Çözüm sürecinin bitişi ya da AKP’nin Ortadoğu politikası

Teaser Image Caption
IŞİD'e karşı mücadele eden YPG/YPJ güçleri, IŞİD militanlarını Kobanê'den çıkarttıktan sonra kentin doğu bölgelerinde girdiklerinde bu yıkık manzarayla karşılaştılar.

Türkiye’de Kürt meselesinin anlaşılma ve tartışılma biçimine ilişkin en ciddi sorunlardan biri, bu sorunun Türk ulus-devlet sınırları içerisine hapsedilerek ele alınıyor olmasıdır. Dünyadaki güncel silahlı çatışma süreçlerine bakıldığında, bu çatışmaların kaydadeğer bir bölümün sadece ülke içi gelişmelerden menkul olmaktan ziyade, bölgesel niteliğe sahip olduğu görülmektedir. Birbirlerinden bağımsız ele alınması mümkün olmayan, sadece bir ulus-devlet içindeki silahlı çatışmaların incelenmesiyle anlaşılamayacak, belirli bir bölgedeki birincil ve ikincil aktörlerin doğrudan veya dolaylı şekilde parçası olduğu, son yıllardaki yeni iç savaş dalgası ortaya çıkmadan önce dünyada 16 adet bulunan ve literatürde “bölgesel çatışma kompleksi” olarak geçen çatışma vakalarından söz edebiliriz (Wallerstein, 2002).

Ortadoğu’daki Kürt/Kürdistan çatışması da “Çatışma Analizi ve Çözümü” literatüründe bu bağlamda sınıflandırılmaktadır. O yüzden, Türkiye’deki Kürt meselesini uluslararası sistem tarafından kabul edilen Türk ulus-devlet sınırlarının ötesine bakmadan anlamaya çalışmak eksik bir resim ortaya koyacaktır.

2013 yılının Mart ayında başlayan ve 2015’in temmuz ayına kadar süren PKK ile T.C. arasındaki çatışmasızlık sürecini doğuran bazı faktörlerin de bölgesel niteliğe sahip olduğu söylenebilir. Kürt hareketi için, siyasî-askerî kapasitesini Rojava’ya kaydırarak sahip olduğu gücü etkin şekilde kullanabilmesi, AKP içinse nihaî olarak Esad’ın devrildiği muhayyel bir denklemde, bir yandan Suriye iç savaşının aktörü olurken diğer yandan da Türkiye’yi Ortadoğululaşmaktan alıkoyacak bir vekalet savaşı yürütebilme imkânı ancak PKK ile çatışmasızlık sürecine girmesiyle mümkün olabilirdi.

Diğer yandan, çatışmasızlık sürecinin başlaması, iki yıldan fazla sürebilmesi ve sona ermesi, sadece bölgesel-siyasî faktörlere indirgenemez. Çatışmasızlık ve müzakere sürecinin başladıktan sonra yürümesini sağlayan birbirleriyle ilişkili dört temel dinamikten bahsedilebilir.

Siyasî konjonktüre göre bu dinamiklerin gidişatı belirleme gücü artıp azalsa da, yeniden çatışma ortamına dönülüp dönülmeyeceğini belirleyen dört temel etken şunlardır:

)Tarafların “güvenlik açmazı” (security dilemma) yaratan hamlelerden kaçınıp kaçınmadıkları.

) Sürecin de facto uygulamalarla değil yasal dayanaklara ve mekanizmalara yaslanılarak sürdürülüp sürdürülmediği.

) Barışın toplumsallaştırılmasını ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayan yöntemlerin kullanılıp kullanılmadığı.

) Bölgesel ve dışsal gelişmelerin çözüm sürecini aksatacak belirsizlikleri arttırmasının engellenip engellenemediği.

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecinin, ilk yılında olmasa da, 2014 yılının son çeyreğinden bu yana tamamen Rojava’ya endeksli biçimde şekillendiğini söylemekte herhangi bir beis yok. 

2013’ten 2015’e AKP’nin Kürt politikası

AKP’nin çatışmasızlık süreci boyunca attığı adımlara bakıldığında, “Terörizm Çalışmaları” olarak bilinen literatürdeki ilkelerin birçoğunu harfiyen uygulamaya çalıştığı görülebilir. Bu alandaki en temel ilkelerden birisi şudur: “Akıllı hükümetler, müzakere süreçlerine uzun vadede terörist şiddeti yönetmenin bir aracı olarak yaklaşırlar” (Cronin, 2009: 36). Diğer bir deyişle, devlet kendisine karşı etkili politik şiddet kullanan örgütü müzakere yoluyla zamana karşı bir yarışa sokar. Esas amaç bu örgütleri zayıflatıp tedricen siyasî rejime entegre etmek ve askerî yollarla ya da müzakereyle karşı-şiddet tehdidini ortadan kaldırmaktır.

