileceğini savundu. Bu süreç Küresel Güney ülkeleri arasındaki ayrışmaları daha da derinleştirdi. Latin Amerika kendisini yalnızca Küresel Kuzey’e karşı değil, geleneksel müttefiklerine karşı da savunmak zorunda kaldı. Sonuç olarak bölge sıkıştı. Üstelik bunu kendi kıtasındaki bir aktörün yön verdiği bir süreç içerisinde yaşamış oldu.
Ancak en ciddi kriz içerikten değil, usulden kaynaklandı. Birçok Latin Amerikalı müzakereci, Belém’de çok-taraflı müzakere ilkelerinin ciddi biçimde ihlal edildiğini belirtti. Brezilya başkanlığı, daha önce COP28’de (Küresel Durum Değerlendirmesi’nin ada ülkeleri mevcut değilken oylanması) ve COP29’da (Yeni Kolektif Sayısallaştırılmış Hedef’in [New Collective Quantified Goal – NCQG] Hindistan’ın itirazlarına rağmen kabul edilmesi) görülen tartışmalı pratiği sürdürmekle kalmayıp daha da derinleştirdi. Belém’de başkanlık, kararları tek taraflı bir şekilde “tokmak vurup” kabul etti; söz taleplerini, usul itirazlarını ve Latin Amerika ülkelerinin açık itirazlarını dikkate almadı. Küresel Uyum Hedefi (Global Goal on Adaptation - GGA) ve Azaltım Çalışma Programı’na ilişkin kararlar net bir uzlaşı olmadan kabul edildi. Bu durum çok tehlikeli bir emsal oluşturuyor. Uzlaşı (konsensüs) işlevsel bir gereklilik olmaktan çıkarak belirli koşullarda devre dışı bırakılabilen bir formalite haline geliyor.
Başkanlık olası itirazların farkında olmasına rağmen, bu itirazları görmezden gelmeyi tercih etti. Bu durum fiilen “kabul et ya da reddet” şeklinde işleyen ve “bölünmez paket” anlayışıyla desteklenen bir müzakere yaklaşımına yol açtı. Tarafların manevra alanı daraldı ve diyalog imkanları kısıtlandı. Taslak metinlerin ele alındığı oturumlar yapılmadı, köşeli parantezli seçenekler[3] sunulmadı, alternatif metin önerileri geliştirilmedi ve dilin ortaklaşa inşa edildiği bir süreç işletilmedi. Belém Paketi’ne ilişkin kararlar kapalı kapılar ardında şekillendi, asimetrik istişareler yürütüldü ve bazı aktörler açıkça dışlandı. Brezilya, özellikle fosil yakıt üreticisi müttefikler ve BRICS üyelerine ayrıcalıklı erişim tanırken, birçok Latin Amerika ülkesini sistematik olarak dışarıda bıraktı. Bu durum hem gözlemciler hem Karayip delegasyonları hem de başka Küresel Güney aktörleri tarafından dile getirildi.
Bölgesel düzeydeki gerginlik kapanış oturumunda kritik bir noktaya ulaştı. Rusya tarafından Latin Amerika delegasyonlarına yönelik olarak küçümseyici bir ifade kullanılmasına rağmen,[4] Brezilya başkanlığı bu olay karşısında sessiz kaldı. Bu sessizlik sıradan bir ihmal değil, ciddi bir diplomatik saygısızlık oluşturuyordu. Suudi Arabistan’ın da Brezilya’nın izlediği bu yönteme destek vermesi dikkat çekiciydi. Bölgedeki birçok aktör açısından bu tablo, başkanlığın sürecin tarafsızlığı ve bölgesel ihtiyaçlardan ziyade, fosil yakıt çıkarlarına uygun hareket ettiğini doğrulamış oldu.
Bu bağlamda, nihai metinlerde fosil yakıtlara ilişkin tek bir ifade bile geçmemesi daha derin bir anlam kazanıyor. Bu durum sadece kavramsal bir geri adım oluşturmakla kalmayıp, müzakere süreçlerinde belirli çıkar gruplarının etkisinin sürdüğünü de gösteriyor. Oysa UAD’nin istişari görüşü de dahil olmak üzere, uluslararası hukuk literatüründe de vurgulandığı gibi, fosil yakıtların üretimi ve kullanımında hızlı, adil ve planlı bir çıkış olmadan iklim hedeflerine ulaşılması mümkün değil. Buna karşın, COP30 başkanlığı fosil yakıtların adını bile anmayan ve ayrıca tartışmalı bir usul izlenerek kabul edilen bir metne destek vermiş bulunuyor.
