Çeyrek asırlık arayış: Açılım süreçleri ve reformlar

2009’da başlayan sürecin çökmesinden 10 sene sonra, yeni bir süreçle ya da sürecin yeni bir fazıyla karşı karşıyayız. Lakin silahsızlanma ve reform siyasetinin aynı anda ve Suriye’den özerkleştirilerek yürütülüp yürütülemeyeceği bugün itibarıyla meçhul.

2025-cozum-surecinde-neler-yasandi-bianet.jpg

1900’lerden 2000’lere geçiş, Türkiye için takvimsel zamanda heyecan verici bir geçiş anı olarak kalmadı. 20. yüzyıldan 21. yüzyıla, birinci milenyumdan ikincisine geçilirken, yüksek bürokrasiyle seçilmişler ilişkisi, batıyla ilişkiler ve Kürt meselesi gibi iç ve dış siyasetin önemli alanlarında dramatik değişiklikler yaşandı. 

2000’lere geçildiğinde, Türkiye AB’ye aday üye olmuş, merkezinde askeri bürokrasiyle yargının olduğu seçilmemişlerin 1990’lar boyunca türlü tedbirle iktidardan uzak tutmaya çalıştığı İslamcı hareket gömlek değiştirerek’ de olsa seçimleri kazanıp iktidara gelmiş, 1990’lı yılları en çok meşgul eden konuların başında gelen PKK eylemleri, muhtemelen ABD’nin tertip ettiği bir operasyonla Kenyada ele geçirilip Türkiye’ye teslim edilen Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla durmuştu. 

Milenyum değişikliğine tesadüf eden bu büyük değişiklikler, Kürt vatandaşların talep ve itirazlarının toplamı olarak görülebilecek Kürt meselesiyle meşgul olma biçimlerinde, esaslı değişiklikler yapmanın önünü açtı. 2000’lerin öncesindeki 70-80 sene boyunca Kürt meselesiyle esas olarak tenkil ve temsil (baskı ve asimilasyon) yoluyla meşgul olan Türkiye devleti, yeni yüzyılda reform ve müzakere gibi daha önce pek kullanılmamış araçları devreye aldı. İkinci milenyumun ilk senelerinde Kürt meselesinde önemli reform adımları atılırken, bu adımlara bir süre sonra PKK ile müzakereler eşlik etti. 

Özetle, birinci milenyumdan ikincisine geçilirken, Türkiye devletinin Kürt meselesi siyasetinde, önemli bir kırılma yaşandı. 

Başat failinin dönüşümü 

Yeni milenyumla beraber, Kürt meselesi siyasetinde bir büyük kırılmanın yaşanmasının ardında, yüksek bürokrasinin Türkiye siyaseti üzerindeki vesayetinin azalması ve AB’ye aday üye olmanın pek çok alanda reform yapmayı mecbur kılması vardı kuşkusuz. Ancak bu ikisi kadar etkili diğer bir faktör, Kürt meselesinin başat failinin dönüşmesiydi. 

Kurulduğu 1978’den çok kısa bir süre sonra Kürt hareketinin sürükleyici aktörü haline gelen PKK, 1984’te gerçekleştirdiği iki büyük eylemle başlattığı askeri mücadelenin üzerinden 15 yıl geçmeden amacını, yöntemini ve yönelimini değiştirmişti. 1978de yayımlanan Kürdistan Devriminin Yolu manifestosunda, kendisini bağımsız ve birleşik Kürdistan’ın kurulması için silahlı mücadele verecek sosyalist bir mahfil olarak tanımlayan PKK, SSCB’nin çökmesinin ardından, hem amacını hem de yönelimini revize etti[1]. Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 1995 yılında yapılan beşinci kongresine sunduğu rapor, örgütün sınıf mücadelesi ve ulusal kurtuluş ilkelerine dayanan geleneksel sosyalizm anlayışından uzaklaşıp yeni bir sosyalizm anlayışını benimsemeye başladığını gösteriyordu[2].

Öncesindeyse, dönemin Cumhurbaşkanı Özal’ın teşviki ve YNK lideri Celal Talabani’nin gayri resmi arabuluculuğuyla 1993te ilan ettiği ateşkesle Öcalan, PKK’nin silahlı mücadele yerine müzakereyi, bağımsız Kürdistan yerine ‘ortak Cumhuriyet’ hedefini benimseyebileceğini ilan etmişti.  

PKKdeki bu esaslı değişim, Öcalan’ın Türkiyeye getirildiği 1999’dan sonra hızlanarak devam etti. PKK, 2000’lerin başında silahlı mücadeleyi sonlandırdığını duyurdu. 