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecinin analizi, AKP’nin Ortadoğu dinamiklerini okuyamamaktan ileri gelen nedenlerden ötürü bu kitabî amacına ulaşamadığını göstermesi bakımından faydalı olabilir. 

2013’ün ilk yarısında çatışmasızlık sürecinin başındaki en temel konu, PKK’nin silahsızlandırılmasıydı. Kürt Hareketi ilk geri çekilmeleri başlatırken bu sürecin nihayete ermesi için yasal bir düzenleme yapılması talebinde bulundu. Lakin, bu hiçbir zaman gerçekleşmedi ve geri çekilmeler ilerleyen aylarda durdu. Diğer yandan, Türk Devleti güvenlik altyapısını geliştirmek için yeni karakol yapımlarına ve gerillaların hareket alanını daraltmak için HES/baraj yapımına devam etti. Silahlı çatışmaların çözümü için ilk şart olan karşılıklı güven ilkesi çerçevesinde tarafların güvenlik tehdidi açmazına düşmemeleri gerekliliği aslında hiç gerçekleştirilemedi.1

Bununla birlikte, evrensel çözüm modellerinin çoğunda görülen çözüm için yasal düzenlemeler yapılması kriteri AKP hükümeti tarafından diyalog/çözüm sürecini değil, süreci yürütenleri koruma altına alma şeklinde çalıştırıldı.2

Ayrıca, her ne kadar Türkiye’nin yedi idarî bölgesini gezen Akil İnsanlar Heyeti oluşturulmuş olsa da, geçmişle yüzleşmek ve barışın toplumsallaşması adına kayda değer bir adım atılmadı. Heyetlerin yazdığı yedi rapordan sadece Güneydoğu Raporu kamuoyu ile paylaşıldı, şeffaflık ilkesi AKP hükümeti tarafından çalıştırılmadı. Sonrasında, Gezi ayaklanması ve AKP’nin Gülen Hareketi ile girdiği iktidar mücadelesi AKP nezdinde çözüm için sağlam adımlar atmayı ertelemenin gerekçeleri olarak görüldü. 

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecinin neden ve nasıl yanlış yürütüldüğüne ilişkin örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama, bilindiği üzere, 28 Şubat 2015’te kamuoyuna duyurulmuş olan Dolmabahçe Mutabakatı’nın, yani Türkiye’nin demokratikleşme süreci çerçevesinde çözüm için yol haritası konusunda bir uzlaşmaya varılabildiği de bilinen bir gerçek. O yüzden esas soru şu olmalı: İzlenecek müzakere sürecinin esas çerçevesi hakkında uzlaşılmış olmasına rağmen neden süreç başarısız oldu?

İki dönüm noktası

Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013 tarihli Diyarbakır Newroz’unda okunan mektubunun tarihsel ve güncel referansları bir araya getirildiğinde şöyle tablo ile karşılaşmaktayız: Kürt Hareketi AKP hükümetine sadece Türkiye’de değil, Ortadoğu bağlamında bir ittifak kurulması çağrısı yaptı. Sürecin başarısız olmasının birincil nedeni, AKP hükümetinin Ortadoğu politikasıydı. Bu iddiaya temel oluşturan –biri 2014 yılında diğeri de 2015’te olmak üzere- iki önemli dönüm noktasından bahsedilebilir. 

Birincisi, AKP’nin süreci zamana yayma politikası nedeniyle 2014 yılı içinde sürecin aşama katedebileceği dönemeçleri kaçırmış olmasıydı. Hem 30 Mart 2014’teki yerel seçimler hem de 10 Ağustos 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında ciddi adımlar atmanın objektif koşulları olsa da, AKP atmamayı seçti.

Kronolojik olarak dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Dolmabahçe Mutabakatı’nın aslında Şubat 2015’te değil, 3 Eylül 2014’te İmralı’da yapılan Hakan Fidan-Abdullah Öcalan görüşmesinde kararlaştırıldığı görülecektir. Aynı hafta Kandil’e iletilen ve onaylanan yol haritasının kamuoyuna açıklanması ise önce haftalarca, sonra aylarca ertelendi. Bunun temel sebebi, 15 Eylül 2014’te IŞİD’in Kobanê kuşatmasının başlaması, AKP’nin, Kobanê kaybedildikten sonra Kürt hareketinin daha zayıf bir şekilde müzakere masasına oturacağı yönündeki planlarıydı.

