Türkiye’de barış inşası ve sivil toplum

Silahsız dönem sivil toplum için bir geri çekilme değil, daha yoğun, daha teknik ve daha kurumsal bir müdahale alanı demek. Bu müdahale yalnızca sokak mobilizasyonu üzerinden değil, hukuki, söylemsel ve kurumsal baskı araçları üzerinden de yürütülmeli.

esra elmas yazısı görseli

Çatışma çözümü ve barış çalışmaları literatüründe, sivil toplumun çatışmaların önlenmesi, barış inşası ve barışın sürdürülebilirliği bağlamında oynayabileceği roller son 20 yıllık dönemde daha fazla tanınıyor ve tartışılıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Eylül 2005te yayımlanan açıklamasında, dinamik ve kapsayıcı bir sivil toplumuntopluluklaraliderlik sağlayabileceğinikamuoyunun şekillenmesine katkıda bulunabileceğini ve çatışma içindeki topluluklar arasında uzlaşmanın kolaylaştırılmasına aracılık edebileceğini”[1] ifade ediyor. 

Gelinen noktada artık çatışma çözümü, çatışmanın dönüşümü ve barış inşası çalışmalarında temel soru, sivil toplumun barış inşasında bir rolü olup olmadığı değil[2]; bu rolün hangi koşullar altında, nasıl ve ne düzeyde etkili bir şekilde gerçekleştirilebileceği. Bu yönelim, 2000'li yıllardan itibaren barış inşası literatüründe hakim olan eleştirel yaklaşımların, sivil toplumu daha bağlamsal ve güç ilişkilerini hesaba katan gerçekçi bir kavrayışla ele almasıyla ilişkili. Özellikle sivil toplumun doğası gereği barışçı, demokratik ve ilerici olduğu varsayımına dayanan normatif okumalar terk edildi, yerine sivil toplumun içsel çelişkileri ve bağlamsal belirleyicileri vurgulandı.

Bu eleştirel bakış açısı, sivil toplumu tarihsel olarak kurulan, siyasal olarak sınırlandırılan, ekonomik olarak koşullanan ve kültürel olarak anlamlandırılan bir alan olarak kavramsallaştırıyor[3]. Sivil toplum, dünyanın hiçbir yerinde toplumsal ve siyasal bağlamdan bağımsız, mutlak bir vakum” içinde var olmaz, aksine her sivil toplum içinde bulunduğu ülkenin tarihsel deneyimleri, devlet toplum ilişkileri, iktidar yapıları ve kültürel kodları tarafından şekillenir[4]

Böylece sivil toplum, ne tamamen devlete karşı konumlanan özerk bir karşı alan ne de devletin basit bir uzantısı. İktidar ilişkileriyle sürekli müzakere halinde olan ilişkisel bir düzlemde ortaya çıkıyor[5]. Bu bakış açısı, sivil toplumu devlete yalnızca dışsal” bir alan olarak gören indirgemeci okumaları reddediyor; sivil toplumu devlet, piyasa aktörleri ve toplumsal hiyerarşilerle karşılıklı etkileşim içerisinde dinamik bir ilişkiler alanı olarak konumlandırıyor. 

Sonuç olarak, sivil toplum daha geniş toplumun bir yansıması ve ampirik çalışmalar, kapsayıcı, yurttaşlık temelli, köprü kurucu ve barış yanlısı sivil toplum örgütlerinin aynı bağlamda faaliyet gösteren dışlayıcı, kutuplaştırıcı, mezhepçi, hiyerarşik veya milliyetçi yapılarla birlikte var olabildiğini gösteriyor[6]. Bu, sivil toplumun barış inşasındaki rolünün değerlendirilmesinde normatif beklentilerden ziyade bağlamsal analizlerin esas alınması gerektiği anlamına geliyor.

Bu ön kabulden hareketle, Thania Paffenholz’ın sivil toplumun barış yapımındaki rolünü işlevleri bakımından inceleyen ve bu işlevlerin bağlamsal olarak nasıl farklılaştığını ortaya koyan çalışması yol gösterici.

Paffenholz, sivil toplumun barış inşası bağlamında yedi temel işlevini koruma, izleme, savunuculuk, toplumsallaşma, sosyal uyum, arabuluculuk ve hizmet sağlama diye tanımlıyor ve bu fonksiyonların etkinliğinin bağlamsal faktörlere, devlet davranışına, şiddet düzeyine ve uluslararası aktörlerin rolüne bağlı olduğunu vurguluyor[7]. Buna göre, sivil toplum aktörleri, barış süreçlerine sadece resmi müzakereleri izlemekle kalmayıp, çatışma döneminde sivillerin korunması, hak ihlallerinin izlenmesi, barış ve demokrasi taleplerinin savunulması ile toplum içinde barışçı değerlerin yaygınlaştırılması gibi fonksiyonel roller üstlenerek, barış inşasının toplumsal temellerini güçlendiren özgün bir aracı aktör olarak işlev görüyor.

Türkiye bağlamı: Tarihsel ve siyasal koşullarında sivil toplum

Türkiye örneği, sivil toplumun çatışma çözümünde normatif olarak atfedilen barış üreten” aktör rolü ile somut siyasal kapasitesi arasındaki mesafenin açık biçimde gözlemlenebildiği bir bağlam sunuyor. 