Bağımsız birleşik Kürdistan hedefinden, askeri mücadeleden ve geleneksel sosyalizm anlayışından vazgeçen PKK, hedefini önce demokratik cumhuriyet, ardından da sırasıyla demokratik konfederalizm ve demokratik toplumun inşası olarak belirledi. 

Yeni milenyumda Türkiye'de Kürt meselesi siyasetinde yaşanan kırılmanın ardında, askeri vesayetin gerilemesi ve Türkiye’nin AB’ye aday üye olmasıyla beraber PKK’nin dönüşümü vardı.

AK Parti ve Kürt meselesi

2009-2015 arasında PKK ile en az iki kez kapsamlı müzakere yürütülmesine onay vermesi ve 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT 6’nın kurulması gibi adımların atılmasına olanak veren yasal düzenlemeleri yapmasından ötürü, AK Parti Kürt meselesinde gelmiş geçmiş en reformist parti olma unvanını hak ediyor. 

İki noktaya dikkat etmek kaydıyla… İlkin, Kürt meselesinde reformist bir hattın izlenmesine AK Parti iktidara gelmeden önce, 2001 yılında zaten başlanmıştı. İkinci olarak da, iktidarının ilk senelerinde AK Parti, Kürt meselesinde önemli bir adım atmak bir yana, geleneksel siyasetin sınırları içinde hareket etmeyi tercih etmişti. 

1999’un hemen başında Öcalan yakalanıp PKK Türkiye dışına çekilirken, Aralık ayında da T

Türkiye’nin ABye tam adaylık başvurusu kabul edilmişti. 2001 yılında dönemin hükümeti, AB adaylık görüşmelerinin başlayabilmesi için gerekli görülen reformları yapmak üzere bir ulusal program hazırladı. Meclisten de onay bu program uyarınca, anayasada bir kısmı Kürt meselesini de ilgilendiren pek çok değişiklik yapıldı. 

Değişikliklerin başında anayasanın 26. maddesinde yer alan düşüncelerin açıklanmasında ve yayılmasında kanunla yasaklanmış herhangi bir dil kullanılamaz” hükmünün çıkarılması yer alıyordu[3]. 2002de kabul edilen 4771 sayılı Kanunun 8 ve 11. maddeleri Kürtçe yayın yapmanın ve Kürtçeyi öğrenmenin ve öğretmenin önünü açtı. 

Yani AK Parti iktidara gelmeden hemen önce, cumhuriyetin 80 senelik tenkil ve temsil siyasetinin yanına zayıf da olsa bir tanıma siyaseti iliştirilmişti. 

AB’ye söz verilen reformlar 

Türklük yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını ortak müşterek olarak görmek ve Kürt meselesinin çözümü için ekonomik kalkınmayla beraber kültürel farklılıkları tanımak gerektiğine işaret eden parti programına karşın, AK Parti iktidarının ilk yıllarında Kürt meselesinde esaslı reformlara teşebbüs bile edilmedi. 

Abdullah Gül başkanlığındaki 58. ve Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki 59. hükümet programlarında, Kürt meselesine açık ya da örtük atıf dahi yoktu. Buna karşın, AK Parti önceki hükümetin AB’ye söz verdiği reformları yapmayı sürdürdü. Olağanüstü hale son verildi ve 90’lar boyunca yerinden edilenlerin zararlarının tazminine dönük önemli bir uygulamayı başlatacak olan 5233 sayılı Tazminat Yasası çıkarıldı[4].

Keza, 2001’de gerçekleştirilen anayasal değişikliklere uygun olarak, Kürtçenin özel kurslarda öğretilmesini ve Kürtçe TV yayını yapılmasını mümkün kılan yasal değişiklikler yapıldı. 

Ancak bu adımları yeterli bulmayan PKK, 2004’te silahlı mücadeleye dönme kararı aldı ve PKK militanlarıyla güvenlik güçleri arasında çatışmalar yeniden başladı. Bunun üzerine Kürt meselesine daha fazla mesai ayırmak zorunda kalan AK Parti lideri Erdoğan, 2005’te Diyarbakıra gitti ve burada (sonrasında pişman olacağını açıklayacağı) cesur bir konuşma yaptı. 

Devletin geçmişte hatalar yaptığını ikrar eden Erdoğan, doğrudan “Kürt sorunu” tabirini kullanarak meseleyi "Anayasal düzen dâhilinde daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla” çözeceklerini taahhüt etti[5].

Çıkışın arkası ancak 2007’den sonra gelebildi. Askerin ve yüksek yargının AK Parti adayı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını engellemek için yaptığı baskıya, Erdoğan seçimle karşılık vermiş, AK Parti geçerli oyların neredeyse yarısını almıştı.

