İklimi değil, siyasileri kurtaran uzlaşı: COP30'un sonuçları

Rapor

Kasım 2025’te, Amazon’un kalbinde yer alan Belém şehri, küresel iklim tartışmalarının odak noktası haline geldi. Brezilya Devlet Başkanı tarafından “Gerçeklerin COP’u” olarak adlandırılan COP30, vaatlerden eyleme geçişi simgelemeyi ve iklim taahhütleri konusunda gerçek bir ilerleme sağlanmasına yönelik yüksek beklentileri karşılamayı amaçlıyordu.

1. Özet

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 30. Taraflar Konferansı (COP30), Kasım 2025’te Amazon’un tam kalbinde, Brezilya’nın Belém şehrinde gerçekleşti. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva tarafından Gerçeklerin COP’u olarak adlandırılan bu zirvenin; iklim taahhütlerinin yerine getirilmesi üzerine açık bir diyalog platformuna dönüşmesi ve “mutirão” (Portekizce’de ortak bir amaca ulaşmak için sergilenen kolektif çaba anlamına gelen bir terim - imece) ruhuyla işbirliği sağlaması bekleniyordu. Organizatörler, başta yerli halkların temsilcileri olmak üzere rekor sayıda katılımcıyı bir araya getirmeyi hedefledi. Bu hedeflerinde kısmen başarılı da oldular: Lojistik zorluklara rağmen 56 binden fazla kişi akredite edildi ve iklim yürüyüşüne çok daha fazla sayıda insan katıldı.

Aşağıda, Brezilya’nın Belém kentindeki müzakerelerin nasıl geçtiğini, iddialı kararların alınmasını neyin (veya kimin) engellediğini ve bu COP’un gerçekten bir “uygulama” zirvesine dönüşüp dönüşmediğini ele alacağız.

2. Beklentiler ve endişeler gerçekleşti mi?

Bu yılki konferans hakkındaki genel değerlendirme yazımızda (buradan ulaşabilirsiniz), gerek organizasyon gerekse müzakerelerin kendisi açısından ortaya çıkması muhtemel sorunlardan bahsetmiştik. Bu sorunların bazıları gerçekleşti, bazıları ise gerçekleşmedi; ancak Brezilyalı ev sahiplerinin farklı şekillerde göğüslediği oldukça beklenmedik zorluklar da yaşandı.

Özetle, bu yılki BMİDÇS Taraflar Konferansı, küresel iklim politikasının mevcut durumunu yansıtan bir atmosferde sona erdi: Teknik ilerlemelerin yanı sıra siyasi anlaşmalardaki çıkmazlar ve dünyanın bir kez daha kendi vaatlerine yetişemediği hissi. Tropikal fırtınaları, müzakere alanındaki yangını ve genel kurul oturumlarındaki bitmek bilmeyen gecikmeleriyle Belém, adeta yaşayan bir metafora dönüştü: Sistem artık kapasitesinin sınırlarında çalışıyor ve bu nedenle her zaman istenen sonucu veremiyor. 

Şehir konferans için aktif bir şekilde hazırlanıyordu. COP30’a yaklaşan günlerde neredeyse her gün yeni mekanlar açılıyor, yollar genişletiliyor; parklar, restoranlar ve barlar ortaya çıkıyordu. Yaklaşık 50 bin ziyaretçiyi ağırlamak üzere yeni sergiler hazırlanmıştı. 1,3 milyondan fazla nüfusa sahip olan Belém, Brezilya’nın en eski ve en fakir eyalet başkentlerinden birini canlandırmayı amaçlayan yaklaşık 1 milyar dolarlık yatırımı son yıllarda aldı. İşin kötüsü, iş ve daha iyi bir yaşam kalitesi arayışıyla yaşanan göç, burayı Brezilya’da nüfusun en dramatik şekilde azaldığı şehirlerden biri haline getirmişti. Bu nedenle COP30, şehir altyapısını yeniden inşa ederek bölgeyi turistler için daha cazip hale getirmek adına bir fırsata dönüştü.

Brezilya için COP30’a ev sahipliği yapmak bir onur meselesi ve kendisini iklim politikasında küresel bir lider olarak sergileme fırsatıydı. Devlet Başkanı Lula da Silva, Belém Zirvesi’ni Paris Anlaşması’nın uygulanmasındaki eksikliklerin vurgulanacağı ve etkinliğe katılan tüm ülkelerden daha büyük bir hırs talep edileceği bir platform olarak konumlandırdı. Brezilya’nın COP başkanlığındaki temel fikir, tüm dünyayı iklimi kurtarmak için ortak çabalara çağıran “küresel bir mutirão” kavramıydı. Bu terim, konferansın ardından bir dizi karmaşık meseleyi tek bir belgede birleştiren nihai kararlar paketinin başlığında da (Global Mutirão – Küresel İmece) kullanıldı. Ancak bu iddialı plan, müzakereler sırasında önemli engellerle karşılaştı. Taslak metinler son ana kadar tartışmalı bir konu olarak kaldı ve karar alma süreleri defalarca ertelendi.

Genel Kurul oturumlarında konuşan Lula da Silva ve Brezilya Çevre Bakanı Marina Silva; Almanya ve Birleşik Krallık’tan Kenya’ya kadar birçok ülkeyi bu fikir etrafında birleştirerek, fosil yakıtların kademeli olarak sonlandırılması için küresel bir yol haritasına ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar. Ancak Brezilya’nın bu konudaki kendi tutumu oldukça tartışmalı bir hal aldı. COP30’dan sadece birkaç gün önce Lula hükümeti, Amazon’un Ekvatoral Kuşağı’nda bir petrol kuyusunun işletilmesini onayladı. Bu karar kamuoyu tarafından şiddetle eleştirilirken; hükümet, kararını enerji dönüşümünü finanse etmek için fon biriktirme çabası olarak açıkladı. Brezilya’nın hem iklim hedefi lideri hem de büyük bir petrol üreticisi olarak üstlendiği bu ikili rol; ekonomik çıkarlar ile çevresel hedefleri birleştirmeye çalışan ülkelerin karşılaştığı zorlukların bariz bir örneği niteliğindedir.