Öncelikle, sivil toplumun faaliyet gösterdiği siyasal ve kurumsal bağlamın niteliğine, yani Türkiyede güçlü yürütme geleneği, güvenlik eksenli siyasal söylemin belirleyiciliği ve siyasal alanın sıklıkla daralan yapısı, sivil toplumun hareket alanını doğrudan şekillendiren temel yapısal unsurlar. Çatışma ve güvenlik başlıklarının kamu tartışmalarında merkezi bir konum işgal etmesi, birçok meselenin hızla terör” ve milli güvenlik” çerçevesi içinde ele alınmasına yol açıyor, bu da sivil toplumun özerk, eleştirel ve köprü kurucu kapasitesini sınırlandıran bir ortam üretiyor. Dolayısıyla sivil toplum, baştan itibaren nötr ve kapsayıcı bir kamusal zeminde değil, siyaseten yüklü ve gerilimli bir alan içinde konumlanıyor.

Bu yapısal çerçeve içinde sivil toplum örgütleri arasındaki kutuplaşma ve kendi mahallesi içinde kalma” eğilimi[8] de alanı tanımlayan belirleyici özelliklerden biri. Örgütler çoğu zaman toplumsal ve siyasal ayrışmaların ötesine geçebilen yatay bağlar kurmak yerine, benzer ideolojik ve toplumsal kümelenmeler içinde faaliyet gösteriyor, gündemlerini, söylem repertuarlarını ve müdahale biçimlerini çoğunlukla bu çerçeve içinde kuruyor. Bu durum, sivil toplumun farklı kesimler arasında köprü kurma ve çatışma çözümüne yönelik kapsayıcı bir ortak zemin üretme kapasitesinin zayıflamasına, alanın parçalı ve içe kapalı bir yapı sergilemesine yol açıyor. Böylece siyasal bağlamın daraltıcı niteliği ile sivil toplum içi kutuplaşma birbirini karşılıklı olarak besleyen ve yeniden üreten bir döngü oluşuyor. 

Bir eşik olarak açılım ve çözüm süreçleri: 2009-2015

Bu dönem, Türkiyede devletin ilk kez sivil toplumu açık biçimde bir paydaş olarak kabul ettiği ve sivil toplum temsilcileriyle aynı masa etrafında doğrudan temas kurduğu bir evre olması bakımından özgün. Sivil toplum aktörleri, ilk defa çatışma çözümü, hak ihlalleri, toplumsal diyalog ve demokratik reform konularındaki birikimlerini devlet yetkilileriyle doğrudan paylaşma imkanı buldu, uzmanlık ve saha deneyimi kamusal politika tartışmalarına daha görünür biçimde taşınabildi. Bu durum kurucu bir müdahillik demek değil, ama devlet sivil toplum ilişkilerinde niteliksel bir temas genişlemesine işaret.

Sürecin dikkat çekici bir diğer boyutu ise, klasik anlamda örgütlü sivil toplum yapılarıyla sınırlı kalmayan, toplumsal algı ve kanaat üretme kapasitesine sahip müstakil figürlerin de sürece dahil edilmesiydi. Medrese hocaları, yerel arabuluculuk deneyimine sahip kanaat önderleri, kan davaları gibi toplumsal anlaşmazlıklarda rol üstlenmiş yerel figürler ve yaşadıkları bölgelerde etki alanı bulunanlarla temas kuruldu, meşruiyet potansiyellerinden yararlanılmaya çalışıldı. Yanı sıra sendikalar, meslek odaları, barolar, ticaret ve sanayi odaları ile iş dünyası temsilcileri gibi geniş bir yelpazedeki aktörler çeşitli düzeylerde sürece dahil edildi. Yani barış söylemi, siyasi elitlerin ötesinde geniş bir kurumsal ve toplumsal ağda dolaşıma sokuldu.

Sivil toplum açısından sürecin en dikkat çekici ve özgün deneyimlerinden biri ise, 2013 yılında oluşturulan Akil İnsanlar Heyeti oldu. Çözüm sürecine toplumsal destek üretmek ve kamuoyuyla doğrudan temas kurmak amacıyla kurulan heyet, 12si kadın, 51i erkek 63 kişiydi. Yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, insan hakları savunucuları, iş insanları ve sivil toplum temsilcileri gibi geniş bir yelpazeden seçilen bu kişiler, farklı siyasal eğilimlere ve toplumsal kesimlere hitap edebilecek meşruiyet ve itibar kapasitesine sahip aktörler olarak öne çıktı. Bu çeşitlilik, sürecin belirli bir ideolojik çevreye indirgenmesini engelleme ve daha geniş bir toplumsal temsiliyet üretme amacına hizmet etmiştir. Bununla birlikte, kadın temsilinin yalnızca 12 kişiyle sınırlı kalması, sürecin toplumsal kapsayıcılık iddiasına rağmen cinsiyet dengesi bakımından belirgin bir eşitsizlik barındırdığını da göstermektedir.