Bu plan doğrultusunda Erdoğan 5 Ekim 2014’te “Kobani de düştü, düşüyor” sözlerini sarfetti. Bu önemli dönüm noktasında Kobanê direnişi PKK’ye uluslararası meşruiyet kazandırırken AKP’ye ve haliyle çözüm sürecine kaybettirmeye devam etti. AKP oynadığı kumarı kaybetti ve çözüm süreci ilk ciddi yarasını aldı. Nitekim, 6-7 Ekim Kobanê ayaklanmasının gösterdiği üzere, Kürtlerin büyük bölümün AKP’ye duyduğu güven yok oldu.

 İplerin tamamen kopmasına sebep olan ikinci dönüm noktası, Haziran 2015’te YPG/J güçlerinin IŞİD Karşıtı Koalisyon’un hava saldırılarının desteğiyle IŞİD’i Tel Abyad’dan çıkarması ve bu bölgeyi kontrol altına almasıydı. Tel Abyad’ın hem AKP’nin yıllardır izlediği Suriye politikası hem de Rojava’daki güvenlik krizi bakımından iki yönlü bir öneme sahip olduğunu söylemek mümkün.

Tel Abyad’ı tutmak, militan geçişlerinin sağlanması, lojistik ihtiyaçların giderilmesi ve ekonomik açıdan kâr elde etmek bakımından IŞİD için oldukça stratejik bir bölgeydi. Türkiye içinse güneyinde Özerk Kürdistan kurulmaması çin teminattı. Rojava için, alınması durumunda Kobanê ve Cezire kantonlarının birleşmesi, Şengal’den Kobanê’nin batısındaki Fırat nehri sınırına kadar geniş bir bölgede askerî hareket imkânı ve Kobanê’nin Türkiye sınırına bağımlılıktan kurtarılması anlamına gelmekteydi. Diğer bir deyişle, Tel Abyad’ın düşmesi Suriye Kürtlerinin gelecekte demokratik özerk Kürdistan projesinin parçası olacağını neredeyse kesinleştirdi.

Yeni savaş süreci ve Rojava

AKP’nin 7 Haziran seçimleri sonrası çatışmaları yeniden başlatmasının temel nedeni, iki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecinden kendisinin değil, Kürt hareketinin kârlı çıkmasıydı. Kürt Hareketi bu süreçte bir yandan Rojava’da uluslararası güçler tarafından tanınmaya hazır demokratik özerk bölgeler kurdu, diğer yandan HDP ile seçim barajını aşıp AKP’den Kürt oylarını alarak tarihi bir zafer elde etti.

AKP’nin Kürt Hareketine karşı savaşı yeniden başlatması, ancak ve ancak ABD ile bir pazarlık sürecine girilmesiyle mümkündü. İncirlik üssünün ABD hava saldırıları için açılması, AKP’nin Suriye denkleminde daha fazla kaybetmemesi için birkaç ay daha zaman satın almasına imkân tanıdı. Diğer yandan, bu sayede IŞİD’e karşı YPG/J ilerleyişinin hızını kestiğini söylemek mümkün. 

Tel Abyad örneğinde görüldüğü üzere, IŞİD’e karşı kesin zaferin şartları karmaşık değil: En az IŞİD kadar örgütlü ve kararlı savaşan bir kara gücünün varlığı ve IŞİD Karşıtı Koalisyon’un düzenlediği etkili hava saldırıları.

İkincisinin eksikliği, YPG/J için çok sayıda kayıplar vererek uzun sürecek çatışmalara girmek anlamına gelir. AKP’nin ABD ile İncirlik Anlaşması yaptığı 22 Temmuz 2015’ten bu yana, YPG/J güçlerinin ABD desteği ile ele geçirebileceği Cerablus gibi stratejik şehirler varken, YPG/J güçleri yeni cephe açmadan eski cephelerde bir dizi kazanımlar elde etti.

Bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm boyutlarıyla, Suriye iç savaşının içine tamamen batmış olan AKP’nin en başından itibaren korkması gereken bir ihtimal söz konusu. Bu, Türkiye’nin de süreklileşmiş yönetilmezlik krizi yaşayan herhangi bir Ortadoğu ülkesine dönüşme olasılığıydı.

AKP’nin 24 Ağustos 2015’te IŞİD’e karşı hava saldırıları  konusunda ABD ile nihaî anlaşma imzalamış olmasına rağmen IŞİD’e karşı kayda değer hiç hava saldırısı yapmamış olmasının iki nedeni var. Birincisi, rehine krizinin çözülmesinde berraklaştığı üzere, AKP ile IŞİD arasındaki İslam kardeşliğine dayalı gizli ittifak. Diğeri ise AKP’nin IŞİD’in Türkiye’deki olası şiddet eylemlerinden çekiniyor olması.