Görüşmelerin sonunda, pavyonlardan birinde yangın çıktı; bu durum müzakere sürecine kısa bir süreliğine ara verilmesine ve katılımcıların tahliye edilmesine neden oldu. Yangın birkaç dakika içinde kontrol altına alındı. Yangına elektrik şebekesindeki bir arızanın yol açtığı belirtildi. Daha öncesinde, ilk hafta boyunca, yerli aktivistler erişim engellerini protesto etmek ve topraklarının korunmasını talep etmek amacıyla akreditasyonları olmadan “mavi bölgeye” girdiler. Bu durum güvenlik güçleriyle çatışmalara yol açtı. Bu olayların ardından, BMİDÇS Genel Sekreteri Simon Steele, delegelerin ve etkinlik alanının güvenliği konusundaki endişelerini resmi olarak dile getirdi.

Genel jeopolitik arka plan da pek iç açıcı değildi: Yüksek emisyonlu bazı ülkelerin liderlerinin yokluğu, süregelen çatışmalar (Ukrayna ve Gazze’deki savaşlar gibi) ve ekonomik gerilimler, müzakereleri zorlaştıran “jeopolitik ters rüzgarlar” yarattı. Bu nedenle, COP30 sonuçları büyük ölçüde mevcut jeopolitik durumu ve çok taraflılık krizini yansıtıyor. En çarpıcı eksiklik, resmi bir ABD heyetinin bulunmamasıydı; son on yılda ilk kez dünyanın en büyük ekonomilerinden biri müzakerelere tam katılım sağlamadı. Çin Devlet Başkanı Xi ve Rusya Devlet Başkanı Putin de dahil olmak üzere diğer kilit oyuncular da zirveye katılmadı. ABD’nin yokluğu, görüşmeleri anında sekteye uğratmayacakları düşüncesiyle bir miktar rahatlama sağlasa da, fosil yakıt sektörü lobicilerinden oluşan bir grup zirvede zaten etkili bir şekilde faaliyet gösterdi.

Washington’ın bu geri çekilmesi, hissedilir bir liderlik boşluğuna yol açtı: Emisyonların azaltılması veya finansal yardım konusundaki tartışmalarda dengeleri değiştirebilecek güçlü bir ses yoktu. AB ve Çin bu boşluğu doldurmaya çalıştı. Özellikle Pekin, adil geçiş fikrini destekledi ve emisyon zirvesine 2029 yılı itibarıyla, planlanandan erken ulaşılacağını duyurdu. AB ise hedeflerini artırmaya çalıştı: AB ülkeleri Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) güncelledi ve fosil yakıtlardan vazgeçilmesi için kurulan bir koalisyona liderlik etti. Ancak kritik anlarda hem AB hem de Çin temkinli bir tutum sergiledi. Avrupalılar bir yandan 1,5°C hedefi ve insan haklarına vurgu yapılması konusunda ısrar ederken, diğer yandan iklim finansmanı kararlarını engellediler. Çin ise geleneksel olarak egemenliğine tehdit olarak göreceği adımları atmaya hazır değildi. Sonuç olarak, farklı liderlerin müzakereleri farklı yönlere çekmesi nedeniyle COP30’da ilerlemeyi sağlayacak tutarlı bir güç oluşmadı.

COP30’un bir diğer karakteristik özelliği, kurumsal lobicilerin benzeri görülmemiş katılımıydı. Belém, endüstriyel tarım alanında faaliyet gösteren 300’den fazla lobiciye ev sahipliği yaptı; bu sayı geçen yıla göre yüzde 14’lük bir artış anlamına geliyordu. Bu kişiler, ormansızlaşmayı tetikleyen ve küresel emisyonların üçte birinden sorumlu olan şirketlerin çıkarlarını temsil ettiler. Fosil yakıt endüstrisi temsilcilerinin sayısı ise daha da fazlaydı; yaklaşık 1.600 kişiyle her 25 zirve katılımcısından birini oluşturuyorlardı. Sivil toplum kuruluşları bu temsil oranına yönelik sert eleştirilerde bulundu. Greenpeace Brezilya icra direktörü, petrol lobicilerinin sayısındaki COP29’a kıyasla yüzde 12’lik artışa dikkat çekerek, “İklim krizini yaratanlar görüşmeleri etkileyip kararları geciktirirken, bu kriz nasıl çözülebilir?” şeklinde konuştu.

Yerli halkın zirvede temsil edilmesini sağlamak büyük bir zorluk teşkil etti. 2.500 temsilci başvuruda bulundu; hatta Amazon üzerinden Belém’e doğru bir gemi filosu düzenlediler. İlk kez yerli halkların bilgi birikimi ve hakları odak noktası haline geldi ve Brezilya hükümeti, konferans sırasında yerli halklara ait 10 yeni bölgenin tanınmasına ilişkin kararlar bile yayımladı. Ancak eşitsizlik devam etti. Zirveye katılmak için iki gün boyunca tekneyle seyahat eden genç yerli lider Lucas Tupinambá, “COP30’a katılmak isteyen yerli Brezilyalıların sadece yüzde 14’ü ‘mavi bölge’ için akredite olabildi... Burada bulunmak için akreditasyona ihtiyacınız var ve benim bölgemde buna sadece iki kişi sahip olabildi,” dedi.

Daha sonra, COP30’un ikinci gününde, küresel medya aktivistlerin sadece seslerini duyurma konusundaki samimi arzularıyla hareket etmelerine rağmen konferans alanına zorla girdikleri yönündeki haberlerle sarsıldı. Bu olay, müzakerelerin gidişatı üzerinde etkili oldu ve özellikle küresel sivil toplumun katılımını yoğunlaştırdı. Her gün “mavi bölge”de çeşitli sloganlarla yaklaşık 10 kampanya yürütülürken; ev sahipleri, BM’nin talebi üzerine düzeni sağlamak amacıyla alanın militarizasyonunu artırdı.

3. Müzakere sonuçları

Görüşmeler sona ererken, zirvenin başarı düzeyi hakkındaki görüşler ikiye bölünmüştü. Zirve, Global Mutirão kararı (gayriresmi adıyla Belém Paketi) ile sonuçlandı. Başkanlık, bunun en başından beri geleneksel bir COP formatındaki bir karar olmadığını, ancak bu tür zirvelerin alışılagelmiş nihai belgesine benzer bir işlev gördüğünü belirtti.