Süreç’ başlıyor

Türkiye siyasetindeki gücünü ve meşruiyetini artıran AK Parti, 2007 seçimlerinin ardından bürokrasiyi PKK ile müzakere ve Kürt meselesinde reformlara ikna etti[6].

2009 başında Kürt kimliğinin tanınmasına yönelik adımların en niteliklisi atıldı ve 24 saat Kürtçe yayın yapacak TRT 6 yayına başladı[7]. Aynı senenin Mart’ında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, devleti yöneten belli başlı bütün kurumların Kürt meselesini çözmek için yeni bir girişim başlattığını açıkladı[8].

Devletin zirvesinden gelen bu açıklama, içinde PKK ile görüşmenin de yer aldığı, yeni bir siyasetin devreye alındığını gösteriyordu[9]. Nitekim, çok geçmeden PKK de, sonunda silahların da bırakılabileceği bir diyaloğa hazır olduğunu açıkladı[10]. Türkiye devletiyle PKK’nin doğrudan müzakeresi ya da süreç’ başlamıştı. 

AK Parti devreye alınan bu yeni siyaseti kamuoyuna benimsetebilmek için, yoğun bir kamu diplomasisine girişti. Meselenin erbaplarıyla başlayan görüş alışverişlerini, kanaat önderlerini, sanatçıları, yazarları ve iş çevrelerini yeni siyasete destek vermeye çağıran toplantılar takip etti. Kamuoyu önünde bunlar yaşanırken, Türkiye istihbaratıyla PKK temsilcileri üçüncü bir devletin arabuluculuğunda, Osloda birkaç kez bir araya gelerek gizlice görüştü[11]. Sürecin ilk zamanlarında her şey yolunda gidiyor görünmekle beraber, işlerin kolay olmayacağı hemen anlaşıldı. İstihbarat yetkilileriyle PKK yöneticilerinin yaptığı görüşmelerde varılan bir uzlaşmaya binaen, silahlarını bırakıp Türkiyeye dönen bir grup PKK militanının Haburdaki sınır kapısından girişlerinde, binlerce Kürt tarafından coşkuyla karşılanmaları Türkiye kamuoyunda infiale sebep olunca, hükümet süreci kamuoyu önünde yürütmekten vazgeçti. 

Ardından, “KCK davası” olarak bilinen seri tutuklamalarla Kürt siyasetçilerinin hapsedilmesi, reformların ardının gelmemesi ve PKK’ye karşı operasyonların sürdürülmesi gibi gelişmeler ve muhtemelen 2011 seçimlerinde AK Parti’nin aldığı yüksek oy, 2009 sürecinin sonunu getirdi. 

2011’de yapılan ve AK Parti’nin tarihindeki en yüksek oy oranına ulaştığı, Kürt hareketinin de bağımsız olarak girilmesine rağmen 36 vekillik kazandığı seçimlerin hemen ardından, Silvan’da gerçekleşen PKK saldırısında 12 askerin öldürülmesi ve aynı gün Demokratik Toplum Kongresi’nin “demokratik özerklik” ilan etmesinin ardından çatışmalar yeniden başladı. Sürecin ilk fazı başarısız olmuştu. 

İkinci deneme 

Çatışmalar üzerine, hükümet Sri Lanka modeliyle PKK’yi sıfırlayacağını, PKK de devrimci halk savaşıyla zafere ulaşılacağını iddia etmiş, ancak iki taraf da vaatlerini yerine getiremediğinden ve 2011’de başlayan Arap Baharı’nın Suriyeye sıçramasıyla yeni bir bölgesel durum oluştuğundan olsa gerek, taraflar çok geçmeden yeniden görüşmeye başlamıştı. 

2013 Ocak ayında başlayan ve bu kez doğrudan Milli İstihbarat Teşkilatı’yla Abdullah Öcalan arasında gerçekleşen görüşmelerin sonunda, Öcalan yeni bir öneri geliştirdi. 2013 Newrozunda açıklanan önerisinde Öcalan, silahlı mücadele döneminin sona erdiğini ve siyasal mücadelenin zamanının geldiğini ilan etti. Ardından PKK de Öcalan’ın önerisine uyarak 23 Mart 2013’te tek taraflı ateşkes ilan etti. 