Diyarbakır Barosu'nun hazırladığı rapora göre Cizre'de 9 gün süren ve 12 Eylül'de sona eren sokağa çıkma yasağı boyunca 15 sivil ateşli silah ve şarapnel parçalarıyla hayatını kaybederken, 6 sivil de hastaneye kaldırılamadığı için öldü. Bunlardan sekizi, 18 yaş ve altındaydı ve aralarında 35 günlük bir bebek de vardı.
5 Haziran’da Diyarbakır, 20 Temmuz’da Suruç, 10 Ekim’de Ankara patlamalarını gerçekleştirdiği iddia edilen, ama bu eylemleri hiçbir zaman üstlenmeyen IŞİD’den korkması için AKP’nin yeterli sebepleri var. Şimdiye kadar hep AKP’nin savunduğu siyasî hattı korumaya hizmet eden bu patlamaların sonuncusu farklı bir etki yaptı. Bu kez patlama AKP’nin Suriye politikasının tüm T.C. vatandaşları için çok ciddi bir tehdit oluşturduğunu ortaya koydu. Türkiye’nin daha fazla Ortadoğululaşması önümüzdeki siyasî sürecin doğuracağı en önemli sonuç olacaktır.   

2011’den bu yana sürmekte olan bu iç savaşın nihayete ermesini isteyenlerin sayısı gün be gün artıyor. Rusya’nın savaşa doğrudan askerî müdahale gerçekleştirmesi; Esad’ın iktidarını koruduğu, birleşik Rojava’nın uluslararası güçler tarafından tanındığı, IŞİD ve diğer cihatçı grupların zayıflayarak uzun vadede eritilmeye çalışılacağı projenin gerçekleşme ihtimalini güçlendiriyor.

Obama yönetiminin IŞİD’e karşı yeni zaferlerle iç siyasette elini rahatlatma ve uluslararası alanda Rusya müdahalesi sonrasında yitirdiği itibarını kazanması için YPG/J güçleri ile ittifaka öncekinden daha fazla ihtiyacı var. Türkiye’nin İncirlik anlaşmasını imzalayarak satın aldığı zamanın bittiğini, ABD’nin olası Cerablus veya Rakka operasyonlarına vereceği destek ortaya koyacak. Diğer yandan, Demokratik Özerk Rojava Kantonlarının Rusya’da resmî temsilcilik açmasını isteyen Putin’in Efrin kantonunun Kobanê ve Cezire Kantonları ile birleşmesine karşı olmadığı sır değil. 

Türkiye’nin iç siyasi dinamiklerine bakıldığında, hemen hemen tüm güvenilir kamuoyu yoklamaları 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran’a kıyasla farklı bir tablo ortaya koymayacağını gösteriyor. Eğer Erdoğan Suriye üzerinden son bir kumar denemesine girişmeyecekse, seçimler hakkaniyetli bir şekilde yapılacaksa, sonrasında AKP’nin Kürt Hareketi’ne karşı son savaş hamlesini aynı hızla sürdürmesi pek mümkün olmayacak.

Herhangi bir koalisyon ihtimalinde müzakerelere yeniden dönüşün hızlı bir biçimde olması pek olası görünmese de, esas belirleyici faktörün yine Ortadoğu olacağını söylemek şimdiden mümkün. AKP’nin Suriye politikasının artık başarıya ulaşma şansı oldukça az. O yüzden tartışılması gereken esas soru şu: Bu bataklıktan çıkmaya çalışırken AKP’nin Türk ve Kürt halklarına ödeteceği insanî ve siyasî maliyeti en minimum düzeye indirmenin yolları nelerdir?

 

1    Bu genellemenin ideal bir çözüm sürecine referans verdiği uyarısını yapmak gerekmektedir. Bu şartın aksini gösteren ve barış anlaşmasının imzalandığı yeni ve güncel örnekler mevcuttur. Örneğin, Kolombiya barış sürecinde bu şart olmaksızın barış sürecinde son aşamaya gelinebilmiştir.

2    Çatışmasızlık süreci boyunca çözüm sürecine ilişkin iki yasal düzenleme yapıldı. Birincisi, 25 Nisan 2014’te onaylanan PKK ile görüşen MİT yetkililerini koruma altına alan yasaydı. İkincisi ise 10 Temmuz 2014’te “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” adıyla yasalaşan ve AKP hükümeti yetkililerine sonraki süreçler için yargılanma yolunu kapatan yasaydı.