Bir yandan; uyum, adil geçiş ve karbon piyasalarının işleyişi gibi bir dizi temel meselede anlaşmaya varıldı. Öte yandan, fosil yakıtların kademeli olarak sonlandırılması konusunda bir uzlaşıya varılamaması birçok kişi için acı bir hayal kırıklığı oldu. Sürecin ana gerilimi, birkaç ülkenin uzun süredir üzerinde çalışılan kararları veto edebilmesinden kaynaklanıyor; bu nedenle COP’taki karar alma sürecinin gözden geçirilmesinin vakti çoktan geldi.

Müzakerelerin ana vektörlerini daha ayrıntılı olarak ele alalım.

a. Adil geçiş

Adil geçiş konusundaki tartışmalar, konferansın kilit başlıkları arasında yer aldı. Bu alandaki en önemli başarılardan biri, insan haklarını ve eşitliği iklim değişikliğiyle mücadelenin merkezine yerleştiren Belém Eylem Mekanizması’nın (BAM) kabul edilmesi oldu. Ülkelerin artık adil geçişi destekleme konusundaki çalışmalarını koordine etmeleri, gelecek vaat eden deneyimlerini paylaşmaları ve özellikle devlet kapasitesi sınırlı olan düşük gelirli ülkelerde bu politikaların uygulanmasını desteklemeleri gerekecek. Sonuç olarak, ülkelerin bugüne kadar parçalı ve tutarsız olan adil geçişe yönelik küresel çabaları, uzun zamandır beklenen bir sonuca katkıda bulunabilir: Geçim kaynakları fosil yakıtlara ve/veya diğer karbon yoğun sektörlere bağlı olan topluluklar ve işçiler için zorunlu destek. Böylece BAM’ın geliştirilmesi, sürdürülebilir bir ekonomiye küresel geçişte adaletin artık sadece bir slogan olmadığını, BM iklim sisteminde resmi bir yere sahip olduğu anlamına geliyor.

Özellikle belirtmek gerekir ki BAM, başlangıçta bir sivil toplum girişimiydi. Mekanizmanın taslağı; aralarında İklim Eylem Ağı (Ukrayna’dan kuruluşların da dahil olduğu, 2.000’den fazla kuruluşu birleştiren en büyük uluslararası çevre odaklı kâr amacı gütmeyen koalisyon), Kadın ve Cinsiyet Seçim Grubu ağı (BMİDÇS Sekreterliği tarafından resmi gözlemci olarak tanınan, toplumsal cinsiyet adaleti üzerine çalışan onlarca kuruluşun koalisyonu), işçi ve gençlik hareketlerinden müttefikler ve İklim Adaleti Talep Etmek İçin Küresel Kampanya’nın da bulunduğu bir dizi sivil toplum kuruluşu tarafından geliştirildi. Uluslararası toplum, bu sonucu BM iklim müzakereleri tarihinin en büyük başarılarından biri – iklim değişikliği bağlamında haklar ve adalet mücadelesinde gerçek bir atılım – olarak nitelendiriyor.

Zirve hayal kırıklıklarından da azade değildi. Afrika, Latin Amerika, Asya-Pasifik bölgesinden savunmasız ülkelerin yanı sıra AB ve Birleşik Krallık’ın da dahil olduğu 80’den fazla ülke, fosil yakıtların kademeli olarak sonlandırılmasına yönelik bir yol haritasının kabul edilmesinde ısrar etti. Ancak büyük ölçüde petrol ve gaz üretimine bağımlı olan ülkeler, ekonomilerini geliştirebilmeleri için mevcut fosil yakıt kaynaklarını kullanmalarına izin verilmesi gerektiğini savundu. Arap devletleri ve Rusya, yol haritasını engelleyen en aktif taraflar arasındaydı (her ne kadar bu fikre karşı çıkan 84 kadar ülkenin bulunduğu resmi olmayan bir listeden bahsedilse de). Bu nedenle, adil geçişe ilişkin nihai metinde fosil yakıtlardan vazgeçilmesinden yine doğrudan bahsedilmedi. Bu durum, bir dizi ülkenin sert eleştirilerine ve hatta nihai belgeyi bir ültimatom şeklinde sunduğu iddia edilen Brezilya’ya yönelik suçlamalara yol açtı.

Bu zayıf karara tepki olarak, Kolombiya liderliğinde 24 ülke BMİDÇS dışındaki bir koalisyon çatısı altında birleşerek Belém Deklarasyonu’nu imzaladı; bu deklarasyon, fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırılması ve adil, hakkaniyetli bir enerji dönüşümü için çaba gösterilmesine yönelik bir taahhüt niteliğinde. İmzacılar, “bir avuç ülkenin dünyayı rehin almasına” izin vermeyeceklerini ve petrol güçleri uzlaşıyı engellese bile ilerlemeye devam edeceklerini beyan ediyorlar.

b. Küresel Uyum Hedefi 

Ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlama konusundaki ilerlemelerini ölçmek için kullanılacak belirli bir gösterge listesi, bu yılki iklim müzakereleri için bir diğer önemli beklentiydi. Sonuç olarak; gıda, suya erişim, sağlık, ekosistemler, altyapı ve geçim kaynakları dahil olmak üzere çeşitli sektörleri kapsayan; finans, teknoloji ve kapasite geliştirme gibi sektörler arası meseleleri de içine alan 59 gönüllü göstergeye artık sahibiz. Bununla birlikte, hem münferit ülkelerin hem de uluslararası toplumun bu kararın metnine yönelik hala pek çok sorusu ve itirazı bulunuyor. Yine de, COP30’un uyum sürecindeki ilerlemeyi takip edecek araçlar için temel oluşturması ve finansman için siyasi bir kıstas belirlemesi önem arz ediyor. Uyum artık ikincil bir mesele değil; COP30’un ana sonuçları arasında yerini aldı.