Hükümetin yeni süreci toplumsallaştırıp meclis zeminine çekmek üzere attığı Akil İnsanlar heyetinin oluşturulması ve mecliste bir komisyonun kurulması gibi adımların ardından, PKK 8 Mayıs 2013’te silahlı güçlerini geri çekmeye başladığını duyurdu. Ancak, Eylül 2013’te ikinci bir açıklama yapıldı ve hükümetin verdiği sözleri yerine getirmemesi nedeniyle geri çekilmenin durdurulduğu ilan edildi. Geri çekilme durdurulmuş olmasına rağmen PKK, ateşkese bağlı kalırken, AK Parti hükümeti de Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda değişiklik yaparak MİT’e “terör örgütleri” ve cezaevinde bulunan kişilerle görüşme ve müzakere yürütme yetkisi verdi. Aynı dönemde KCK davalarından hüküm giymiş kişiler serbest bırakılmaya başlandı. Bunu daha da önemli bir adım izledi ve AK Parti Haziran 2014’te “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Kanunu”nu çıkardı. Kanun, yetkililere “teröristlerle” temas kurma yetkisi tanıyordu. 

Geri çekilme durdurulmuş, ancak süreç ilerliyordu.

Kriz: Kobanê olayları 

Pürüzlere rağmen ilerleyen süreçte, 2014 sonbaharında büyük bir kriz yaşandı. 

Ekim ayına gelindiğinde, haftalardır kuşatma altında bulunan Kobanê’nin IŞİD tarafından ele geçirilmesinin an meselesi olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine HDP tarafından yapılan çağrıya karşılık veren Kürt kalabalıkları, hükümetin kuşatma karşısındaki kayıtsız ya da memnun görünen tutumunu protesto etmek için sokaklara döküldü. Zaman zaman bir iç savaş görünümü alan olaylar sırasında çoğu HDP yanlısı olmak üzere 40’tan fazla sivil öldü. 

Çatışmalar, Öcalan’ın protestoları sona erdirmeye davet eden mesajıyla sona erdi ancak derin bir iz bıraktı. Kürtler Türkiye devletinin, Suriye Kürtlerine karşı tutumundan, Türkiye devleti de Kürtlerde gelişen güçlü kimlik duygusundan ve PKK’nin sivil alanda artan etkisinden tedirgin olmuştu. 

Kobanê kriziyle uçurumun eşiğine gelse de süreç devam etti. Aralık başında HDP milletvekilleriyle görüşen Öcalan, devletle yapılacak müzakereler için bir çerçeve önerisi sundu. Ancak hükümet, müzakereler başlamadan önce PKK’nin silahsızlanma kararı alması konusunda ısrarcı olurken, PKK silahsızlanmaya ilişkin nihai kararı ancak taraflar çözümün koşulları üzerinde uzlaştıktan sonra alacağını ilan etti. 

Açık uzlaşmazlığa rağmen süreç halen devam etti ve Öcalan’ın müzakereler için hazırladığı 10 maddelik taslak, 28 Şubat 2015’te devlet yetkililerinin ve HDP temsilcilerinin katıldığı bir toplantıyla Dolmabahçe Sarayı’nda kamuoyuna açıklandı. PKK de hükümetin Öcalan’ın 10 maddelik taslakta öngörülen adımları atması halinde silahsızlanma kararını alacağını açıkladı. PKK’nin silahsızlanma kararı almaması hükümet cenahında ve bilhassa Erdoğanda büyük hayal kırıklığı yaratmış olsa da Öcalan’ın 2015 Newroz’unda vereceği mesaj beklendi. 

Ancak Öcalan Newroz mesajında 10 maddelik müzakere taslağı önerisini tekrar etti ve bir takvim belirtmeksizin silahsızlanma çağrısında bulundu. Böylece, PKK’nin üçüncü bir göz nezaretinde yapılacak resmi müzakereler tamamlanmadan silahsızlanma kararı almayacağı netleşti. Bu esnada çoktandır durdurulan askeri operasyonlar ve tek tük de olsa PKK militanlarıyla çatışmalar yeniden başlamış, 2015 seçimleri yaklaşmıştı. 

Çöküş ve felaket

2015 seçimlerinden sonra süreç bir kez daha çöktü. 

Türk savaş uçakları Kandil dağlarındaki PKK karargahını iki yıl aranın ardından tekrar bombalamaya başlamıştı. Sürecin çökmesinin göz önündeki sebebi, tarafların diğerine göre üzerine düşeni yapmamasıydı. Hükümete göre, PKK söz verdiği halde militanlarının tamamını ülke dışına çekip silahsızlanma kararını almamış, PKK’ye göreyse, hükümet tarafsız bir üçüncü gözün nezaretinde müzakere yapmayı kabul etmemişti. Ancak, muhtemelen sürecin kesinkes çökmesinin ardında biri iç siyasetle, diğeri de bölgesel durumla ilgili iki asli sebep vardı. 