COP30 süreci, Latin Amerika açısından hiç adil bir sonuç üretmedi. Bu adaletsizlik sadece bölgenin önceliklerinin yeterince yansıtılmamasıyla değil, bazı ülkelerin karar anında müzakere sürecine etkin katılımına olanak verilmemesiyle de gözler önüne seriliyor. Bölgedeki çeşitli ve çoğu zaman da farklı pozisyonlara sahip ülkeler şu yorumda birleşiyor: COP30 çıktılarının meşruiyeti tartışmalı, zira bunlar uzlaşı olmadan kabul edildi; usule ilişkin ciddi ihlaller yaşandı ve tüm süreç fosil yakıt lobilerinin etkisi altında şekillendi. Yani Latin Amerika birçok konuda bölünmüş olsa da, sürecin meşruiyetine dair eleştirilerde ortaklaşıyor.
Latin Amerika ve Karayipler içindeki ayrışmaların tali görülmemesi gerek. Zira bölgenin bu ayrışmalar ortak savunuculuk kapasitesini zayıflatıyor ve fosil yakıt düzeninin devamını isteyen aktörlerin elini güçlendiriyor. Öte yandan daha derin bir şeyi de açığa çıkarıyor: Kendi bölgesinden çıkan başkanlık ona sırtını çevirse bile, bölgenin vazgeçmeyeceği temel değerleri ve etik sınırları var. Belém deneyimi bize zorlu ama önemli bir ders verdi: Latin Amerika içinde birlik sağlanmadan, sağlam bir bölgesel cephe oluşturulmadan ve meşru müzakere süreçleri işletilmeden, Belém Eylem Mekanizması gibi yapısal adımlar daha baştan zayıf bir zeminde şekillenmiş oluyor. Ve tüm bunların, oyunun kurallarını halen fosil yakıt lobilerinin belirlediği bir sistemde gerçekleştiğini hatırdan hiç çıkarmamamız lazım.
Söylemden uygulamaya: tartışmalı bir adil geçiş mekanizmasına doğru
Bölünmeler, aksaklıklar ve ciddi usul eksiklikleriyle gölgelenen bir COP ortamında, Adil Geçiş Çalışma Programı istisnai bir alan olarak ortaya çıktı. İki yıldır gündemi kilitleyen yapısal siyasi çıkmazın kısmen de olsa aşılabildiği tek yer burası oldu. Sivil toplum tarafından Belém Eylem Mekanizması olarak adlandırılan ve 2026 yılına kadar bir adil geçiş mekanizması kurulmasını öngören karar, mevcut sorunları çözmemekle birlikte, adil geçişin uluslararası iklim yönetişimi içinde nasıl tanımlanacağı ve hangi aktörleri kapsayacağına ilişkin merkezi bir tartışma alanını resmen açtığı için büyük önem taşıyor.
Nihai metnin 25. paragrafında yer alan bu yetki, COP28’de dayatılan “yalnızca diyalog” düzenini bozuyor. Söz konusu yaklaşım, JTWP’yi içerikten yoksunlaştırarak, sembolik bir etkileşim platformuna indirgemiş ve gerçek bir dönüşüm aracına dönüşmesini engellemişti. Şimdi 2026’da sunumların yapılacağı ve COP31’de kabul edilmek üzere taslağın hazırlanacağı bir sürecin başlatılmış olması siyasi açıdan önemli. Böylece Küresel Güney bir duvara kapı açmış oldu; yani öncesinde kapalı olan bir kurumsal alanı açmayı başardı.
Ancak bu alanın açılması mücadelenin kazanıldığı anlamına gelmiyor. Aksine, asıl müzakere şimdi başlıyor.