Uzman bir grubun üzerinde 2 yıl boyunca titizlikle çalıştığı nihai gösterge listesindeki değişiklikler, son saatlerde eklendi ve önceki istişarelerde üzerinde uzlaşıya varılmadı. Bu durum, ilan edilen göstergelerin güvenilirliğini sarsmakta ve uygulamaya konulmalarını şüphesiz zorlaştıracak. Başta Güney Amerika ülkeleri ve AB olmak üzere birçok ülke, bu karar alma prosedüründen duydukları ciddi endişeleri dile getirdi ve nihai genel kurul oturumunda önerilen gösterge listesini desteklemedi. Aynı zamanda COP30 Başkanı, genel kurul toplantısında dile getirilen itirazlar ve endişeler dikkate alınarak, kararın Bonn’daki bir sonraki oturumda daha da iyileştirilebileceğini belirtti. Göstergeler üzerindeki teknik çalışmaların bundan sonraki adımları henüz belirsizliğini korusa da, gösterge listesinin 2027 yılına kadar yeniden gözden geçirileceği yönünde işaretler verildi.

c. İklim finansmanı

Uyum önlemleri: Göstergeler koordine edilmeye çalışılırken, uyum finansmanı bir diğer kritik mesele olarak varlığını koruyor. Kırılgan ülkelerin artan sel baskınları, sıcak dalgaları ve fırtınalarla başa çıkmalarına yardımcı olma ihtiyacı, Belém’deki görüşmelerin temel konularından biri olarak belirtildi. Geleneksel olarak; sel koruma sistemlerinin inşası veya kuraklığa dayanıklı su tedarik sistemleri gibi iklim değişikliği koşullarında yaşamı koruyan projeler, örneğin enerji verimliliği veya yenilenebilir enerji kaynakları gibi emisyonları azaltan projelere kıyasla fon bulmakta daha fazla zorluk çekiyor.

G77+Çin grubunun da dahil olduğu gelişmekte olan ülkeler, finansal destek olmadan hiçbir yeni Küresel Uyum Hedefi’nin anlamlı olmayacağını savunarak, uyum finansmanının üç katına çıkarılarak yıllık 120 milyar dolara ulaştırılması konusunda ısrar ettiler. Müzakereler boyunca Afrika ve Asya ülkeleri, gelişmiş ülkelerin 2025 yılına kadar uyum finansmanını iki katına çıkarma yönündeki COP26 vaatlerini yerine getirmediklerini belirterek somut finansal taahhütler talep ettiler.

Ancak sonuç olarak, gelişmiş ülkelerin uyum finansmanına ilişkin taahhütlerinde bir zayıflama görüldü ve finansmanın üç katına çıkarılması hedefi 2035 yılına ertelendi. Uluslararası toplum, bu durumun “Küresel Güney’deki savunmasız ve iklimden etkilenen halklara bir ihanet olduğunu ve temel olarak AB ile Japonya tarafından yönlendirildiğini” vurguluyor. Ayrıca, 2025 yılının baz yıl olarak kullanılmasına dair ifade de nihai metinden çıkarıldı. Bu durum, 2035 hedefinin tam olarak ne anlama geldiği konusunda belirsizliği daha da artırdı.

Kayıp ve Zarar Fonu: Uyum finansmanındaki sönük tabloya karşın, Kayıp ve Zarar Fonu’nun geliştirilmesi nispeten bir başarı olarak görünüyor. Fonun operasyonel olarak hayata geçirilmesine yönelik müzakereler önemli ölçüde ilerledi ve toplamda 250 milyon dolarlık bir hibe paketini içeren ilk başvuru çağrısı halihazırda duyuruldu. Bu gelişme; temelleri COP27’de atılan ve COP28’de kurulan, uzun süredir beklenen Fon’un nihayet siyasi vaatlerin ötesine geçtiğine ve iklim krizinin etkileriyle en ön safta mücadele eden topluluklara fiili kaynak aktarmaya başladığına işaret ediyor.

Açıklanan rakamlara gerçek ihtiyaçlar penceresinden bakıldığında ise bu iyimserlik hızla sönüyor: Sadece 2025 yılında, gelişmekte olan ülkelerin iklim kaynaklı beklenen zararlarının kabaca 395 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Dolayısıyla Fon’un pilot finansmanı, bu miktarın yüzde 0,1’inden bile daha azını karşılayabilecek. Bu nedenle, Fon’un bu yılki lansmanının, bu aşamada kayıpları telafi edecek gerçek bir araç olmaktan ziyade, daha çok operasyonel hale gelmesinin sembolik anlamı ve sergilenen siyasi irade ile ilgili olduğuna inanıyoruz.

Finansman kaynakları: İklim finansmanı kaynaklarının genişletilmesi, müzakerelerin kalıcı konularından biri. Bu durum, özellikle yeni taahhütler üstlenmek istemeyen gelişmiş ülkeler tarafından savunuluyor. Bunun yerine, özel finansmanın ve varlıklı gelişmekte olan ülkelerden gelecek hayırsever katkılarının harekete geçirilmesi fikrini destekliyorlar.

Buradaki dikkat çekici noktalardan biri, NCQG’nin (COP29’da onaylanan Yeni Kolektif Sayısallaştırılmış Hedef) bir parçası olarak hayata geçirilen Bakü-Belém Yol Haritası. Bu girişim, 1,3 trilyon dolar tutarındaki iklim finansmanına nasıl ulaşılabileceğini belirlemeyi amaçlıyor. Bağımsız analizler, bu miktarın yaklaşık yarısının özel kaynaklardan, geri kalanının ise çok taraflı, ikili ve imtiyazlı finansal akışlardan gelebileceğini gösterdi. Bu yol haritasının dikkate alınması tavsiyesi, COP30 genel kararında da yer aldı.

