Toprak yaşamın kaynağı. Sadece biz insanlar için değil, üzerine medeniyetimizi kurduğumuz ekosistemleri oluşturan bütün canlılar için. Yetiştirdiğimiz domates, hasat ettiğimiz buğday toprak. Ekmeğimizin, yoğurdumuzun mayası da toprak. Memleketten gelen İspir fasulyesi, Malatya kayısısı, Hatay’ın halhalı zeytini toprak. İçinde bütün bunları mümkün kılan mikroorganizmaları barındıran toprağın kendisi de bir canlı. Onları çıkardığımızda geriye kalacak olansa toz, kil, kum, çakıl.
Yaşamın kaynağı olan toprak aynı zamanda ölüme de dair. Ölümü tekrar yaşama bağlayan döngünün ilk motoru toprak. Bu dünyadan gözü arkada kalmadan ayrıldığımızda huzur içinde yatacağımızı umduğumuz yer. Onu kirlettiğimizde kiri parçalayan, süzen, içeceğimiz temiz suyu bize veren vazgeçilmez filtremiz. Ancak bunu yapamayacak kadar zehirlediğimizde de bizi geri zehirleyip hasta eden yine toprak. Orda bir tarla var uzakta, ama dün atılan zehri bugün öğlen yemeğinde soframıza ulaştırabilecek kadar da yakınımızda.
Köklerimiz toprakta. Türkiye’de yüz yıl öncesi hayatta olan her dört kişiden üçünün evi kırsaldaydı. Yokluk, kuraklık, hastalık, savaşlarla sınanmış kadim üretim kültürlerinin ev sahibi yine toprak. Üzerindeki nüfusa yetemez, hayalleri karşılayamaz olduğunda, doğası tahrip edildiğinde, savaşın ortasında kalındığında bırakılıp göçülen memleketlerimiz.
Tarihçi Fernand Braudel eski Atina’nın çöküşünü uzun savaşların sahipsiz bıraktığı Ege bahçelerinin bozulan sekilerine bağlar. O sekiler ta o zamandan bu yana her barış döneminde yeniden yapılarak günümüze kadar ulaştı, Portekiz’den Çin’e kadar tarımsal peyzajların önemli birer parçası oldu. Uğruna savaşlar kadar barışlar da yapılan yeşil yurdumuz da toprak.
Emekliliğimizde veya belimizi doğrulttuğumuzda dönmek, terimizi döküp çıplak ayak yürümek istediğimiz hayalimiz, yuvamız da o. İnsanlığın belleği toprak. Yerkabuğunun yok oluşlar ve yeniden dirilişlerinin hikayesi, üzerini örttüğü kayalara yazılmış. Toprak çok ağır ve ketum bir postacı gibi; atalarımızın yerleşik hayata geçişin şafağında diktiği o büyüleyici heykelleri, aradan yaklaşık 12 bin yıl geçtikten sonra, bugün Göbeklitepe ve Karahantepe’de bize ulaştırıyor.
Tarımın başladığı bu topraklar insanların ekip biçtiği eski tohumları da saklıyor ve insanlığın geçtiği eşiklere ışık tutuyor. Sümerli Gılgamış’ın, tanrıların topraktan yaptığı arkadaşı Enkidu’yla maceraları yüzyıllar boyunca toprak tabletlere tekrar tekrar yazıldı, toprakta saklandı ve bize kadar ulaştı. Destanlarıysa bugün bize belki de en çok o yaşlı sedir ormanının koruyucusu dev Humbaba’yı düşündürüyor.
Toprak eziyet de. Kölelik, sömürü, kadınların yükü, günahların sır küpü, yurdundan edilenlerin son geçim umudu. Borçlunun kaygısı, ama güvencesi de toprak. Kuşaklar arası sıçrama tahtası, sıladaki öğrencinin harçlığı.
Bir önceki Toprak Atlasımızı bundan tam 10 yıl önce, 2015’te yayınlamıştık. O kadar büyük kriz ve dönüşümler içindeyiz ki bundan 10 yıl sonra bir atlas daha yayınlayacak olsak nelerden bahsederiz, tahayyül etmek bile güç. Yakın zamanda topraklarımızın kuraklık, sel, yangın ve donla sınandığı yıllar yaşadık. Bilim insanlarının neredeyse hepsi bunların sıklığının artacağını söylüyor. Çölleşme, yükselen denizlerle birlikte kıyı topraklarının kaybı, baskılanan ekosistemler ve kaybolan biyolojik çeşitlilik artık sesi uzaktan değil, eşiğin önünden gelen birer davul gibi çınlıyor.
Topraklardaki kirlilik ve tahribat sınır tanımıyor. Toprağın en özenli bakıcısı kırsal topluluklar çok yönlü risk ve tehditler karşısında giderek küçülüyor ve daha kırılgan hale geliyor. Ama toprak kurtuluş da demek. Agroekoloji, tarımsal ormancılık gibi onarıcı tarım uygulamaları ekoloji bilimi ve kadim üretim bilgisini bir araya getiriyor, iklim krizi ve piyasa baskıları karşısında üreticileri güçlendirmeye yönelik alternatifler sunuyor. Depoladığı karbonla fosil yakıt kullanımının doğurduğu salımları bir nebze olsun frenliyor. Orman, makilik ve bataklıklarda binlerce türe ev sahipliği yapıyor ve ekosistemleri ayakta tutuyor. İklim krizi bir depremse, sağlıklı toprak sağlam bir temel demek.
Bu atlas, Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin artık 13. yılına girmiş olan bir geleneğinin ürünü. Türkçeye kazandırdığımız altıncı atlas ve ikinci Toprak Atlasımız. Brüksel’deki Avrupa Birliği ile Kenya ofislerimizin hazırladığı İngilizce atlasların yanı sıra Berlin’deki merkez ofisimizin Almanca atlasından da çeviri bölümler içeriyor. Ayrıca Türkiye atlasına özel olarak hazırlanmış 11 yazıya da alan açıyor.
Toprağın anlamları çok katmanlı. Atlasın Türkiye’ye özel bölümlerinde konularımızı seçerken bugünümüzü en çok ilgilendiren – en ciddi sorunların olduğu ve en çok politika üretilmesi gereken – alanları belirlemeyi hedefledik. Başat toprak bozulumu alanlarının yanı sıra iklim değişikliği, göç ve kadınların tarımsal üretimdeki rolüne değindik. Topraklarımızı sağaltmada ne kadar başarılı olacağımız ayaklarımızın ne kadar yere bastığına, çözümlerimizin ne ölçüde veriye dayalı olduğuna bağlı. Bu nedenle hem bölümlerde hem de görsellerde en güncel ve isabetli verilere ulaşmaya çalıştık. Bu sonu gelmeyecek bir mücadele.
1980’li yılları hatırlayanlarımız için toprak konusu, tek kanallı televizyon dünyamızın önemli kahramanlarından Erozyon Dede Hayrettin Karaca’nın mücadelesiyle özdeş olabilir. Aradan geçen zamanda toprak üzerindeki baskılar bu denli büyümüşken ve bu kadar yaşamsal bir kaynak olmasına rağmen, politika ve kamu tartışmalarında toprak belki de en az görünür doğal varlıklardan biri haline gelmişken, Toprak Atlası 2025 – Türkiye ile kamuoyuna, uzmanlara, ulusal ve yerel karar alıcılara ve en çok da üreticilere topraklarımızı koruma mücadelesinde çok yönlü bir referans kaynak sunarak katkıda bulunabilmeyi umuyoruz.