İlkin, Haziran 2015’te yapılan seçimlerin de gösterdiği üzere, PKK silah bırakmadıkça süreç Erdoğana yaramıyordu. 2015 seçimlerinde HDP daha önce Kürt partilerinin yanına bile yaklaşamadığı yüzde 10 seçim barajını aşarak yüzde 13 oy almış, buna mukabil AK Parti, 2002’de iktidara geldiğinden bu yana ikinci en düşük oy oranını almış ve tek başına hükümet kuramamıştı. 

İkinci olarak, dışarıda da süreç Türkiye devletine değil, PKK’ye yaramış görünüyordu. PKK’yle Türkiye arasında görüşmeler sürerken, sonrasında SDG (Suriye Demokratik Güçleri) adını alacak PKK bağlantılı YPG (Halk Savunma Birlikleri) Suriye’de genişçe bir arazinin kontrolünü ele geçirmişti. 

Yani sürecin çökmesinin ardındaki esas sebep, pek muhtemelen sürecin hem içeride hem de dışarıda da Erdoğandan ve Türkiyeden çok Kürt hareketine yaramış olmasıydı. 

Baskının geri dönüşü 

2015 seçimlerinin ardından AK Parti, bir azınlık ya da koalisyon hükümeti kurmaya yanaşmadı ve Kasım 2015’te seçimler yenilendi. Bu esnada IŞİD’in Türkiyede art arda gerçekleştirdiği intihar saldırıları ve PKK’yle güvenlik kuvvetlerinin yeniden çatışmaya başlaması, Türkiye kamuoyunu dehşete düşürmüş, seçmen tercihleri kökten değişmişti. Kasım seçimlerinde HDP’nin oy oranı düşerken, AK Parti tarihindeki en yüksek oy oranlarından birine ulaştı ve büyük çoğunlukla hükümeti kurdu. 

Yeni hükümet, süreç esnasında şehirlere yerleşen bir grup PKK militanınca başlatılan ve şehir ya da hendek savaşları olarak adlandırılan kalkışmayı aylar süren bir askeri operasyonla bastırdı. Askeri operasyonlar Mart 2016’da tamamlandığında yüzlerce militan, güvenlik görevlisi ve sivil öldürülmüş, yüz binlerce vatandaş yerinden edilmiş ve çatışmaların yaşandığı kasaba ve mahallelerin tamamı yerle bir edilmişti. Bunu, HDP’yi ve Kürt hareketine yakın sivil toplum kuruluşlarını, televizyon ve radyo kanallarını ve gazeteleri hedef alan bir baskı kampanyası izledi. 

2016’nın ilk aylarıyla beraber süreç çökmekle kalmamış, bir süre askıya alınmış görünen baskı siyaseti sert bir biçimde geri dönmüştü.

Sürecin çökmesini takiben gelişen baskı siyaseti, Gülenci subayların 15 Temmuz 2016’da giriştikleri darbe teşebbüsünün ardından daha da sertleşip genişledi. Darbecileri bürokrasiden uzaklaştırıp cezalandırmak gerekçesiyle üç aylığına ilan edilen olağanüstü hal, iki yıl sürdü ve Gülencilerle beraber bütün muhalefeti ezmek için kullanıldı. Darbe teşebbüsünün ardından on binlerce muhalif, bürokrasiden ve üniversitelerden atıldı, HDP milletvekillerinin büyük çoğunluğunun dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra, aralarında partinin iki eş genel başkanının da bulunduğu on beş HDP milletvekili tutuklandı ve beş HDP milletvekilinin vekilliği düşürüldü. 

Keza, HDP’nin kardeş partisi Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) 102 belediye başkanından 94’ü devlet tarafından atanan kayyumlarla değiştirildi. 75 eş başkan hapse atıldı. 

Darbe teşebbüsünün yarattığı iklim ve olağanüstü hal sürerken Nisan 2017’de anayasa değişikliği yapılarak parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi ve Erdoğan daha fazla yetki kuşanmış olarak yeniden cumhurbaşkanı seçildi.

Sürecin çökmesini takiben devreye alınan baskı politikası içeriyle sınırlı kalmadı. Temmuz 2015’ten itibaren Türk ordusu Suriye’de büyük askeri operasyonlar yaptı ve Suriye iç savaşı sırasında YPG’nin kontrolüne geçen Afrin, Cerablus, Mınbiç ve Tel Abyad gibi Kürt ve Kürt-Arap nüfuslu kentlerin kontrolünü ele geçirdi. Bu şehirlerde yönetimi Türkiye bürokrasisi devraldı ve Türk polisler, kaymakamlar ve valiler görev yapmaya başladı. Bu esnada Türk ordusu Irakta da onlarca askeri üs kurmuştu. 