Heyet, tarafların üzerinde mutabık kaldığı isimlerden teşekkül etmesi bakımından yarı resmi idi, ne doğrudan müzakereci bir aktör ne de tamamen bağımsız bir sivil girişim olarak konumlandı. Bu ara konum, onu hem devlet ile toplum arasında bir arayüz hem de kamuoyunun nabzını tutan bir danışma mekanizması haline getirdi. Sorumlu oldukları bölgelerde gerçekleştirilen toplantılar, açık forumlar, kapalı istişareler ve saha ziyaretleri aracılığıyla toplumun algıları, kaygıları, talepleri ve beklentileri derlendi; raporlar siyasi karar alıcılara iletildi. Bu yönüyle heyet, sürecin toplumsal meşruiyetini güçlendirme, kamuoyu algısını ve tepkilerini önceden tespit etme işlevi gördü.

Bu dönemde devletin kurumsal ve siyasal kapasite bakımından sivil topluma kıyasla daha hazırlıklı olduğu, sivil toplum aktörlerinin ise süreci büyük ölçüde yakalamaya çalışan, hem teorik hem de pratik açıdan sınırlı bir donanımla hareket eden bir konumda bulunduğu söylemek yanlış olmaz. Buna rağmen açılım ve çözüm süreçleri, barışın Türkiyede ilk kez güçlü biçimde normatif bir referans haline gelmesine katkı sağladı, şiddetin kaçınılmaz ve tek seçenek olarak görülmediği, diyalog ve müzakerenin meşru ve tartışılabilir siyasal araçlar olarak kamusal alana girdiği bir zemin yarattı. Aynı zamanda, bu dönem, uzun süredir mevcut siyasal ve toplumsal ayrışmalar doğrultusunda konumlanmış sivil toplum örgütleri arasında diyalog, iletişim, karşılıklı tanıma ve sınırlı da olsa ortak iş yapma pratiklerinin gelişmesine imkan tanıdı. Bu bağlamda, 2009–2015 süreçleri, sivil toplumun elit düzeyde barış üretmekten ziyade, barışın toplumsal zeminini genişleten ve dönüştüren bir rol oynayabileceğini gösteren, imkanları ve sınırlarıyla öğretici bir deneyim olarak değerlendirilebilir.

Bu dönemin ayırt edici özelliklerinden biri de sürecin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda epistemik ve öğrenmeye dayalı bir kırılma yaratmasıydı. 2009–2015 yılları arasında barış ve çatışma çözümü literatürü, yalnızca uzman çevrelerde değil, siyasal aktörler, kamuoyu ve sivil toplum tarafından da daha sistematikçe öğrenildi, tartışıldı ve Türkiye bağlamına uyarlanmaya çalışıldı. Bu dönemde Türkiyede çözüm süreci bağlamında sivil toplum örgütleri tarafından üretilen raporlar, izleme metinleri ve düzenlenen toplantılar, barış inşasını devlet merkezli müzakere çerçevesinin ötesine taşıyan toplumsal, normatif ve bilişsel katkılar sunmuştur. Çalışmaların temel niteliği, barışı yalnızca silahların susması ya da elitler arası bir uzlaşma olarak değil; hak temelli, katılımcı ve çok katmanlı bir toplumsal dönüşüm süreci olarak kavramsallaştırmalarıdır. Özellikle TESEV, STGM, Barış Vakfı ve Ekopolitik gibi kuruluşların yayımladığı raporlar ve düzenlediği çalıştaylar, çözüm sürecinin hukuki altyapısı, kurumsallaşma ihtiyacı, izleme mekanizmaları ve müzakere mimarisi üzerine alternatif çerçeveler geliştirerek kamusal tartışmayı derinleştirdi, sürecin şeffaflık, hesap verebilirlik ve kapsayıcılık boyutlarını görünür kıldı. Paralel olarak, İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi hak örgütlerinin düzenli ihlal raporları ve saha izleme faaliyetleri, güvenlik politikaları ile temel haklar arasındaki gerilimi sistematik biçimde belgeledi. Böylece barışın yalnızca çatışmasızlık (negatif barış) değil, adalet ve hak temelli kurumsal dönüşüm (pozitif barış) gerektirdiğine dair normatif bir zemin ürettiler. 

Bu çerçeveyi tamamlayan biçimde Mazlum-Der, özellikle çatışma bölgelerinde yürüttüğü saha araştırmaları, cezaevi izlemeleri ve ifade özgürlüğüne ilişkin raporları aracılığıyla sürecin hukuki ve insani boyutunu denetleyen bir sivil gözlem mekanizması işlevi gördü.  Barış sürecinin insan hakları standartlarıyla uyumlu ilerlemesi gerektiğine dair muhafazakar-mütedeyyin toplumsal kesimlerde de bir farkındalık üretti. Devlet kapasitesini, yürütme yapısını ve karar alma mekanizmalarını yakından kavrayan SETA gibi kuruluşların çalışmaları ise, sahadan ve akademik literatürden üretilen bilgiyi, hükümetin kurumsal ve siyasal sınırları içinde uygulanabilir politika önerilerine dönüştürme işlevi üstlendi, başka bir ifadeyle, alan bilgisini karar vericilerin eylem repertuarına tercüme eden bir arayüz oldu. 