Ev sahibi tarafa göre büyük bir başarı olan bir diğer gelişme, tropikal ormanların korunmasına yönelik uzun vadeli bir finansman mekanizması olan Tropikal Ormanları Koruma Yatırım Fonu’nun (Tropical Forests Forever Facility - TFFF) kurulması ve bu araca 6,7 milyar dolarlık kaynak aktarılmasıydı. Fonlar sadece bağışçılardan değil, aynı zamanda “yeşil tahvillerin” ihracı yoluyla da toplanacak. Öte yandan aktivistler, bu mekanizmanın gerçekten adil olabilmesi için tropikal ormanların asıl koruyucuları olan yerli halklara doğrudan erişim sağlaması gerektiğini vurguluyor. Yerli toplulukların mevcut fonların en az yüzde 20’sini alacağı konusunda mutabık kalındı; ancak şimdi, bu yerli halkların da yer aldığı ve fonları bürokratik engeller olmadan alabilmelerini sağlayacak şeffaf yönetim organlarının kurulması kritik bir önem taşıyor.

COP30’un finansal sonuçları, nakit akışı sağlamaktan ziyade daha çok bir çerçeve yapısı oluşturmaya yönelik olarak nitelendirilebilir. Özellikle, Kayıp ve Zarar Fonu ile Uyum Fonu gibi mevcut mekanizmalara taze katkıların yapılmaması ve önemli bir bağışçı olan ABD’nin kaybedilmesi, savunmasız ülkeler arasında ciddi endişelere yol açıyor.

d. Karbon piyasaları ve Madde 6

Paris Anlaşması’nın 6. Maddesi kapsamındaki piyasa mekanizmalarına ilişkin geleneksel tartışmalar, bu bölümün fiili uygulamasına hazırlık amacıyla devam etti. İlginç bir şekilde, 6. Madde üzerindeki bir sonraki resmi müzakerelerin, planlanan gözden geçirme yılı olan 2028’e kadar yapılması öngörülmüyordu. Ancak, müzakereler Amazon’da gerçekleştiği için, iklim krizinin temel itici güçlerinden birini ele alma aracı olarak karbon piyasalarının potansiyelini görmezden gelmek mümkün değildi. Muazzam ormansızlaşma nedeniyle tropikal ormanların büyük bir kısmı artık karbon yutağı olma özelliğini yitirmiş durumda; karbondioksit çoğunlukla orman yangınları sırasında atmosfere salınıyor.

Sonunda, bu kredileri alacak projeler için temel metodolojileri kullanarak, Madde 6.4 kapsamında yeni bir küresel karbon kredisi piyasasının başlatılması konusunda mutabık kalındı. Madde 6.2 kapsamındaki ikili emisyon azaltımı ticareti kuralları da iyileştirildi; bu sayede ülkelerin mükerrer raporlama yapmasının önüne geçilmesi hedefleniyor. Ayrıca, bilgi paylaşımının yanı sıra teknolojik ve finansal destek gibi piyasa dışı işbirliği  mekanizmaları için Madde 6.8 kapsamında ayrı bir çerçeve geliştirildi.

Bu çözümlerin bir araya getirilmesi 6. Madde’yi, uygulama yolunda daha somut bir zemine oturtuyor: Özel sektör için bu tür çözümler, Madde 6.4 kapsamındaki kredi arz ve talebini düzenlemek için gerekli teknik ilerlemeyi ve Madde 6.2 kapsamındaki işbirliği yaklaşımlarına katılan ülkelerdeki düzenleyicilerin yürüteceği “özen yükümlülüğü” (due diligence) süreçlerinin önemini artırıyor. Bu ilerleme, Paris Anlaşması şemsiyesi altındaki uluslararası işbirliği mimarisini güçlendiriyor. Netleşen kuralların, bir yandan uygun hesap verebilirliği sağlarken diğer yandan iklim yatırımlarının önünü açacağını umuyoruz.

e. Diğer müzakere alanları

Azaltım ve Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma. COP30’un iklim değişikliğini azaltma konusundaki başarıları oldukça mütevazı kaldı. Bununla birlikte, siyasi dinamikler bir miktar değişti: Bir zamanlar tabu olan fosil yakıtlardan kademeli geçişle uzaklaşma konusu, artık iklim gündeminde açıkça yer alıyor.

Son saatlerde varılan uzlaşma, COP30 anlaşmasının COP28’deki BAE Konsensüsü’ne atıfta bulunarak, fosil yakıtlardan uzaklaşma yönündeki önceki taahhüdü dolaylı olarak desteklemesi şeklinde. Uygulamada bu durum, ülkelerin (daha önce Dubai’de) fosil yakıt kullanımını azaltmayı kabul ettikleri ancak metne somut çözümler dahil etmedikleri anlamına geliyor. Bu doğrultudaki bir sonraki adımlar, resmi BM metninin ötesine geçerek gönüllü işbirliğine odaklandı. Özellikle Brezilya, fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırılmasına yönelik rehberlik içeren bir yol haritası geliştirmek amacıyla önümüzdeki yıl içinde (COP31’e kadar) paydaşlarla birlikte gayriresmi bir koalisyona liderlik edeceğini duyurdu.

Sonuçlar ayrıca; tüm ülkeleri iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik iç planlarını uygulamaya çağıran 1,5°C için Belém Misyonu’nun başlatılması ve Azaltım Çalışma Programı’nın (MWP) en az 2026 yılına kadar devam ettirilmesi yönündeki anlaşma gibi birkaç başka unsuru da içeriyordu.

Ormanlar, doğa ve yerli halklar. COP30’un Amazon’da düzenlenmesi; ormanların korunması, biyolojik çeşitlilik ve yerli halkların hakları konusunda somut başarılar elde edilmesini sağladı. Rio Sözleşmelerini (iklim, biyolojik çeşitlilik, çölleşme) resmi olarak bütünleştirme çabaları, bazı ülkelerin itirazları nedeniyle çıkmaza girmiş olsa da COP30 yine de bir dizi önemli girişimi ortaya koydu:

  • Bahsi geçen Tropikal Ormanları Koruma Yatırım Fonu (TFFF);
  • Gayriresmi bir Ormansızlaşma Yol Haritası;
  • Yerli halkların toprak haklarına ilişkin yeni taahhütler: 15 hükümet, 2030 yılına kadar 160 milyon hektardan fazla alan üzerinde yerli halkların ve toplulukların haklarını tanımayı taahhüt etti. Bu girişim ayrıca çeşitli kaynaklardan 1,8 milyar dolar tutarında finansal destek aldı

Biyolojik çeşitlilik ve okyanuslar alanında çoğunlukla ikili anlaşmalara varıldı; ayrıca altı ülke, okyanus ve iklim eylemini Ulusal Katkı Beyanları’na (NDC) entegre eden Mavi NDC Çağrısı’na (Blue NDC Challenge) katıldı.

