Kentsel büyümenin biçimi ve hızı, toprağın kaldırabileceği yükle doğrudan bağlantılı. Toprağı merkeze alan bir yaklaşım su döngüsünün kesintiye uğramasını yavaşlatır, sel riskini ve ısı adası etkisini düşürür, yaşam kalitesini yükseltir. İstanbul’un nefesi de toprağın gözeneklerinde saklı. Gözenekler kapandıkça kent soluksuz kalıyor. Bu yüzden kenti korumak için önce toprağı korumak lazım.
Son altı yılda Türkiye, doğa ve tarım alanlarının yaklaşık 1860 kilometrekaresini, yani İstanbul Anadolu yakasından daha geniş bir alanı kaybetti. Göl, orman, mera ve ekili araziler yerini beton ve asfalta bıraktı. Konut projeleri, turizm tesisleri, enerji altyapıları ve mega inşaatlar için doğal alanlar geri dönüşsüz biçimde yitirildi. Türkiye genelinde hızla artan geçirimsizlik, İstanbul kentinde hem ekolojik hem toplumsal sonuçlarıyla net biçimde görünür hale geliyor. İstanbul’da 2006-2021 arasında oluşan 178 kilometrekarelik yeni geçirimsiz alan, ülke düzeyinde son yıllarda kaybedilen doğal çevre ve tarımsal arazilerin yaklaşık onda birine denk geliyor. Yani ülke ölçeğindeki eğilim İstanbul’da çok daha yoğun bir şekilde yaşanıyor.
Günümüz dünyasında kenti eski ölçütlerle tanımlamak zor. Nüfus ya da yoğunluk tek başına yeterli olmuyor. İklim krizinin derinleştiği koşullarda kenti anlamak için gözleri toprağa çevirmek gerek. Bu kapsamda kentleşmenin şekillendirdiği yapay bir arazi örtüsü olarak tanımlanabilecek “geçirimsiz alan” belirleyici bir ölçüt: Bu arttıkça, toprağın suyu süzme, yeraltı sularını besleme, karbonu tutma, biyoçeşitliliği barındırma ve ısıyı dengeleme gücü azalıyor. Yeşil alanların payı sınırlı kaldığı için iskân, iş, ulaşım ve hizmet alanlarının çoğu bu sert zeminlerden oluşuyor. Kent büyüdükçe bu alanlar da genişliyor.
Geçirimsiz alanlarda sadece toplam büyüklük değil, bunların dağılımı da önemli. Büyüme bitişik olduğunda suyun toprağa sızma olasılığı düşer, yeraltı sularının beslenmesi zayıflar ve toprakta yaşayan canlıların sürekliliği bozulur. Boşluklu büyümede ise parçalar arasında nefes alanları kaldığı için özellikle kent çeperindeki akiferler daha az zarar görür ve sel riskini yönetmek kolaylaşır. Dolayısıyla geçirimsizliği hem miktar hem de mekandaki dağılım üzerinden izlemek gerekir.
İstanbul büyükşehir alanında geçirimsiz arazi örtüsünün dağılımını mahalle düzeyinde gösteren 2006 haritasında kentin kesintisiz/bitişik yayıldığı görülüyor. Merkezi iş alanı ve yakın çevrede geçirimsizlik beklenenin belirgin üzerindeyken çepere doğrukademeli olarak düşüyor. Adalar, Suriçi, Beyoğlu ve Boğaz kıyılarında denetim ve koruma nedeniyle artış sınırlı; bu sayede toprağın suyu süzme ve kenti serinletme kapasitesi kısmen korunuyor. Zekeriyaköy-Göktürk- Başakşehir’in kuzeyindeki erken “saçaklanmalar” hariç, kuzey ormanları büyük ölçüde yerinde duruyor. Bu dönemde İstanbul “aşırı büyümüş bir sanayi kenti” kimliğine sahip.
Ancak 2006’da büyükşehrin yüzde 9,12’sini kaplayan geçirimsiz alan 15 yılda yüzde 38 artarak 2021’de 36 bin futbol sahası genişliğine (büyükşehir alanının yüzde 12,2’sine) ulaşıyor. 2021 verileri bitişik büyümenin sürdüğünü, 3. köprü-Kuzey Marmara otoyolu bağlantıları, kentsel dönüşüm ve merkez dışına taşınma eğiliminin geçirimsiz alanları artırdığını gösteriyor. Adalar, Boğaziçi ve Topkapı çevresinde koruma sayesinde artış görece sınırlı; E5’in deniz tarafı ile kuzeyi arasında belirgin fark var. Avrupa yakasında yeni havalimanı çevresi, Esenyurt, Kanal İstanbul güzergahı ve Küçükçekmece, Anadolu yakasında ise Pendik-Kurtköy- Ümraniye ile Şile-Çekmeköy-Beykoz hatları öne çıkıyor. Kuzey ormanlarında geçirimsizlik 2006’ya göre ciddi şekilde artmış. 2006’da düşük kalan birçok mahalle 2021’de eşiğe yaklaşmış ya da eşiği aşmış.
Bu tablo, yeraltı sularının daha az beslenmesine ve yüzey akışının artmasına yol açıyor, toprağın karbon tutma kapasitesi zayıflıyor, ısı adası etkisi güçleniyor, sel ve taşkın riski büyüyerek kentin daha geniş bölümüne yayılıyor. Buna karşılık Adalar, Suriçi, Beyoğlu ve Boğaz kıyılarında artış yine görece sınırlı; çevre kalitesindeki bu koruma emlak değerlerine de yansıyor. E5-kıyı şeridinde (özellikle Kadıköy, Bakırköy) üst toprak kaybı ve ısı adası daha belirgin.
İncelenen dönemde büyümenin “yağ lekesi” gibi, yani bitişik ve yayılmacı şekilde ilerlediği gözleniyor. Bu da kentsel dönüşüm ve boş/atıl alanların yeniden kullanımı gibi fırsatların yeterince değerlendirilmediğini gösteriyor. Mahalle düzeyinde karşılaştırma geçirimsizliğin hızla arttığını, dolayısıyla toprağın suyu tutma ve ısıyı dengeleme kapasitesinin daha da zayıfladığını açıkça ortaya koyuyor.
İstanbul örneği, planlamayı toprağın gözünden bakarak yeniden değerlendirmek gerektiğini gösteriyor. Büyüyen kentlerde geçirimsiz alanların artması kaçınılmaz, ancak bu sürecin denetlenip yönetilmesi mümkün. Beton ve asfaltı azaltan tasarımlar ve yeşil altyapı çözümlerinin (yağmur bahçeleri, geçirgen yüzeyler, yerinde tutma/sızdırma) yaygınlaştırılması, yüzey akışını azaltıp toprağa sızıntıyı artırarak sel riskini düşürür. Dere yatakları ve doğal taşkın ovalarına nefes alanı bırakılması akışı yavaşlatıp suyu depolayarak taşkın zararlarını azaltır. Geçirimsiz alana ilişkin yeni yasal düzenlemeler ve güçlü plan denetimi, kenti daha sürdürülebilir ve afetlere dirençli hale getirmeyi kolaylaştırır.