Diyarbakır merkezli Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) ile Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), saha temelli araştırmalar, kamuoyu analizleri ve yerel aktörlerle yürütülen toplantılar aracılığıyla çözüm sürecinin yerel algısını, beklentilerini ve kırılganlıklarını görünür kıldılar. Öte yandan Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI), karşılaştırmalı çatışma çözümü deneyimlerini Türkiye bağlamına taşıyan yuvarlak masa toplantıları, çalışma ziyaretleri ve raporlar aracılığıyla epistemik bir köprü işlevi üstlendiler. 

Barış inşası için çalışan kadın örgütleri (örneğin Barış İçin Kadın Girişimi, KAMER Vakfı, KA.DER ve Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı), çatışmanın toplumsal cinsiyet boyutunu görünür kılan raporlar, saha çalışmaları ve barış talebini kadın deneyimi üzerinden kuran kampanyalarla sürece dahil oldular. Bu müdahale, müzakere süreçlerinde kadınların temsili ile toplumsal cinsiyete duyarlı geçiş adaleti mekanizmalarının gerekliliğini vurgulayarak, barışın yalnızca silahsızlanma ve anayasal reformdan ibaret olmadığını; aynı zamanda ataerkil şiddet biçimlerinin ve gündelik güvensizlik rejimlerinin dönüşümünü içeren yapısal bir yeniden inşa süreci olduğunu ortaya koymuş ve barış inşasına eleştirel ve dönüştürücü bir derinlik kazandırmıştır.

Bu bütünlüklü sivil toplum üretimi, barış sürecine toplumsal meşruiyet ve yerel sahiplenme kazandırmakla kalmadı, devlet ve siyasal aktörler üzerinde dolaylı fakat etkili bir normatif ve bilişsel baskı oluşturarak barış inşasını yalnızca siyasal iradeye indirgenemeyecek, çok aktörlü, çok katmanlı ve uzun erimli bir dönüşüm süreci olarak yeniden tanımladı. Aynı dönemde, o güne kadar kamuoyu tarafından çok da bilinmeyen Türkiyenin devlet olarak farklı ülkelerdeki çatışma çözümü ve arabuluculuk süreçlerinde oynadığı rollerin de daha görünür hale gelmesi, bu öğrenme sürecini besleyen önemli bir arka plan oluşturmuştur. Tüm bu gelişmeler, barışın bilgi, yöntem ve kurumsal öğrenmeye dayanan çok katmanlı bir süreç olduğu yönündeki farkındalığın güçlenmesine katkı sağlamıştır.

2016’dan bugüne

2016 darbe teşebbüsünün ardından Türkiyede güvenlikçi politikalara belirgin bir dönüş yaşanmış ve siyasi alan hızla daralmıştır. 20 Temmuz 2016da ilan edilen ve iki yıl süren olağanüstü hal (OHAL) rejimi, yalnızca kamu yönetimini değil, üniversiteleri ve sivil toplum alanını da doğrudan etkileyen kapsamlı tasarruflarla ilerledi. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) aracılığıyla, darbe teşebbüsüyle bağlantılı olduğu değerlendirilen kişilerin yanı sıra, terör örgütleriyle iltisak veya irtibat” gerekçesiyle çok sayıda kamu görevlisi görevinden ihraç edildi, çeşitli sivil toplum kuruluşları kapatıldı. 

En çarpıcı örneklerden biri, Ocak 2016da yayımlanan Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayan Barış İçin Akademisyenler (BAK) hakkında yürütülen soruşturmalar ve yargılamalardı. Bildiriye imza atan yüzlerce akademisyen hakkında terör örgütü propagandası” suçlamasıyla davalar açıldı, çoğu kamu görevinden ihraç edildi, bir kısmı hapis cezasına mahkum edildi. Benzer biçimde, çözüm süreci döneminde diyalog, arabuluculuk ve hak savunuculuğu faaliyetlerinde bulunan bazı sivil toplum temsilcilerine yönelik yürütülen soruşturmalar ve kovuşturmalarda, barış ve hak temelli faaliyetler cezai yaptırımlara maruz kaldı. OHALin 2018de sona ermesinin ardından da siyasal alanın daralması yapısal bir nitelik kazandı, demokratik siyaset ve sivil toplum faaliyetleri daha sıkı bir gözetim ve yargısal denetim çerçevesinde sürdürüldü.

Yine de süreçlerin bıraktığı miras tamamen ortadan kalkmadı. Aksine, bu miras sivil toplumun barış inşası ve çatışma çözümü alanına yönelik ilgisini daha deneyim, pratik ve yöntem odaklı bir hatta yeniden yönlendirdi. Özellikle 2016 sonrasında, doğrudan siyasal etki ve müdahale kapasitesinin ciddi biçimde sınırlandığı bir bağlamda sivil toplum aktörleri, bilgi üretimine, arşivleme, karşılaştırmalı deneyim analizi ve gelecekteki olası barış süreçlerine yönelik hazırlık faaliyetlerine ağırlık verdi. Bu yönüyle Türkiyede sivil toplum, siyasetin en fazla daraldığı bu dönemde dahi barış inşası literatürüyle kurduğu ilişkiyi koparmadı, aksine görece görünmez fakat kümülatif bir bilgi birikimi ve hazırlık evresi geçirerek, çatışma çözümüne ilişkin kuramsal ve pratik donanımını derinleştirdi. 