Nihai belgede “ormansızlaşma” kelimesi yalnızca bir kez, o da herhangi bir ayrıntı verilmeksizin “çabaların artırılması gerekliliği” bağlamında geçiyor. Bu nedenle, kilit kararlar artık tamamen gönüllü girişimlere bırakıldığı ve ormansızlaşmayı durdurmaya yönelik zorunlu küresel hedeflere yeterli alan açılmadığı için eleştiriler geçerliliğini koruyor.

Dezenformasyonla mücadele ve bilimsel güvenilirliğin korunması. Bu yılki müzakerelerde, belirli ülkeler tarafından dile getirilen bilim karşıtı ifadeler özellikle yaygındı. Hükümetler, IPCC raporlarında sunulan verilere, bilhassa fosil yakıtların iklim krizinin temel nedeni olduğuna dair bilgilere güvenmenin gerekli olmadığını ifade ettiler. Ayrıca, BM Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) devletlerin iklim taahhütlerine ilişkin kararlarından uzaklaşılması ve iklim politikalarının temeli olarak bilime olan güvenin azaltılması yönünde çağrılar yapıldı.

Bu eğilimlerle mücadele etmek amacıyla UNESCO; Brezilya Hükümeti ve BM ile birlikte, iklim değişikliğiyle ilgili dezenformasyonu araştırmayı, ifşa etmeyi ve çürütmeyi amaçlayan İklim Değişikliği Konusunda Küresel Bilgi Dürüstlüğü Girişimi’ni başlattı. UNESCO, “Bilimsel bilgiye güven; hükümetlerin ve vatandaşların acil iklim eyleminin temelidir. Buna rağmen, kanıtların itibarının sarsılması kamuoyu algısını çarpıtıyor ve bilime dayalı politikaları zayıflatıyor” açıklamasında bulundu.

Tarihteki ilk İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Güvenliği için Küresel İnisiyatif’in imzalanmasıyla, iklimle ilgili asılsız haberlerle (climate fakes) mücadelede önemli bir ilerleme kaydedildi. Başlangıçta 10 ülke tarafından imzalanan deklarasyona, Aralık ayı başı itibarıyla bu sektördeki sahte içeriklerle mücadele etmeyi taahhüt eden toplam 21 ülke katıldı. Gelecekte Ukrayna da dahil olmak üzere daha fazla ülkenin bu önemli girişime katılacağını umuyoruz.

Cinsiyet eşitliği de mercek altındaki bir diğer alandı. Cinsiyet hususlarının iklim politikasına entegre edilmesi çabalarını sürdüren, cinsiyete duyarlı finansmanı vurgulayan ve özellikle yerli, kırsal kesimden gelen ve Afrika kökenli kadınların liderliğini teşvik eden yeni ve kapsamlı bir Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı (GAP) kabul edildi.

Bir dizi diğer önemli girişim de hayata geçirildi veya gözden geçirildi. Özellikle sunulan Küresel Gençlik Deklarasyonu, temelleri 2013 yılında atılan ve üçüncü kez gözden geçirilen bir BM çerçeve zarar ve kayıp programı olan Varşova Uluslararası Mekanizması (WIM), kabul edilen Belém Sağlık Eylem Planı (BHAP), başlatılan Yeni Ekonomi için Küresel İstihdam ve Beceri Girişimi ile yine başlatılan Küresel Yeşil Sanayileşme Belém Deklarasyonubu kapsamda yer aldı.

COP31’in akıbeti de Belém’de karara bağlandı: Zirveye fiziksel olarak Antalya’da Türkiye ev sahipliği yapacak, resmi başkanlığı ise Avustralya üstlenecek [sonrasında Türkiye’nin hem ev sahibi hem de COP31 Başkanlığını üstleneceği, Avustralya’nın müzakere başkanı olacağı netleşti. ç.n.]. Bu, uzun süren bir anlaşmazlığın ardından Pasifik bölgesinin çıkarlarını göz önünde bulunduran bir uzlaşı. Özellikle Türkiye’nin güncellenmiş iklim planının 2035 yılına kadar emisyonlarını yüzde 16 oranında artırmasına izin verdiği düşünüldüğünde, bu alışılmadık eş-başkanlık uluslararası toplumu şaşırttı. Bu durumun, nihai anlaşmaların daha belirsiz hale gelmesine ve olası çözümlerin hırsının düşmesine yol açabileceğine dair endişeler bulunuyor. Küçük ada devletlerinin liderleri, Pasifik’teki adalar iklim krizinden en çok etkilenen bölgeler olmasına rağmen Okyanusya bölgesinin hiçbir zaman COP’a ev sahipliği yapmamış olmasından dolayı memnuniyetsizliklerini dile getirdiler. Bununla birlikte Antalya, adaların sorunlarına odaklanma sözü veriyor: Bu bölgeye dikkat çekmek amacıyla Pasifik adalarında özel bir “pre-COP” (COP öncesi) toplantısı yapılması planlanıyor.

Aynı zamanda, bir grup Afrika ülkesi 2027 yılındaki COP32 ev sahipliği için resmi olarak Etiyopya’yı (Addis Ababa) destekledi. Afrika’da gerçekleşecek COP32’nin; Etiyopya ve komşu ülkelerin iklim şoklarına karşı son derece savunmasız olması nedeniyle, uyum süreçlerine, tarımsal meselelere ve yoksul ülkelere yönelik finansal desteğe güçlü bir şekilde odaklanması bekleniyor.

Brezilya Devlet Başkanı Lula, yaptığı tutkulu kapanış konuşmasında delegelere Amazon’un bunaltıcı günlük yaşamını ve dünyanın eylem beklentisini hatırlattı. Konferans, küresel toplumun umut ettiği fosil yakıtlar konusundaki büyük kırılmayı gerçekleştirememiş olsa da fay hatlarını belirginleştirdi ve ilerlemeye kararlı geniş bir koalisyonu bir araya getirdi. Bazı müzakereciler, fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırılması mücadelesinin COP31’de yeniden canlanacağı ve şiddetleneceği yönünde imalarda bulundular.