Nihai metin, fosil yakıtlara yönelik tek bir referans bile içermemesi dolayısıyla önemli bir zafiyet taşıyor. Sosyoekonomik dönüşümleri düzenlemeyi amaçlayan bir mekanizma içerisinde böyle bir eksiklik, temel sorunsalın metin dışında bırakılması anlamına geliyor. Bununla birlikte, aynı metin hak temelli çerçeve konusunda şaşırtıcı şekilde geniş bir kapsama sahip. JTWP’nin 12. paragrafı, COP kararlarında nadiren bu denli eksiksiz ifade edilen bir çerçeve sunuyor: yerli halkların kendi kaderini tayin hakkı; önceden, özgür ve bilgilendirilmiş rıza; gönüllü izolasyondaki toplulukların korunması; toplumsal cinsiyet eşitliği; kesişimsel yaklaşım; emek adaleti; eğitim ve meslek kazandırma; ekosistem bütünlüğü; Afrika kökenli halkların ve yerel toplulukların kapsanması; çocuklar ve gençlerin hakları; ve herkes için geniş ve anlamlı katılım.
Giderek daha teknokratik hale gelen, hak temelli dilin çoğu zaman teknik muhasebe terimleri ve ölçülebilir göstergelerle ikame edildiği bir ortamda bu gelişme, Küresel Güney ve toplumsal hareketler açısından önemli bir siyasi kazanım olarak değerlendirilebilir. Sivil toplum, sunduğu ilk öneride yer alan yapısal ilkelerin neredeyse tamamının metne eklenmesini başardı ve böylece en kritik aşama olan uygulamaya geçirme sürecinde korunması gereken normatif çerçeveyi oluşturmuş oldu.
Zira COP30’da gördüğümüz üzere, kararların nasıl alındığı, artık en az içerik kadar belirleyici. Küresel Uyum Hedefi’ne (GGA) uzlaşı olmadan “tokmak” indirilmesi, metnin dilinin zayıflatılması ve finansal yükümlülüklerde geri adımlar atılması benzer bir durumun adil geçiş mekanizması tasarımında da yaşanma riskine işaret ediyor. GGA örneği, kapalı müzakere süreçleri, sınırlı katılım ve asimetrik istişareler yoluyla metinlerin fiilen etkisizleştirilebildiğini gösterdi. Fosil yakıt endüstrisini ve bu bakımdan etkili aktörleri sistematik şekilde kayıran bu yöntem 2026’da tekrarlanacak olursa, Belém Eylem Mekanizması daha baştan zayıf ve etkisiz doğmuş, küresel enerji geçişinin maliyet ve faydalarının yeniden dağıtılması kapasitesi olmaksızın sadece idari bir platforma indirgenmiş olur.
COP30’un şeffaflıktan uzak yürütülmesi bu kaygıları daha da artırıyor. Adil geçiş gündeminin şeffaf olmayan müzakere süreçleriyle ele alınması, eşitsizliklerin yeniden üretilmesi riskini de beraberinde getiriyor. Kapalı kapılar ardında oluşturulan bir mekanizmanın adil geçişleri yönlendirme kapasitesi sınırlı olacaktır. Dolayısıyla tartışmanın odağı artık kaçınılmaz olarak, “hangi kararların alındığından” ziyade “mekanizmanın nasıl tasarlanması gerektiğine” kaymalıdır. Belém kararı bir çerçeve sunmakla birlikte, yönetişim yapısı, işlev, kapsamı ve finansmanı 2026 ve 2027’de yürütülecek müzakerelerde belirlenecek.
Anlamlı bir adil geçiş mekanizması her şeyden önce şu dört temel unsuru içermeli:
İlk olarak, fosil yakıtlardan aşamalı çıkışı destekleyen açık bir yetki tanımı bulunmalı. Bu yetki Küresel Durum Değerlendirmesi ile uyumlu ve UAD’nin istişari görüşü de dahil olmak üzere uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerle bağlantılı olmalı. Mekanizma sadece sosyal etkilerin hafifletilmesine odaklanmamalı, bu etkilerin yapısal nedenlerini ele alan dönüşümleri de desteklemeli.
