Toprak, çevrenin korunmasında kilit rol oynar: Bazen karbon yutağı, bazen ağaçlara yuva, bazen de iklim-nötr yakıtlara altyapı oluşturur. Ancak iklim çözümleri adına geniş arazi kullanımları çatışmaya yol açıp halkın haklarına zarar verebiliyor. Giderek büyüyen bu küresel soruna herhangi bir çözüm öneren de yok.
Ortalama küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme kıyasla 2°C’nin altında tutma hedefi Paris İklim Anlaşması’nın temelini oluşturuyor. İklim nötr bir ekonomiyi amaçlayan bu hedef iki ilkeye dayanıyor: Karbondioksit (CO₂) gibi sera gazı emisyonlarını önemli ölçüde azaltmak ve iklime zarar veren bu gazları atmosferden çekip depolamak. Bu ilkeler ise net sıfır hedefinde buluşuyor; yani bir yandan emisyonları azaltırken, bir yandan da kaçınılmaz emisyonları ağaç, toprak veya başka yollarla depolayarak telafi sağlamak. Bu telafi yöntemlerinden biri de karbon yakalama ve depolama (KYD) teknolojisi. KYD sürecinde karbon, endüstriyel işlemler esnasında atmosfere salınmak yerine ayrıştırılıp taşınarak jeolojik olarak depolanıyor. Sera gazlarının doğa temelli yöntemlerle azaltılmasını savunan çevre örgütleri ise buna alternatif olarak şu seçeneklere odaklanıyor: Turbalıkların yeniden ıslatılması, yeniden ormanlaştırma ve yeniden ağaçlandırma, mera ve tarım arazilerinin sürdürülebilir şekilde yönetilmesi.
Günümüzde devlet ve şirketlerin de geniş ölçekli karbon telafi önlemleri kapsamında ormanları korumak, nadas alanlarına ağaç dikmek gibi doğa temelli yöntemlere yöneldiği görülüyor. Büyük şirketler emisyonlarını dengelemek için geniş arazi gerektiren iklim projelerine yatırım yapıyorlar. Örneğin Alman kozmetik üreticisi Beiersdorf Paraguay’da, Shell Peru Amazonu’nda, TotalEnergies Kenya’da, Microsoft ise Brezilya ve Endonezya’da milyar dolarlık fonlarla bu tür girişimleri destekliyor. Ayrıca, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelerin hemen hepsi, doğa temelli çözümler içeren ulusal iklim taahhütlerinde bulunuyor. Ne var ki, bu taahhütlerin yerine getirilmesi için 1,2 milyar hektarlık bir alana ihtiyaç var. Bu da AB’nin toplam yüzölçümünün neredeyse üç katına denk düşüyor.
Nitekim net sıfır hedefinde ilerleme kaydedilebilmesi için en az 630 milyon hektar arazide kullanım değişikliği ve 550 milyon hektar arazide ekosistem restorasyonu gerekli. Fakat toprak temelli karbon giderimi çözümlerine bu denli bel bağlanıyor olması yerel topluluklar açısından tehlike oluşturuyor. Mesela arazi kullanım değişikliği sonucunda tarım arazileri ormana dönüştürüldüğünde, çiftçilerin, hayvancılıkla geçinenlerin ve yerli halk ve toplulukların eskiden beri sahip olduğu toprak hakları zarar görebiliyor. Geçmişte ormansızlaşma ve orman tahribatından kaynaklanan emisyonları azaltmak amacıyla yürütülen arazi yoğun iklim projeleri sırasında yerel topluluklar arasında uyuşmazlıklar yaşandı. Dolayısıyla devletlerin, yerli halk ve toplulukların toprak hakkının korunmasına yönelik insan hakları taahhütlerini bağlı kalması şart. Yani net sıfır önlemlerinin sorumluluk içerisinde uygulanabilmesi için devlet ve sivil toplum yapılarının düzgün şekilde işlemesi gerekiyor.
Kolombiya ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti, doğa temelli iklim çözümleri açısından en yüksek potansiyele sahip ülkeler olarak anılıyor. Ne var ki bu ülkelerin kırsal alanlarındaki devlet kurumları, iklim projelerinin yarattığı arazi ihtiyacını yönetebilecek yeterlilikte bir donanıma sahip değil. Üstelik dünyanın akciğerleri olarak adlandırılan dev yağmur ormanları da Kongo Havzası ve Amazon ülkelerinde yer alıyor. Fakat bu bölgelerdeki ormancılık projeleri, yerli halk ve topluluklar açısından temel besin kaynaklarına, geleneksel şifalı bitkilere ve kültürel alanlara kaynak oluşturan ormana erişimi engelleyerek bu insan ve toplulukların haklarını mütemadiyen ihlal ediyor. Bu ihlaller karşısında haklarını savunanlar ise kimi zaman şiddet kullanılarak topraklarından sürülüyor ve hatta doğrudan hedef alınıp öldürülebiliyor.
Halihazırda, iklim taahhütlerinden kaynaklanan dev arazi talebini düzenleyen kapsamlı bir uluslararası mekanizma bulunmuyor. Geleceğin iklim politikası toprak haklarını merkeze koymadıkça, ne taahhütler nedeniyle kırılgan hale gelen toplulukların korunması ne de küresel iklim hedeflerine ulaşılması mümkün. Pek çok araştırma aynı şeyi söylüyor: Toprak hakları güvence altına alındığında, insanlar da toprağı ve ormanı sürdürülebilir bir şekilde kullanıp yönetmeye istekli davranıyor. Bu haklar olmadığında ise ne böyle bir istekten, ne de doğa temelli iklim çözümlerinin başarısına yönelik umutlardan bahsedilebilir.