4. Kamuoyunun rolü ve etkisi

Resmi müzakerelerin etrafında, COP30’u daha az demokratik rejimlerde gerçekleşen önceki üç konferanstan ayıran güçlü bir toplumsal aktivizm dalgası esti. 15 Kasım’da düzenlenen Küresel İklim Yürüyüşü’ne 70 binden fazla kişi katıldı. Bu, 2021’deki COP26’dan bu yana türünün ilk örneği ve COP tarihindeki en büyük seferberlik oldu. Mitinge Amazon’un yerli halkları liderlik ederken; gençlik hareketleri, uluslararası STK’lar, feminist ve sömürgecilik karşıtı girişimler de onlara katıldı. Aynı anda dünya genelinde 27 ülkede ve 100’den fazla şehirde yürüyüşler ve mitingler düzenlendi. Aktivistler ve yerli halklar, Amazon’u savunan sloganlar atarak ve fosil yakıt çağının sona ermesi için çağrıda bulunarak hükümetlerden iklim krizini çözmek için daha güçlü adımlar atmasını talep ettiler. Ukraynalı eylemciler de Rusya’nın ekokırım ve iklimle ilgili savaş suçlarından sorumlu tutulması gerektiğini vurguladılar. Buna paralel olarak Belém’de, on binlerce sivil toplum temsilcisinin katılımıyla Halkların Zirvesi (Cúpula dos Povos) gerçekleştirildi. Zirvenin deklarasyonunda, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığına doğrudan bir atıf yapılmasa da iklim değişikliği ile sömürgecilik, savaşlar ve aşırı sağ hareketlerin yükselişi gibi sorunlar arasında bağ kuruldu.

yürüyüşten fotoğraflar

COP30’da sivil hareketin en önemli unsurlarından biri, adil geçiş için verilen mücadeleydi. Küresel aktivist ağları, yukarıda bahsedilen Belém Eylem Mekanizması’nın (BAM) oluşturulmasını destekledi.

Climate Action Network tarafından düzenlenen ve her gün verilen Günün Fosili (Fossil of the Day) “karşı-ödülü,” bir kamuoyu utandırma aracı olmayı sürdürüyor. Bu ödüller; aralarında Yeni Zelanda, Kanada, AB, Rusya ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu, müzakereleri en çok engelleyen veya fosil yakıt sektörünün çıkarlarını savunan ülkelere verildi. Diğer taraftan, hem Belém sokaklarında hem de zirve alanındaki cesur direnişleri nedeniyle Amazon’un yerli halklarına özel bir dayanışma ödülü takdim edildi. Uluslararası STK’lar için bu araçlar sadece bir “tiyatro” değil; ülkelerin kamuoyu önündeki itibarını şekillendiriyor, haber değeri taşıyor ve COP sonrasında ulusal kampanyaların harekete geçirilmesine yardımcı oluyor.

COP30’daki Ukrayna kamuoyu, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın yalnızca bir güvenlik ve insani kriz değil, aynı zamanda küresel politikada dikkate alınması gereken ölçekte bir iklim ve çevre tehdidi olduğunu tutarlı bir şekilde vurguladı. Temel mesaj, Ukrayna’nın yeniden inşasının; fosil yakıtlara bağımlılığın azaltıldığı, yenilenebilir enerjinin geliştirildiği, doğa temelli çözümlerin benimsendiği ve kırılgan toplulukların desteklendiği yeşil ve adil bir süreç olması gerektiğiydi. Ukraynalı STK’lar; bu kayıpların gelecekteki tazminat, iklim finansmanı ve toparlanma mekanizmalarına yansıtılması için savaş emisyonlarının, ekokırımın ve ekosistem yıkımının hesaba katılması gerektiğini dile getirdiler. Topluluklar, hükümet ve uluslararası ortaklar arasında bir köprü kuran sivil toplumun, yalnızca olaylara tepki veren değil, gündemi bizzat şekillendiren rolüne de önemli bir vurgu yapıldı.

Üçüncü sektör (sivil toplum) için kilit bir etkinlikUkrayna İklim Ağı tarafından düzenlenen “Ukrayna Sivil Toplumu: Savaş ve İyileşme Dönemlerinde İklim Dayanıklılığı” paneliydi. Bu panelde; yerel uyum ve karbonsuzlaştırmadan politik çözümlerin geliştirilmesine kadar, tam ölçekli işgal sırasında bile sivil toplumun iklim eyleminin itici gücü olmaya devam ettiğini gösteren projeler sunuldu.

2025 yazında Çevre Bakanlığı’nın feshedilmesi nedeniyle Ukrayna hükümetinde çevre politikalarının oluşturulması ve uygulanmasında yaşanan genel kurumsal krize rağmen, Ukrayna COP30’da layığıyla temsil edildi. Heyet, Bakan Yardımcısı Pavlo Kartashov başkanlığındaki yeni kurulan Ekonomi, Çevre ve Tarım Bakanlığı ile Reform Destek Ekibi temsilcilerinden oluşuyordu. Ancak hükümet, Ukrayna anlatılarını paylaşmak için COP bünyesindeki Liderler Zirvesi platformunu bir kez daha kullanamadı. Bizce, savaşı yaşayan ve aynı zamanda saldırganlığın çevresel sonuçlarıyla karşı karşıya kalan bir ülkenin sesi, dünyanın ana iklim etkinliğinde daha da belirgin olmalıydı. Bu nedenle odak noktası; COP’un ikili ve çok taraflı işbirliği, finansman ve teknoloji değişimi bulmak için bir platform olarak kullanılması olmaya devam ediyor.