Bu, sivil toplumun çatışma çözümündeki rolünün yalnızca aktif müzakere dönemleriyle sınırlı olmadığını, kimi zaman geri çekilme, öğrenme ve hazırlık evrelerinin de barışın uzun vadeli toplumsal altyapısını güçlendiren kritik aşamalar olduğunu gösteriyor.

Silahsız dönem ve Türkiye açısından anlamı

Çatışma çözümü ve barış inşası literatürü, bugüne kadar ağırlıklı olarak silahlı çatışmaların sona erdirilmesine, ateşkese, silahlı aktörlerin müzakereye dahil edilmesine ve çatışma sonrası toplumların yeniden inşasına odaklandı. Silah içermeyen siyasal, kimliksel ve yapısal çatışmaların nasıl müzakere edileceğine; temsil, tanınma, eşit yurttaşlık ve güç paylaşımı gibi taleplerin şiddet dışı ama siyasal mücadeleler içinde nasıl yönetileceğine ilişkin literatür[9] ise çatışma çalışmalarının gölgesinde kaldı.

Bu gölgelenme yalnızca akademik bir öncelik meselesi değil, siyasal alanın işleyişiyle de yakından ilişkili. Silahlı şiddetin varlığı, çatışmanın tüm boyutlarını “güvenlik” ve terör” çerçevesi içine çekerek, siyasal ve yapısal taleplerin meşru müzakere zeminini kolayca daraltabiliyor. Şiddet, kimi durumlarda belirli siyasal aktörler açısından işlevsel bir çerçeve sunuyor: Meseleleri terör parantezine alarak sorumluluğu askıya almak, demokratik reform baskısını ertelemek ve karmaşık toplumsal talepleri güvenlik söylemi içinde basitleştirmek mümkün. Bu durumda çatışmanın silah içermeyen boyutları ya kriminalize ediliyor ya da ikincilleştiriliyor. Yani silahlı çatışmaların akademik ağırlığı ile hegemonik konumu arasında karşılıklı bir ilişki var.

Silahsızlanma ise çatışmanın sona ermesi değil, aynı zamanda çatışmanın biçim değiştirmesi demek. Şiddetin geri çekilmesiyle birlikte çatışma, sokaktan parlamentoya, dağdan medyaya, silahlı mücadeleden hukuk, söylem ve örgütlenme alanlarına taşınıyor. Bu evre, çatışma çözümünün zor fakat aynı zamanda en dönüştürücü aşaması[10]. Çünkü bu aşamada artık temel mesele silahları susturmak değil siyasal talepleri demokratik kurumlar içinde yönetilebilir, müzakere edilebilir ve dönüştürülebilir hale getirmek. Bu dönüşüm, yalnızca devletin ve siyasal partilerin değil, güçlü, hazırlıklı ve müdahil bir sivil toplumun varlığını zorunlu kılıyor. 

Literatürdeki göreli sınırlılık ve silahlı çatışmaların hem akademik hem de siyasal gündemi belirleyici biçimde meşgul etmesi, Türkiye bağlamında da belirgindir. Kürt meselesi büyük ölçüde silahlı çatışmanın gölgesinde ele alınmış; siyasal aktörler ve sivil toplum müdahale repertuarlarını ağırlıkla güvenlik politikaları, insan hakları ihlalleri ve çatışma şiddetinin yönetimi etrafında geliştirmiştir. Bu durum, hak ihlallerinin görünür kılınması açısından önemli bir birikim üretirken, şiddet içermeyen siyasal mücadele pratikleri ile müzakere kapasitesinin kurumsallaşmasını ikinci plana itmiştir. Şiddetin tırmandığı dönemlerde kamuoyunun ve medyanın dikkatinin bu alana yoğunlaşması, sivil toplumun gündemini de benzer biçimde şekillendirmiş; böylece şiddet içermeyen siyasal mücadele pratikleri yeterli kamusal görünürlük ve normatif ağırlık kazanamamıştır.

Bu nedenle, Türkiye’deki sivil toplumun silahlı çatışmanın yeniden tırmandığı senaryolara karşı görece daha hazırlıklı olduğu; buna karşılık, çatışmanın şiddet dışı siyasal zemine taşındığı durumlarda hangi araç ve kurumsal mekanizmalarla müdahil olacağı konusunda daha sınırlı bir deneyime sahip olduğu söylenebilir.

Yani çatışma çözümü Türkiyedeki bu yeni evresinde sivil toplumun hem zihinsel hem de kurumsal bir eşikle karşı karşıya. Silahlı çatışmaya tepki veren bir sivil toplumdan, silahsız siyasal çatışmayı yönlendiren, dönüştüren ve demokratikleşmeye bağlayan bir sivil topluma geçiş.

