Dayanışma için sağlıklı bir zemin olmasa da sığınma meselesini yeniden düşünmek için bir fırsat var

Analiz

Yoksul ülkelerdeki hayat şartları kayda değer bir biçimde iyileşmediği müddetçe, bu ülkelerin yurttaşları da daha iyi bir geleceği, gerekirse uluslararası korumaya ihtiyaç duyulduğu görüntüsü vererek, başka ülkelerde aramaya devam edecek.

Teaser Image Caption
Selanik’in dış taraflarındaki Diavata Kampı’nın bir resmi. Ege’deki sıcak noktalarda yaşanan tıkanıklığı giderme amacıyla mültecilerin anakaradaki çeşitli merkezlere sevkleri halen devam ediyor.

Bu analiz, Yeni AB Göç ve Sığınma Paktı hakkındaki dosyamız kapsamında yayımlanmıştır.

Dayanışma için sağlıklı bir zemin olmasa da sığınma meselesini yeniden düşünmek için bir fırsat var

Midilli adasındaki Moria kampının kısa bir zaman önce yok olması ve bu yıkımın ardından gelen büyük çaplı insani kriz, uluslararası toplumun da dikkatini bu yöne çekerek, Avrupa genelindeki sivil toplum camiası içinde AB’nin göç ve sığınma politikasının nasıl evirilmesi gerektiğine ilişkin tartışmaları alevlendirdi ve Avrupa Komisyonu’nun on detaylı öneriden oluşan yeni Göç ve Sığınma Paktı tasarısının tamamlanma sürecini hızlandırdı. Her ne kadar bu hukuki metinlerin karmaşık mahiyeti, bu metinlerin olası etkilerinin değerlendirilebilmesi için daha derinlemesine bir çalışmayı gerektirse de yine de temel meselelerin hala yeni ve daha pragmatik bir bakışla ele alınmadığı da bir gerçek.

Eski meseleler, yeni kılıflar

Evvela, AB sınırlarındaki yığılmanın en önemli nedeni olan ve sığınma taleplerini değerlendirme sorumluluğunu ilk varış yapılan ülkeye yükleyen ilk iltica ülkesi kavramı yeni tasarıda da muhafaza edildi. Bu arada da oldukça tartışmalı ve bir tesiri olmadığı artık aşikâr olan AB-Türkiye Mutabakatının getirdiği kısıtlı coğrafi uygulama, Ege Denizi’ndeki Leros, Kos, Sakız, Samos ve Midilli adalarını dar boğaza itmeye devam ederek, göçmen ve sığınmacıların aşağılayıcı kabul koşullarına daha uzun süreler maruz kalmalarına neden oldu. Dahası, uzun zamandır beklenen ve esasında İspanya, İtalya, Malta, Yunanistan ve Kıbrıs için oluşturulan Avrupa dayanışma mekanizması da bu tasarı uyarınca yalnızca istisnai koşullarda kullanılabilecek ve üye devletlere, Avrupa fonları karşılığında sığınmacıları kabul etme ya da sığınma başvuruları kabul edilmeyen sığınmacıları geri gönderme taahhüdü verme olarak belirlenen iki seçenek arasında seçim yapma hakkı verecek.

Tüm bu düzenlemeler, Avrupa’ya yeni giriş yapacak herkese uygulanabilecek ilave 5 günlük giriş-öncesi sınır prosedürü ve AB ülkelerindeki sığınma başvuruları görece düşük kabul oranlarıyla sonuçlanan ülkelerden gelen kişilere uygulanabilecek ekstra “hızlandırılmış” bir sığınma prosedürü nedeniyle kişilerin sınırda daha uzun bir süre idari gözetim altında tutulmaları ihtimali ile bir araya geldiğinde, göç hareketlerini göğüsleyen ön cephedeki AB üye ülkelerinin üzerindeki külfeti ortadan kaldırmayacağı gibi, Avrupa’nın sınır hatlarında daimi alıkoyma merkezlerinin kurulmasını teşvik ederek, kişilere sağlanacak kabul koşullarının daha da kötüleşmesine neden olacak. Dolayısıyla “yeni” tasarı, bir sonuç verebileceği konusunda pek de umut vaat etmiyor. Zira bu plan, meselenin bir Avrupa meselesi olduğu şeklindeki herkesin malumu olanı vurgulamanın haricinde, çıkarları çatışan üye ülkeler arasında birkaç makul öneriden başka herhangi bir yaratıcı uzlaşıya varılmasını sağlamaktan da uzak kalıyor ve mülteci ve göç hareketlerine yönelik olarak da dar bir bakış açısını benimsiyor.  