İkincisi, kararın 22. paragrafında belirtildiği üzere, imtiyazlı, borç yaratmayan, ilave ve kamusal finansmana erişimi güvence altına alan bir mekanizma oluşturulmalı. Finansal kaynak olmadan adil geçiş sadece bir söylem olarak kalır, yeterli kaynak sağlandığında ise yeniden dağıtım ve onarım aracı haline gelebilir.
Üçüncüsü, katılımcı ve bağlayıcı bir yönetişim yapısı kurulmalı. 13. paragrafta öngörülen katılım biçimleri yeterli değil; önceliklerin belirlenmesi, metodolojilerin geliştirilmesi ve güvencelerin oluşturulması süreçlerinde sivil topluma kurumsal, sürekli ve etkili bir rol verilmeli. Adil geçişin sahada başladığı düşünülürse, yönetişim yapısının da bu temele dayanması gerektiği açık.
Dördüncüsü, ekonomik adalet ile iklim adaleti birlikte ele alınmalı. Bu kapsamda uluslararası ticaretin etkileri, emeğin dönüşümü, sosyal koruma, enerji egemenliği ve dönüştürücü uyum süreçleri bir arada değerlendirilmeli. Adil geçiş, iklim eyleminin yan bir unsuru değildir. Azaltım, uyum ve finansman politikalarının nasıl yürütüleceğini belirleyen temel bir çerçevedir.
Belém Eylem Mekanizması bir dönüm noktası olabilir. Paris Anlaşması’ndan bu yana en dönüştürücü araçlardan biri haline gelebileceği gibi, fosil yakıt endüstrisi, teknokratik eğilimler ve jeopolitik güçler tarafından sınırlandırılması ve işlevsiz bir yapıya dönüştürülmesi riski de mevcut. Belém’de bir kapı açıldı; bu kapıdan geçildikten sonra ne olacağı, yalnızca JTWP’nin geleceğini değil, iklim rejiminin meşruiyetini ve hem bölgeyi hem tüm dünyayı etkileyen eşitsizlik ve sömürüye dayalı tarihsel kalıpları yeniden üretmeyen bir geçişin mümkün olup olmayacağını da belirleyecek.
Bu bağlamda sürecin başlamış olması yeterli değil, esas belirleyici olan şey, mekanizmanın içeriğinin nasıl şekillendirileceği. Etkili yönetişim, yeterli finansman ve fosil yakıtlardan çıkışa dair açık bir yönelim olmadan adil geçiş hedefinin gerçekleştirilmesi mümkün görünmüyor. Aksi takdirde, geçiş süreci mevcut çıkar yapılarını yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacak.
Belém sonrası: Çok-taraflılık ile adil geçiş arasındaki mutlak ilişki
Belém şunu tartışmasız şekilde ortaya koydu: Adil geçiş artık teknik bir konu değil, dolayısıyla bundan böyle metinlerde ikincil bir unsur olarak yer alması mümkün değil. Kalkınma modellerinin çarpıştığı, jeopolitik güç dengelerinin yeniden kurulduğu, tarihsel sorumlulukların sorgulandığı ve küresel ekonominin geleceğinin belirlendiği bir mücadele alanından bahsediyoruz. Evet, COP30 kurumsal düzeyde bir adım attı ve adil geçiş mekanizmasına giden yolu açtı. Ancak bunu, söz konusu mekanizmayı desteklemesi gereken unsurların ciddi biçimde zayıflatıldığı bir ortamda yaptı: Meşruiyet krizi derinleşiyor, iklim hedefleri zayıflıyor, üçüncü tur NDC’ler çok eksik, finansman hâlâ yetersiz, şeffaf değil ve ciddi bir siyasi etki altında.