Sürecin çökmesini takip eden birkaç yıl içerisinde devlet hem içeride hem dışarıda Kürtlerle ve Kürt meselesiyle baskı siyasetiyle meşgul olmaya başlamış ve hem içeride hem dışarıda Kürt hareketini sınırlandırıp, kontrol altında tutmayı başarmıştı.

Yeni Ortadoğu, yeni süreç

Kesintilerle de olsa 2009-2015 arasında kalan altı sene boyunca devam eden süreci ayırt edici kılan, devletin Kürt meselesiyle müzakereyle ve Kürt kimliğinin tanındığına işaret eden zayıf reformlar yoluyla meşgul olmasıydı. Nitekim, sürecin çökmesini takip eden neredeyse 10 sene boyunca müzakerenin de Kürt kimliğini tanımanın da sözü edilmedi. Aksine, Erdoğan pek çok kez Türkiye’nin artık bir Kürt meselesi olmadığını duyurdu. Yeniden devreye alınan sert baskı politikası “işe yaramış”, Kürt meselesi ve Kürt hareketi hem içeride hem de dışarıda kontrol altına alınabilmişti. 

İçeride, PKK teknolojik üstünlük ve askeri operasyonlarla, HDP ise cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilip meclisin önemsizleştirilmesiyle etkisizleştirilmiş, dışarıda da hem Irak’ta hem de Suriye’de PKK geriletilmişti. 

2015 sonrası siyasetin tek bir pürüzü var gibiydi: Kürt seçmenlerin Erdoğana ve AK Parti’ye verdikleri desteğin azalması. Ancak Erdoğan’ın 2018 ve 2023 seçimlerini kazanması, bu pürüzle yaşanılabileceğini gösteriyordu. Hülasa, 2009-2015 sürecinin çökmesinin üzerinden neredeyse on sene geçtikten sonra bile, ne yeni bir sürece ihtiyaç var gibiydi ne de müzakere ve reform siyasetine geri dönmeye. 

Ne var ki, beklenmeyen oldu ve 1 Ekim 2024te iktidar yeni bir sürecin işaret fişeğini ateşledi. Hem de bu kez 2009-2015 sürecinin en sert ve kararlı muhalifi MHP ve lideri Devlet Bahçeli öncülüğünde. 1 Ekim 2024’te meclis yeni yasama dönemine başlarken Bahçeli, DEM Parti Genel Başkanı Tuncer Bakırhanla tokalaştı ve ardından ülke içinde barışa ve Türklerle Kürtleri bütün bir bölgede kardeşliğe davet eden çağrılar yaptı. Belli ki sahne arkasında Öcalan ve muhtemelen PKK’yle temas kurulmuş, Türkiye devleti yeni bir süreç başlatmaya karar vermişti. 

Nitekim bu ilk adımların üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, 27 Şubat 2025’te, Abdullah Öcalan kendisini ziyaret eden DEM Parti heyeti aracılığıyla, bir kez daha silahlı mücadelenin miadını doldurduğunu bildiren, ancak bununla kalmayıp PKK’yi kendini feshetmeye davet eden bir açıklama yaptı. Hemen hemen tam 10 sene sonra yeni bir süreç ya da süreç yeniden başlamıştı.

Çok geçmeden PKK, 5-7 Mayıs tarihleri arasında kongresini topladı ve silahlı mücadeleye son verip kendisini feshettiğini duyurdu. Bunu 11 Temmuz 2015’te Irak Kürdistanı’nda bir grup PKK militanının silahlarını yaktığı bir sembolik tören ve 5 Ağustos 2025’te mecliste bir süreç komisyonunun kurulması izledi. İYİ Parti hariç olmak üzere mecliste grubu bulunan bütün partilerin katıldığı komisyon, çalışmalarını 2025 sonunda tamamladı. Ocak 2026 itibarıyla komisyonun PKK’nin silahsızlanma sürecini tescil etmesi beklenen geçiş yasası önerisini meçlise sunması bekleniyor.

Neden? 

2009-2015 sürecinin çökmesinin üzerinden neredeyse 10 sene geçtikten sonra ve üstelik Türkiye devleti hem içeride hem de dışarıda Kürt meselesini kontrol altında tutmayı başarmışken yeni bir sürecin ya da sürecin yeniden başlaması şaşırtıcı görünmekle beraber açıklanamaz değil. 