Moria’nın yeniden inşa edilmesine yönelik Avrupa fonu da aynı tas aynı hamam

Avrupa Komisyonu’nun Moria Kampı’nın yerine başka bir şey koyma taahhüdü, Yunanlılar tarafından içlerinde bulundukları durumun vahametinin bir kabulü ve Avrupa dayanışmasının açık bir göstergesi olarak okundu. Ancak Midilli adasındaki durum, 2016 Mart ayından beri ve herhangi bir iyileşme ihtimali de göstermeksizin onur kırıcı ve aşağılayıcı bir şekilde süregelmeye devam ediyor.  30 Eylül’de yayımlanan Yunanistan resmi verilerine göre 648 kişiyi barındırmak üzere kurulan, ancak normal kapasitesinin 7 katını- yani 4.404 kişiyi barındıran- Samos’daki bölgesel kabul ve statü tespit merkezindeki durum da en az Midilli’deki kadar vahim!  

Dolayısıyla önerilen bu Paktın, Yunanistan adalarındaki yerleşik halk tarafından hüsranla karşılandığını söylemek mümkün; zira bu Pakt vesilesiyle bu adalar daimî alıkoyma merkezlerine dönüştürülecek. Yunanistan anakarasında ise, kamuoyunun ilgisi şimdilerde Türkiye ve Yunanistan arasındaki son gerilimler ve Covid-19 salgını gibi başka meselelere odaklandığından, Pakta ilişkin tepkiler, kuşku ve hayal kırıklığı arasında geniş bir yelpazede cereyan etti. Heinrich Böll Vakfı Selanik Ofisi için, 2020 yılının sonunda yayımlanmak üzere gerçekleştirdiğim bir araştırma kapsamında görüştüğüm Yunanlı uluslararası koruma uzmanları da bu planın mevcut şartları yalnızca daha da kötüleştireceğini ve zaten işlemeyen sığınma sistemi üzerinde daha fazla baskı oluşturacağını iddia ediyorlar.

 

Sağlanacak olan mali destek, insanların geldikleri ülkelere geri gönderilmelerine bir katkıda bulunmayacak. Çünkü geri dönüş sayılarının bu denli düşük olmasının başlıca nedeni mali kaynak eksikliğinden ziyade, kişilerin geri gönderilmek istendiği ülkelerle iş birliğinin zayıf kalması, bürokratik engeller ve güvenli geri dönüşler için gerekli olan menşe ülke güvenliğinin mevcut olmayışı gibi diğer sebeplerden kaynaklanıyor. Yunanistan Göç ve Sığınma Bakan Yardımcısı Georgios Koumoutsakos, hükümetin konuyla ilgili olarak 1 Ekim’de başlattığı meclis tartışması esnasında bu Paktın, kişilerin geri gönderilecekleri üçüncü ülkelere yönelik teşvikler ve caydırıcı tedbirlerden oluşan bir AB politikasının oluşturulması, AB çapında gönüllü geri gönderme mekanizmasının kurulması ve halihazırda askıda olan AB-Türkiye Mutabakatı uyarınca getirilen coğrafi uygulama kısıtlamasının kaldırılmasının da aralarında bulunduğu Yunanistan’ın menfaatlerini korumaya dönük müzakereler için yalnızca bir başlangıç noktası teşkil edeceğini teyit etti. Eski bir gazeteci ve Yunanistan muhalefet partilerinden Syriza üyesi Milletvekili Konstantinos Arvanitis ise Paktı, göçmenlerin ilk ayak bastığı AB ülkelerine yönelik bir darbe olarak nitelendirdi. Son olarak Yunanistan basını da Komisyon’un bu tasarısının, daha ileri bir düzeydeki AB entegrasyonu arayışlarına karşı çıkan Visegrád ülkelerinin takındığı pozisyonu, bu fikirde olmayan diğer AB ülkelerine dayattığı konusunda sıkça haberler yapıyor.

Her şey siyasette düğümleniyor

Dünyada insanları zorla yerinden eden sebepler var oldukça uluslararası koruma ihtiyacı da devam edecek. Yoksul ülkelerdeki hayat şartları kayda değer bir biçimde iyileşmediği müddetçe, bu ülkelerin yurttaşları da daha iyi bir geleceği, gerekirse uluslararası korumaya ihtiyaç duyulduğu görüntüsü vererek, başka ülkelerde aramaya devam edecek. Dolayısıyla da salt mevcut sorunları daha da büyütecek daha çok sayıda alıkoyma merkezi oluşturarak AB topraklarına gelen kişilerin tamamının veya çoğunluğunun önünü kesmek mümkün değil. AB’nin göç ve sığınma politikası, her şeyden önce, bu politikayı inşa edenlerin ideolojilerini yansıtan bir siyasi tercih meselesidir. Bugüne kadar izlenen yaklaşımdan çıkartılan dersler başka bir istikametin gerekliliğine işaret ediyorken, niçin bu tasarıyı, eski ve bir işe yaramadığı ortada olan fikirleri geri dönüşümü sokarak yeniden üretmek yerine, yeni bir politika oluşturmak için bir fırsat olarak kullanmıyoruz?