Yeni dönemde sivil toplumun yeni görev alanları

Bu bağlamda, silahsızlanma sürecinin başarıya ulaştığı bir Türkiyede sivil toplumun rolü de niteliksel olarak değişmek zorundadır. Bu değişim ve dönüşüm, işlevsel olarak dört ana müdahale düzleminde somutlaştırılabilir.

I. Normatif ve söylemsel dönüşüm işlevleri

1. Silahsız düşünmeyi öğrenmek (zihinsel dönüşüm)

Lederach’ın “henüz var olmayan ama mümkün olan” bir ilişki biçimini görebilme yetisi olarak tanımladığı “etik tahayyül” kavramı burada yol gösterici. Lederacha göre barış, yalnızca ateşkes değil, aktörlerin çatışmayı farklı biçimde tahayyül etmeyi öğrenmesi de demek. Bu minvalde, Türkiye’de sivil toplumun ilk olarak ve toplumun geri kalanıyla birlikte “silahsız düşünmeyi öğrenmesi”, yani zihinsel bir dönüşüm geçirmesi gerekmektedir. Ülkede sivil toplumun önemli bir bölümü, silahlı çatışma döneminde ihlalleri belgeleyen, şiddeti durdurmaya çalışan ve mağduriyetleri görünür kılan bir refleks geliştirmiştir. Bu refleks, çatışma koşullarında hayati olmakla birlikte, silahsız bir evrede yetersiz kalacaktır. Silahsız çatışma, sivil toplumun reaktif değil, proaktif olmasını; tepki vermek yerine gündem kurmasını; kriz yönetimi yerine siyasal süreç tasarımı yapmasını talep eder. Bu da sivil toplumun kendisini bir acil durum aktörü” olarak değil, demokratik siyasi müzakerenin kalıcı bir parçası olarak yeniden tanımlamasını gerektirir.

2. Pozitif gündem ve barış anlatısı inşası 

Zihinsel dönüşümle göbekten bağlı şekilde sivil toplumun bu yeni dönemde icra edebileceği en önemli ikinci ihtiyaç, hangi konularda ayrıştığımıza değil, hangi konularda anlaştığımıza dayanan pozitif bir gündem inşası ve barış anlatısı kurmak. Sivil toplumun gündem kurma kapasitesi, öncelikle toplumsal ve siyasal kesimler arasındaki ayrışma başlıklarını çoğaltmaya değil, farklı siyasal, toplumsal ve sınıfsal grupların hangi konularda uzlaşabildiğini tespit etmeye yönelmeli. Çatışmanın sürekliliğini besleyen farklara değil, barışın toplumsal zeminini güçlendirecek ortak çıkarlara odaklanmak, silahsız dönemin stratejik önceliği olmalıdır. Pozitif bir gündem inşası, ancak ortak çıkarların görünür kılınması ve bu çıkarlar etrafında kapsayıcı bir söylem geliştirilmesiyle mümkündür. Bu çerçevede sivil toplumun görevi, barışı tekil ve hiyerarşik bir ahlaki gerekçeye indirgemek değil; barış talebinin çoğul motivasyonlarını meşru ve eşdeğer görmek olmalıdır. Uzun süren silahlı çatışmaların ardından toplum barışı istemek için birbirinden farklı ama çok fazla neden biriktirir. Kimisi barışı çocukları ölmesin diye ister; kimisi ayrımcılığa uğramamak için; kimisi yaşadığı acının başkaları tarafından tekrarlanmaması için; kimisi ekonomik istikrar ve ticaret yapabilme imkanı için… Bu gerekçelerden hiçbiri bir diğerinden daha az değerli değildir. Barışın toplumsallaşması, bireylerin ve grupların kendi çıkarları ve beklentileriyle barış arasında rasyonel ve duygusal bir bağ kurabilmesine bağlıdır. Önemli olan, barışın herkes için somut bir fayda ürettiğine dair ikna edici bir siyasal ve toplumsal anlatı inşa edilebilmesidir. Dolayısıyla sivil toplum, yeni dönemde insani boyuttan ayrılmaksızın barışın getirilerinin çeşitliliği üzerine titiz bir araştırma, iletişim ve savunuculuk faaliyeti yürütmelidir. 

3. Müzakere okuryazarlığı geliştirmek

Yeni dönemin bir başka gerekliliği sivil toplumun müzakere okuryazarlığı ve süreç bilgisi geliştirmesi zorunluluğu. Türkiyede müzakere, çoğu zaman gizli pazarlık, taviz ya da zayıflık olarak algılanıyor. Oysa müzakere, çıkar temelli problem çözme biçimi[11]. Zartman’ın da ifade ettiği gibi, müzakere zayıflık değil, olgunluk ve stratejik rasyonalite ürünü[12] ve silahsız siyasal çatışmalar, büyük ölçüde müzakere süreçleri üzerinden ilerler. Bu noktada sivil toplumun görevi, müzakereyi meşru, kaçınılmaz ve demokratik bir siyasal pratik olarak toplumsallaştırmak. Bu amaçla, sivil toplum aktörlerinin karşılaştırmalı müzakere süreçlerine dair bilgi üretmesi, uluslararası deneyimlerin özellikle silahsızlanma sonrası dönemlerine odaklanarak bunları Türkiye bağlamına tercüme etmesi ve silahsız çatışma yönetimine ilişkin eğitim, atölye ve yayınlar üretmesi gerekmektedir. Bu rol, sivil toplumu yalnızca savunucu değil, aynı zamanda bilgi üretici ve çevirmen bir aktör haline getirir.