Belém sürecini çevreleyen siyasi düzensizlik istisnai bir durum olmaktan ziyade, mevcut iklim çok-taraflılığının yapısal bir özelliği olarak değerlendirilmeli. Yeni Kolektif Sayısallaştırılmış Hedef (NCQG), Bakü-Belém hattında öngörülen 1,3 trilyon dolarlık finansman çerçevesi, 9.1. madde kapsamındaki yükümlülükler, 2.1(c) maddesi kapsamındaki diyaloglar ve Azaltım Çalışma Programı tartışmaları, gelişmiş ülkelerin iklim retoriğini genişletirken, tarihsel sorumluluk, ekolojik borç ve ilave, açık ve borç yaratmayan finansman yükümlülükleri gibi temel sorumluluk alanlarından nasıl kaçınmaya çalıştıklarını da gözler önüne serdi. Finansman yollarının sadece “not edilip” bağlayıcılık kazanmadığı, uyum finansmanının 2035 yılına kadar üç katına çıkarılması hedefinin gitgide zayıflatıldığı ve özel finansmanın rolünün artırıldığı bir ortamda, vergi kaçakçılığı, vergi cennetleri ve sürdürülemez borç yapılarıyla şekillenen küresel finans mimarisi de olduğu gibi korunuyor. Buna paralel olarak, tek taraflı ticaret ve finansman önlemlerinin iklim politikası aracı olarak kullanımı da artıyor.
Böylesi bir düzlemde, Belém Eylem Mekanizması’nın siyasi bir yanılsamaya dönüşme riski oldukça sahici. Eşitsiz ve sömürü temelli bir finans ve ticaret yapısının, sadece üzerine adalet etiketi yapıştırılarak yeniden dolaşıma sokulması halen bir olasılık olarak karşımızda duruyor. Mevcut aşamada metne dahil edilemeyen unsurlar – yeterli kamusal finansman, fosil yakıt sektörünün etkisini sınırlandıracak düzenlemeler, yeşil ekstraktivizme karşı alınacak koruyucu önlemler, halkların ve yerel toplulukların etkin katılımı – yarın halklardan kopuk bir şekilde yukarıdan tasarlanabilecek bir geçişi arzu edenlerin önünü açabilir.
COP30 bir şeyi daha açığa çıkardı: Fosil yakıt lobisinin etkisi sadece metinlere değil, sürecin kendisine de nüfuz ediyor. Belém’de uzlaşı olmadan alınan kararlar ve Latin Amerika ülkelerinin susturulması, tek seferlik bir hataya değil, bir semptoma işaret ediyor. Fosil yakıt sektörünün çıkarlarını korumak için gayrimeşru kararlar alan bir rejim, aslında kendi rolünden vazgeçiyor demektir. Yani mevcut sistem küresel bir yönetişim alanı olmaktan çıkıp statükonun idare edildiği bir platforma dönüşüyor.
Bu tabloda Belém Eylem Mekanizması hem tarihi bir fırsat, hem de bir yanılsama riski taşıyor. Tarihi bir fırsat, çünkü ilk kez insan haklarını, ekonomik adaleti, finansmanı, ticareti, emeği, yerli halkları, çocuklar ile gençleri aynı çerçevede buluşturan bir adil geçişin kurumsallaştırılma ihtimalini içeriyor. Fakat bir yanılsama da söz konusu olabilir, çünkü Belém’de fosil yakıtları metinden çıkaran ve kendi çıkarlarını korumak adına sürecin meşruiyetini feda eden aktörler belirleyici olursa, bu mekanizmanın da sembolik bir yapıya dönüşme ihtimali yüksek.
Belém sonrasındaki temel tartışma, adil geçişin gerekliliğine dair değil. Bunun gerekli olduğu zaten biliniyor; iklim krizi ve ekstraktivist ekonomik modellerin şiddetini doğrudan yaşayan topluluklar bunu zaten her gün dile getiriyor. Asıl mesele, bu geçişin içeriğinin kimler tarafından, hangi kurallar çerçevesinde ve kimin yararına belirleneceği. Kapalı kapılar ardında, yerli halkların, Afrika kökenli toplulukların, çocuklar ve gençlerin, sendikaların, yerel toplulukların, feminist hareketlerin, engelli bireylerin, LGBTIQ+ topluluklarının karar alma süreçlerine etkin katılımı olmadan tasarlanan bir mekanizma, adil geçiş mekanizması olmayacak; olsa olsa eşitsizliklerin yönetilmesine hizmet eden bir araç olacaktır.