Sürecin başlamasının ardında, hem Bahçeli’nin hem de Öcalan’ın pek çok kez vurguladığı üzere, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e karşı gerçekleştirdiği saldırının ardından yaşanan gelişmelerin neticesinde yeni bir bölgesel resmin oluşması, Ortadoğu’daki güç dengesinin köklü bir biçimde yenilenmesi var. Hamas saldırısının ardından İsrail önce Gazze’ye ardından başta Lübnan ve Suriye’dekiler olmak üzere İran’ın bölgedeki vekillerine karşı toptan bir saldırıya geçti. İsrail saldırıları Lübnan’da Hizbullah’ın yenilmesi, Suriye’de de rejimin çökmesiyle neticelendi. 7 Ekim 2023 sonrasındaki birkaç ay içinde senelerin direniş ekseni çökmüş, bölgede İran’ın nüfuzu azalmış, İsrail’inki büyümüştü. 

Türkiye’yi Kürt meselesiyle yeniden baskı harici araçlarla ilgilenmeye sevk edip, yeni bir çözüm sürecine teşvik eden bu yeni bölgesel vaziyet oldu. İsraille İran arasındaki güç ilişkilerinin bu kadar dramatik bir biçimde değişmesi Türkiye açısından çok önemliydi çünkü Arap Baharı’ndan sonra Irak ve Suriye devletlerinin bu iki ülkedeki Kürtler üzerindeki kontrolü zayıflayınca, Türkiye ve İran bu iki ülkede Kürtlerin daha fazla güçlenmesinin önüne geçmek üzere işbirliği yapmış ve netice almışlardı. Bölgede Türkiye-İran tandemi olarak adlandırılabilecek bu açık ve örtük işbirliği sayesinde Irak Kürtleri IŞİD’i Musul’dan çıkardıktan sonra ele geçirdikleri Kerkük’ün kontrolünü Irak’a, Suriye Kürtleri de iç savaş sırasında ele geçirdikleri Afrin ve Tel Abyad’ın kontrolünü Türkiye’ye bırakmak zorunda kalmıştı. Türkiye-İran tandemi her iki ülkenin menfaatine işlerken, İran’ın başta Suriye olmak üzere bölgeden hızla çekilmesi, Türkiye’yi zor bir seçimle baş başa bıraktı. Türkiye ya Irak ve Suriye Kürtlerini İran olmaksızın, tek başına ‘dizginleyecek’ ya da Türkiye’dekiler de dahil olmak üzere Kürtlerle ilişkisini yenileyecekti. Muhtemelen riskli bulunduğundan ilk seçenek tercih edilmedi ve bugünkü süreç başladı. 

Özetle yeni sürecin başlamasının ardında 7 Ekim 2023 Hamas saldırısından sonra yeni bir Ortadoğu’nun, deyim yerindeyse İransızlaşan bir Ortadoğu’nun ortaya çıkması var.

Nereye gidiyor? 

Sürecin niye başladığı anlaşılır olmakla beraber, nereye evrileceğini kestirmek kolay değil. Süreç PKK’nin kesinkes tasfiye edilip Kürt meselesinin reformlar yoluyla ele alınmaya başlamasıyla da devam edebilir görünüyor, tıkanmayla da. Sürecin etrafında bu kez yürüyebilir dedirten faktörler de var, bu kez de olmayacak dedirten faktörler de…

Sürecin bu kez sonuçlanabileceğine, PKK’nin kesinkes tasfiye edilip, Kürt meselesinin siyaset yoluyla ele alınmasının önünün açılabileceğine işaret eden ilk faktör Öcalan’ın, örgütün ve Türkiye Kürtlerinin silahlı mücadelenin miadını doldurmuş olduğunda uzlaşmış olması. Çoktandır telaffuz edilmekle beraber hem PKK çevrelerinde hem de Kürtler arasında silahlı mücadeleyle alınabileceklerin alındığı, silahlı mücadelenin Kürtlerin daha fazla hak elde etmesinin önünde bir engel olmaya başladığı ve demokratik mücadeleyle daha fazla hak elde edilebileceği yolunda bir fikir birliği var[12]

İkinci faktör, sürecin Türkiye siyasetinin başat aktörlerince destekleniyor oluşu. AKP ve DEM Parti önceki süreçte olduğu gibi yine sürecin merkezinde. Ancak önceki çözüm sürecine kökten karşı çıkan MHP, bu kez sürece öncülük ediyor. Keza, önceki sürece açıktan karşı çıkmasa da destek de olmayan CHP bu kez sürecin ilerlemesinden yana. 

Üçüncü faktör Suriye’yle ilgili. Türkiye, Suriye Kürtlerinin yeni rejimle ilişkisi hakkında âdemi merkeziyet olmaz ve SDG feshedilmeli” tezini savunuyor olmakla beraber sürecin başında savunduğu SDG mensuplarının Suriye ordusuna bireysel olarak katılmaları gerekir pozisyonunda ısrarcı olmayarak esnek olabileceğini gösterdi. 