4. Sürecin şeffaflığı ve toplumun bilgilendirilmesi

Sürecin şeffaflığı ve toplumun bilgilendirilmesi sağlanmalı. Söylenti, belirsizlik ve bilgi eksikliği barış süreçlerini zayıflatır. Sivil toplum sürecin aşamalarına ilişkin erişilebilir bilgilendirme materyalleri üretmeli, düzenli durum raporları yayımlamalı ve kamuoyu algı araştırmalarıyla destek ve kaygı alanlarını görünür kılmalı. Bu sayede süreç elitler arası bir pazarlık olmaktan çıkar, toplumsal sahiplenme zemini güçlenir.

II. Kurumsal ve hukuki inşa işlevleri

  1. Hukuki çerçevenin şekillenmesine teknik katkı

Mevcut sürecin henüz tamamlanmamış olması ve kırılgan niteliği, sivil toplumun hukuki çerçevenin şekillenmesi sürecine de aktif ve teknik katkı sunmasını gerektiriyor. Silahsızlanma sonrası ortaya çıkacak düzenlemelerin anayasal eşitlik ve insan hakları ilkeleriyle uyumlu biçimde hazırlanması hayati önemde. Sivil toplum bu aşamada karşılaştırmalı hukuk çalışmaları üretmeli, yasa taslaklarına ilişkin politika notları hazırlamalı, meclis süreçlerini izlemeli ve uygulamaları sistematik biçimde raporlamalı. Geçiş dönemi adaleti, mağdur hakları ve hakikatle yüzleşme gibi alanlarda alternatif model ve taslaklar geliştirmek, barışı iyi niyete değil kurumsal güvenceye dayandıracaktır.

  1. Demokratik güvencelerin güçlendirilmesi

Sivil toplumun barış ile demokratikleşme arasındaki bağı sürekli olarak kurması gerek. Silahsızlanma tek başına barış değil. Barışın demokratikleşmeyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, sürecin hukuk, haklar ve siyasal eşitlik talepleriyle ne ölçüde ilişkilendirildiğine bağlı. Sivil toplumun bu noktadaki rolü, silahsızlanmayı “mesele çözüldü” anlatısına indirgememek; aksine hak, hukuk ve demokratik reform gündemini sürekli canlı tutmak. Aksi halde silahsızlanma, otoriter bir sessizlik rejimi” ile sonuçlanabilir[13].

Bu bağlamda, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, yerel yönetimlerin yetkileri, kadın ve gençlerin siyasal temsili gibi alanlarda reform talepleri gündemde tutulmalı. Hak temelli izleme raporları düzenli olarak yayımlanmalı ve katılım mekanizmalarının genişletilmesine yönelik kampanyalar yürütülmelidir. Silahsızlanmanın demokratikleşme talepleriyle eş zamanlı ilerlemesi, sürecin kalıcılığı için temel şarttır.

III. Toplumsal yeniden inşa ve uyum işlevleri

  1. Yeniden entegrasyonun toplumsal boyutunun güçlendirilmesi

Silahlı yapıdan çıkan bireylerin toplumsal hayata dönüşü yalnızca güvenlik meselesi değil, sosyal ve ekonomik bir mesele. Sivil toplum, resmi politikaları tamamlayıcı ve güçlendirici bir perspektifle psikososyal destek programları, mesleki eğitim projeleri, yerel istihdam ağları ve özellikle kadınlar ile gençlere özgü uyum programları geliştirebilir. Yerel yönetimler, iş dünyası ve meslek örgütleriyle işbirliği içinde üretilecek modeller, hem damgalamayı azaltır hem de geri dönüş riskini düşürür. Bu çerçevede yeniden entegrasyon, yalnızca bireyin rehabilitasyonu değil; aynı zamanda toplumun kabul kapasitesini artırmaya yönelik önleyici ve hazırlayıcı bir toplumsal zemin inşası anlamına gelir.

2. Temsiliyet ve katılım mekanizmalarının zorlanması

Silahsızlanmanın merkezinde yer alan temsiliyet, tanınma ve katılım sorunlarının zorlanması sivil toplumun temel görevlerinden biridir. Kürt meselesi bağlamında bu sorun, yalnızca Kürtlerin temsiliyle sınırlı değildir; kadınların, gençlerin, yerel aktörlerin ve farklı siyasal eğilimlerin nasıl ve hangi mekanizmalarla temsil edileceği sorusunu da içerir. Bu evrede Sivil toplumun görevi devleti yalnızca “çözüm üretmeye” değil, kapsayıcı ve çoğulcu mekanizmalar kurmaya zorlamak da. Aksi halde silahsızlanma, temsili olmayan ve demokratik derinlik üretmeyen bir normalleşme sürecine dönüşme riski taşır. 

