Tarım topraklarının büyük bölümü yıllardır aşırı kullanım, erozyon ve kirlilik nedeniyle verim kaybıyla karşı karşıya. Oysa doğru yöntemlerle bu gidişatı tersine çevirmek mümkün. Toprağın yapısını güçlendiren, organik maddeyi artıran ve su tutma kapasitesini iyileştiren uygulamalar sayesinde hem ekosistem hem de üretim sürdürülebilir biçimde korunabilir. Bilimsel temelli iyileştirme ve koruma odaklı yaklaşımlar mevcut. Yeter ki bu yönde istekli ve kararlı davranılsın.
Sağlıklı toprak kendiliğinden oluşan bir şey değil. AB’de bugün toprakların yüzde 60’tan fazlası bozulmuş durumda; her yıl neredeyse 1 milyar ton toprak su erozyonuyla kaybediliyor. Bu kaybın yıllık faturası 1,25 milyar avro. Türkiye’de birim alanda toprak kaybı ise Avrupa ortalamasının 3,5 katından fazla. Toprağı korumak için bir yandan toprak sağlığını ve besin döngüsünü gözetirken, bir yandan da rüzgar ve su erozyonunu önleyecek ekim nöbeti, örtü bitkileri, malçlama ve yeşil gübreleme gibi sürdürülebilir toprak yönetimi uygulamalarına eğilmek gerek. Çalı çitleri ve tarla kenarı şeritleri ile aynı alanda ağaç, çalı ve tarla bitkilerinin birlikte kurgulandığı tarımsal ormancılık sistemleri toprağı tutar, besin ve humus kaybına karşı bariyer oluşturur, gölge ve nem sağlar.
Toprağın pulluk ve ağır makinelerle işlenmesi yerine minimum düzeyde ya da hiç işlenmediği azaltılmış toprak işleme yolu tercih edilebilir. Örtü bitkisi kullanımı, ekim nöbeti, organik ve canlı malç, biyolojik ya da botanik yöntemler gibi etkili bir yabancı ot yönetimi uygulanarak glifosat gibi pestisitlere başvurmadan üretim yapmak mümkün olabilir. Bu yaklaşımda toprak altüst edilmeden sadece gevşetilir; böylece doğal yapı güçlenir, sıkışma ve erozyon azalır, humus ve karbon artar. Bitkinin sağlıklı ve verimli gelişimi için topraktan alabileceği besinlerin korunması şart. Yöreye uyumlu bitki türlerinin akıllı bir rotasyonla ekilmesiyle her türün farklı besin ihtiyacı ve alım kapasitesi değerlendirilmiş olur. Bu sayede toprak, başta azot, fosfor, potasyum olmak üzere çeşitli besinlerle yeterince beslenip dengede kalır. Özellikle bezelye, bakla, acı bakla veya soya fasulyesi gibi baklagillerin yetiştirilmesi tarımın dışında birçok avantaj sunar. Bunlar, azot bağlayan bakterilerle kurdukları kök ortaklığı sayesinde havadaki azotu toprağa kazandırır; böylece ek azot gübresi kullanmaya gerek kalmaz. Hatta bu bitkiler, ihtiyaç fazlası azotu toprakta depolayıp sonraki mahsulleri de destekler ve suni gübre ihtiyacını azaltır. Baklagil yetiştiriciliği ayrıca, çiftçilere ürün rotasyonlarını ve gelir kaynaklarını çeşitlendirme olanağı da sağlar.
Örneğin Almanya’da tüm baklagil türlerinin toplam ekim alanı 2013’e kıyasla neredeyse üç kat artarak 2022’de yaklaşık 261 bin hektara ulaştı. Alman Gıda ve Tarım Bakanlığı’nın (BMEL) Protein Bitkileri Stratejisi, ulusal ve AB düzeyinde desteklerle çiftçileri tahıl ve yağlı tohumların yanı sıra baklagillere de yönlendiriyor. Nitekim 2023 yılı bütçesinde bu strateji için ayrılan fon 5,6 milyon avrodan 8,6 milyon avroya çıkarıldı. Türkiye ise baklagillerde zaten yüksek üretim hacmine sahip olmasına rağmen, bu potansiyeli sürdürülebilirlik ve protein odaklı stratejilere dönüştürme aşamasında henüz bütüncül bir modele sahip değil. Bu üretimin toprak sağlığını iyileştirici potansiyeli ulusal ölçekte bir politika aracına dönüştürüldüğünde hem girdi maliyetleri düşer, hem de toprak ekosisteminin bütünlüğü korunmuş olur.
Kompost, solucan kompostu veya biyogaz atığı gibi kaynaklardan elde edilen biyobazlı gübreler de gitgide önem kazanıyor. Bunlar bitkilerin kullanabileceği azot, fosfor ve potasyumun büyük bir kısmını içerir ve toprağa önemli bakteri ve mantarlar kazandırabilir. Kapalı besin döngüsü yaklaşımı; hasat artıkları, malç, kompostlanmış biyobozunur atıklar ve çiftlik gübreleri gibi organik malzemelerin toprağa geri kazandırılmasını hedefler. Potansiyel büyük: 2017’de AB genelinde 86 milyon ton biyobozunur atık oluşmuş. Almanya’da organik tarım, toprağın verimliliğini doğal yollarla, yani suni gübre kullanmadan nasıl yükseltebileceğimiz konusuna uzun zamandır eğiliyor. Organik işletme sayısı giderek artıyor ve buna ayrılan alan büyüyor. 2023 itibariyle Almanya’daki toplam tarım arazisinin yüzde 11,2’si organik tarıma ayrılmış. Artış istikrarlı olsa da hükümetin 2030 itibariyle yüzde 30 hedefinin hâlâ çok uzağında.
Hangi sistem uygulanırsa uygulansın, toprak sağlığını korumak esas olmalı. Uzmanlar, toprağın uzun vadede korunması ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için daha güçlü teşvikler gerektiğini vurguluyor. Almanya’da federal hükümet Toprak Koruma Yasası’nı yenilemek istediğini söylüyor. Böylece tarımda toprağı koruyan yöntemlerin teşvikine yönelik bağlayıcı önlemler güvence altına alınabilir. Zira düzenlemelerin sürdürülebilir olması şart: İnsanlık binlerce yıldır toprağı işliyor, ancak bu topraklar mevcut işleme yöntemlerine binlerce yıl daha dayanamayacak. Sürdürülebilir düzenleme ve uygulamalar artık tercih değil, zorunluluk.
Türkiye’de de benzer şekilde, toprak sağlığını koruyan uygulamaların teşvik edilmesi ve çiftçilerin geçiş sürecinde desteklenmesi uzun vadeli tarımsal dayanıklılık için kritik önem taşıyor. Yıllık erozyon oranlarının Avrupa ortalamasının çok üzerinde seyretmesi, ülkede toprak koruma politikalarının aciliyetini güçlendiriyor. Bu tablo, sağlıklı toprak yönetimi uygulamalarının yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.