Bu yüzden mesele artık sadece JTWP’nin kurumsal yapısının nasıl tasarlanacağı değil, ne tür bir çok-taraflılık anlayışının sürdürüleceği ile ilgilidir. Bir yanda yerelin ve toplulukların rolünü merkeze alan, fosil yakıt endüstrisinin etkisini sınırlayan, tarihsel sorumlulukları tanıyan ve kaynak ile kapasite dağılımını yeniden düzenleyen bir çok-taraflılık modeli; diğer yanda hak söylemini muhafaza etmekle birlikte kritik kararları sessizlikle alan, daha ziyade vitrinden ibaret bir çok-taraflılık modeli bulunuyor. Belém sonrasında çizgiler iyice keskinleşmiş durumda: Ya topluluk temelli bir adil geçiş inşa edilecek ya da fosil yakıt düzeni başka bir isim altında devam ettirilecek.
[1] Bu çerçeve büyük oranda BMİDÇS’nin resmi paydaş grupları aracılığıyla şekillendirildi: ENGO (Climate Action Network [CAN] ve Declare Climate Justice [DCJ]), Women and Gender Constituency (WGC – Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Paydaş Grubu), YOUNGO (Çocuk ve Gençlik Paydaş Grubu) ve TUNGO (Sendikal Örgütler Paydaş Grubu).
[2] “Global Mutirão”, COP30 Başkanlığı tarafından ortaya konan ve Paris Anlaşması’nın uygulanmasını hızlandırmayı amaçlayan siyasi ve küresel bir seferberlik mekanizmasıdır. Amazon ve Brezilya kökenli “mutirão” kavramından – yani ortak sorunları çözmek için kolektif ve topluluk temelli emek pratiğinden – ilham alan bu araç, 1,5°C hedefi doğrultusundaki iddia açığını kapatmak amacıyla devlet ve devlet dışı farklı aktörleri koordineli eylemler etrafında bir araya getirmeyi amaçlıyordu. Bu öneri, ilk Küresel Durum Değerlendirmesi çerçevesinde Paris Anlaşması’nın ilgili hükümlerine (2, 5, 9, 13 ve 14. maddeler) dayanıyor ve insan haklarını, eşitliği, iklim bilimini ve Amazon ekosistemlerinin korunmasına yönelik aciliyeti açık biçimde tanıyordu. Amaç, adalet, katılım ve ortak sorumluluğa dayalı küresel bir seferberlik çağrısında bulunarak uluslararası işbirliğini hızlandırmak, NDC’lerin etkili bir şekilde uygulanmasını teşvik etmek, iklimle ilgili tek taraflı kısıtlayıcı önlemlerle mücadele etmek ve şeffaflık raporlarının gözden geçirilmesi yoluyla hesap verebilirliği güçlendirmekti.
[3] BMİDÇS müzakerelerinde köşeli parantez, Taraflar arasında henüz uzlaşıya varılmamış metin parçalarını belirtmekte kullanılır. Köşeli parantez içindeki ifadeler tartışmaya ve alternatif önerilerine açıktır ve bu parçalar üzerinde anlaşmazlık yaşanabileceği öngörülür. Köşeli parantez kullanılmaması ise metnin kapalı veya müzakere edilemez şekilde sunulduğu anlamına gelir; bu da ülkelerin süreç içinde resmi olarak değişiklik yapma, seçenek sunma veya itirazda bulunma imkanını kısıtlar.
[4] COP30’un son genel kurul oturumunda Rusya Federasyonu, yapılan usul hatalarını ve fosil yakıtlardan çıkışa dair bir yol haritası çizilmeyişini sorgulayan çeşitli Latin Amerika delegasyonlarını küçümseyip, onları “çocuk gibi davranmakla” suçladı. Tüm bir bölgesel bloğu hedef alan bu yorum, taraflar arasındaki saygılı diplomatik iletişim normunun ihlali olarak değerlendirildi ve Latin Amerika’nın iklim iddiasına ilişkin taleplerini değersizleştirme girişimi olarak algılandı. Panama buna derhal cevap vererek söz konusu küçümseyici ifadeyi reddetti ve gelecek nesillerin yaşamını, tutarlılığı ve hakları savunmanın “çocukça” bir davranış sayılması halinde, bölgenin çocukça davranmayı tercih edeceğini belirtti. COP başkanlığının müdahale edip düzeni sağlamaması ve bu hakaretamiz ifadeyi düzeltmemesi, müzakere sürecinde eşitsiz muamele ve usul güvencelerinin zayıflatıldığı algısını pekiştirdi.