IV. Risk azaltma ve süreç koruma işlevleri

  1. Erken uyarı ve arabuluculuk kapasitesi oluşturmak

Silahsız dönem, münferit olayların hızla siyasal krize dönüşebileceği bir kırılganlık barındırır. Sivil toplum, yerel düzeyde erken uyarı ağları kurabilir, nefret söylemi ve dezenformasyonu izleyen bağımsız platformlar oluşturabilir ve kriz anlarında hızlı arabuluculuk mekanizmaları devreye sokabilir. Medya ile koordineli biçimde gerilimi düşürücü iletişim stratejileri geliştirmek, sürecin kırılmasını önleyici bir tampon işlev görür.

Özetle, silahsız dönem, sivil toplum için bir geri çekilme dönemi değil; daha yoğun, daha teknik ve daha kurumsal bir müdahale alanı. Bu müdahale yalnızca sokak mobilizasyonu üzerinden değil, hukuki, söylemsel ve kurumsal baskı araçları üzerinden de yürütülmeli. Bu anlamda sivil toplum barışı isteyen değil, barışı çalıştıran, izleyen, denetleyen ve gerektiğinde uyaran bir kamusal akla dönüşmeli. Sürecin kırılganlığı, bu sorumluluğu özellikle daha da önemli hale getiriyor. 

Öte yandan sivil toplumun çatışma çözümü ve barış inşasındaki rolünün yapısal sınırları var. Nihai sorumluluk siyasal aktörlere ait, bununla birlikte tarihsel ve karşılaştırmalı deneyimler, sürdürülebilir ve toplumsallaşmış bir barışın sivil toplumun aktif katılımı olmaksızın kalıcılaşamayacağını gösteriyor.

Türkiye bugün, silahsızlanma sürecinin dar bir güvenlik düzenlemesi olarak kalması ile daha geniş bir demokratikleşme hattına evrilmesi arasında kritik bir eşiktedir. Sürecin kapsamlı bir çözüm ve reform sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği yalnızca siyasal iradeye değil; sivil toplumun bu süreci ne ölçüde sahiplenip demokratik taleplerle genişletebildiğine de bağlıdır. Sivil toplumun normatif baskı üretme, kamuoyu oluşturma ve çoğulcu bir gündem kurma kapasitesi, sürecin yönünü dolaylı fakat etkili biçimde şekillendirebilir.

Demokrasi ile barış arasındaki karşılıklı ilişki burada belirleyici: Demokrasi olmaksızın barış mümkün, ancak barış olmaksızın kalıcı bir demokrasi inşa edilemez. Süreklilik arz eden çatışma ve şiddet ortamı, demokratik standartları aşındırır, ifade özgürlüğünü daraltır ve hak ihlallerini yaygınlaştırır. Bu nedenle barışın kurumsallaşması, demokratikleşmenin ön koşulu.

Bu çerçevede silahsızlanma süreci, eğer daha geniş bir sivilleşme ve demokratikleşme perspektifi içinde ele alınırsa, Türkiyede uzun yıllar boyunca güvenlik eksenli paradigmanın daralttığı demokratik talep ve siyasal arz dengesini tersine çevirebilmek ve siyasal alanın yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsat sunabilir. Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ise siyasal irade ile sivil toplumun stratejik kapasitesinin kesişim noktasında belirlenecektir.


 


[1] Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi. (2005, 20 September). Security Council stresses importance of civil society in post-conflict peacebuilding (Press Release SC/8499). United Nations. https://news.un.org/en/story/2005/09/153682 

[2] World Bank. (2004). Rebuilding post-conflict societies: An analytical framework (Social Development Paper No. 36). World Bank. https://documents1.worldbank.org/curated/en/875891468136195722/pdf/364450SR0REPLA1nd1Peacebuilding1web.pdf 

[3] Tilly, C. (2004). Social movements, 1768–2004. Paradigm Publishers.

[4] Ibid. 

[5] Foley, M. W., & Edwards, B. (1996). The paradox of civil society. Journal of Democracy, 7(3), 38–52.

[6]Chandhoke, N. (2007). Civil Society. Development in Practice, 17(4/5), 607–614. http://www.jstor.org/stable/25548259 

[7] Thania Paffenholz — Civil society and peacebuilding, Development Dialogue (Dag Hammarskjöld Foundation), 2015.

[8] Çiçek, C. (2016). 2013–2015 Çözüm Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları. İstanbul: Barış Vakfı Yayınları, p.29

[9] Bu alanda önemli çalışmalardan biri olan Vicenç Fisas’ın Silahsız Çatışmalarda Müzakere Süreci başlıklı kitabı 2025 yılında Barış Vakfı tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. 

[10] Lederach, J. P. (1997). Building Peace: Sustainable Reconciliation in Divided Societies.

[11] Fisher, R., Ury, W., & Patton, B. (2011). Getting to yes: Negotiating agreement without giving in (3rd ed.). Penguin Books.

[12] Zartman, I. W. (2000). Ripe for resolution: Conflict and intervention in Africa (Updated ed.). Council on Foreign Relations Press.

[13] Richmond, O. P. (2011). A post-liberal peace. Routledge.