Hükümet heyeti, Ukrayna pavyonunun kurulumuna odaklandı. Bu yılki konsept; savaşla yaralanan ancak aynı zamanda Ukrayna için yeşil bir gelecek hedefleyen doğanın sesini koruyan bir zaman kapsülü formunda, Ukrayna doğasına adanmıştı. Bu durum, ziyaretçilere Ukrayna’daki yıkım ile direnç arasındaki zıtlığı canlı bir şekilde gösterdi. Hükümet temsilcilerimizin bilim insanları, kamuoyu ve iş dünyasıyla birlikte üzerinde çalıştığı ana tematik bloklar arasında; savaşın iklim üzerindeki etkisi (özellikle zarar hesaplama metodolojisi), iklim politikasının güncellenmesi, gıda güvenliği, sürdürülebilir toparlanma, inovasyon ve teknolojik çözümler yer aldı.

5. COP 30’da Ukrayna 

Ukrayna’nın iklim müzakerelerinde Rusya’ya bir kez daha karşı çıktığı temel çalışma alanlarından biri de, işgal altındaki Ukrayna topraklarına ait verileri sistematik olarak içeren Rus sera gazı emisyon raporlarına itiraz etmek. Bu yılın infial yaratan gelişmesi, Rus emisyonlarına ilişkin raporlarda Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü teyit eden 68/262 sayılı BM Genel Kurulu Kararı’na atıfta bulunan bir dipnotun bulunmamasıydı. BMİDÇS yan organlarının genel kurul oturumunun açılışında (konferansın ilk gününde), müzakere ekibinden bir temsilci devletimiz için hayati önem taşıyan bu mesele üzerine konuştu: Uluslararası toplumun, Rusya’nın Ukrayna topraklarını ilhakının meşruiyetini tanımaması.

Ukraynalı temsilcilerin COP30 çalışmaları kapsamındaki bir diğer kilit konu ise Rus saldırganlığının neden olduğu iklim zararlarının tazmin edilmesiydi. Ukrayna, Avrupa Konseyi tarafından Mayıs 2023’te hayata geçirilen Zarar Kayıt Defteri’ne (Şubat 2025’ten bu yana bu defterde çevresel tazminat talep formu da bulunmaktadır) başvurmayı planladığını duyurdu. Uzman topluluğu, bunun şu an için Rusya’dan tazminat alabilmek adına mümkün olan tek araç olduğunu vurguluyor. Net bir miktardan bahsetmek için henüz erken olsa da, Savaşın Sera Gazı Muhasebesi Girişimi’nin (IGGAW) yayımladığı güncel rapor, savaş emisyonlarının nicel karşılığını 43,8 milyar ABD doları olarak belirtiyor.

Söz konusu açıklama, Ekonomi, Çevre ve Tarım Bakan Yardımcısı tarafından, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açtığı savaşın neden olduğu iklim zararlarının sorumluluğuna ilişkin bir yan etkinlik sırasında yapıldı. Tartışmaya katılan uluslararası konuklar, Ukrayna’nın girişimini desteklediler ve bunun önemli bir uluslararası emsal teşkil edeceğini belirttiler.

6. Sonuçlar

COP30 sonuçları, ilerlemenin hibrit doğasını gözler önüne serdi: Teknik çözümler kabul edildi, ancak siyasi kırılmalar bir kez daha ulaşılamaz kaldı. Belém’de ülkeler, Kayıp ve Zarar Fonu’ndan finansman sağlanması konusunda anlaştılar, Belém Eylem Mekanizması’nı (BAM) kabul ettiler, ilk küresel uyum göstergeleri setini onayladılar ve Madde 6’nın işlevsel hale getirilmesinde ilerleme kaydettiler. Ancak, fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırılmasına yönelik kilit kararlar yine alınamadı; nihai metinde bu konuya yalnızca “BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) mutabakatı” aracılığıyla dolaylı olarak değinildi. Bu durum, çok taraflılığın temel sorununu canlı bir şekilde vurguladı: Birkaç devletin, uzun süredir beklenen küresel çözümleri engelleme yeteneği.

Siyasi bağlam, COP30’un sınırlı hırsında belirleyici bir faktör oldu. ABD’nin yokluğu, AB ve Çin’in temkinli duruşu, zorlu jeopolitik koşulların yanı sıra fosil yakıt ve tarım endüstrisi lobicilerinin eşi benzeri görülmemiş varlığı, cesur kararlar alınabilecek alanı önemli ölçüde daralttı. Kolombiya liderliğindeki 80’den fazla ülkenin güçlü baskısına rağmen, fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yönelik net bir yol haritası talebi konsensüs desteği bulamadı. Finansal sonuçlar ise en iyi ihtimalle “yarım yamalak” kaldı: Uyum süreçleri için bir dizi gösterge belirlenmiş ve yeni fonlara ilk katkılar yapılmış olsa da, uyum finansmanının ölçeği ve tazminat gibi temel meseleler bir kez daha ertelendi. Tüm bunlar, bir güven krizine ve mevcut müzakere formatının sınırlı etkinliğine işaret ediyor.

Aynı zamanda COP30, küresel sivil toplum için bir mobilizasyon noktası ve yeni liderlik biçimleri için bir platform haline geldi. Belém; on binlerce protestocu, yerli halkların eşi benzeri görülmemiş katılımı ve BMİDÇS dışındaki alternatif siyasi koalisyonların ortaya çıkışıyla tarihe “Halkların COP’u” olarak geçecek. Hedefleri büyüten asıl ivme aşağıdan; topluluklardan, gençlerden, feminist hareketlerden ve yerli halklardan geldi. COP30’un verdiği ders şu ki: Gerçek ilerleme artık hükümetler arasındaki uzlaşmadan ziyade, toplumların baskısına ve harekete geçmeye hazır ülkelerin kurduğu koalisyonlara giderek daha fazla bağımlı hale geliyor.

Paris Anlaşması’ndan on yıl sonra, ortaya çıkan tablo endişe verici olmaya devam ediyor: Ulusal çıkarlar, hayatta kalmaya yönelik ortak çabaya sıklıkla galip geliyor. Bu bağlamda, COP31 eş-başkanlığı bir inovasyondan ziyade, gelecekteki COP’ların etkinliğini ve insanlığın hayatta kalmasını sağlayacak çok taraflı bir iklim rejimi için gerçek uygulamalar aramaya devam etmemiz gerektiğini vurgulayan yeni bir uzlaşı gibi görünüyor.

 


Bu makale ilk olarak burada yayınlandı: ua.boell.org