Son olarak, sürecin başlamasının ardındaki esas sebep yerinde duruyor. Bölgede oluşan yeni güç dengesinde Türkiye’nin Irak, Suriye ve Türkiye’deki Kürtleri tek başına kontrol etmesi çok zor. Süreç çöküp Türkiye’nin Kürtleri tek başına kontrol etmeye çalışması durumunda Türkiye’yle Kürtler arasında onulmaz yaraların açılabilecek olması sürece devam etmeyi teşvik eden başka bir faktör.

Sürecin etrafında “bu iş bu kez sonuçlanabilir” dedirten faktörler kadar “süreç bir kez daha çökebilir” dedirten faktörler var. Sürecin arkasındaki esas sebebin Kürtlerle barış içinde bir arada yaşamak arzusu olmaktan çok jeopolitik zaruretler olması bu yöndeki ilk büyük faktör. Bugün yürüyen sürecin arkasında “Kürtlerle barış içinde, Kürtlerin haklarını ya da kimliğini tanıyarak bir arada yaşamak gerekir” türünden normatif bir tercihten ziyade, yeni jeopolitik durumun yarattığı risklerden sakınma arayışı var. Bu, süreci mümkün kılan jeopolitik zaruretler zayıfladığında veya tamamen değiştiğinde barışa duyulan ihtiyacın da zayıflayabileceğine ve dolayısıyla süreçten vazgeçilebileceğine işaret ediyor. 

Bu minvaldeki ikinci faktör, sürecin kaderinin fazlasıyla Suriye’de Kürtlerle yeni rejim arasındaki ilişkinin nasıl seyrettiğine bağlı olması. Her ne kadar Türkiye, SDG’yle Suriye rejimi arasındaki ilişki söz konusu olduğunda süreç başladığından daha esnek bir pozisyondaysa da, halen âdemi merkeziyet olmaz tezinde ısrar ediyor. Buna mukabil SDG “âdemi merkeziyet olmadan olmaz” demeye devam ediyor. Kürtlerle Suriye rejimi arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair bu uzlaşmazlık bugünkü süreci kırılgan kılan ikinci faktör.

Üçüncü faktör iç siyasetle ilgili. Geride kalan ayların da gösterdiği üzere, Erdoğan süreç devam ederken muhalefetin başat aktörü CHP’yi felç edip, baskı altında tutmak istiyor. Malum, süreç başladıktan hemen sonra CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hapsedildi ve CHP yönetimini hedef alan büyük bir yargı tacizi başladı. Bu sindirme kampanyası bir yandan CHP’nin sürece güçlü bir biçimde katkı vermeye devam etmesini riske sokuyor, beri yandan da DEM Parti saflarında Erdoğan’ın süreci siyasi rakiplerini etkisizleştirmek için araçsallaştırdığı kuşkusuna yol açıyor. CHP’nin sürece destek vermeyi sonlandırabilir olması ve DEM Parti’nin Erdoğan’a dönük güvensizliği, süreci kırılganlaştıran diğer bir faktör. 

Son faktör de iç siyasetle ilgili. Erdoğan ve Bahçeli süreci “önce silahsızlanma, reform sonra ya da belki” formülüyle yürütmek istiyor. Bu formüle göre, yapılıp yapılmayacağı belli olmayan ve yapılacak olursa bile kapsamı belirsiz reformlar yapılmadan önce PKK kademelendirilmiş bir infaz düzenlemesiyle fesholunacak. Ancak, PKK’nin reform yapılmadan ve kademelendirilmiş bir dönüşe evet deme ihtimali kuvvetli görünmüyor. Eve dönüşün ve reformların zamanlaması ve kapsamına dair taraflar arasındaki bu anlaşmazlık da sürecin selametle tamamlanmasının zor olduğuna işaret eden bir faktör. 

Özetle, 2009’da başlayan sürecin çökmesinden 10 sene sonra, yeni bir süreçle ya da sürecin yeni bir fazıyla karşı karşıyayız ve lakin sürecin tamamına erip ermeyeceği bu kez de meçhul. Şartlar, Kürt meselesinin siyaset ve hukuk zeminine çekilebilmesi, diğer deyişle, sürecin tamamlanabilmesi ya da bir kez daha çökmemesi için PKK’yi silahsızlandırma girişiminin Suriye’deki gelişmelerden özerkleştirilmesi ve güçlü bir reform siyasetiyle desteklenmesi gerektiğini gösteriyor. Lakin, bunun olup olamayacağı, silahsızlanma ve reform siyasetinin aynı anda ve Suriye’den özerkleştirilerek yürütülüp yürütülemeyeceği bugün itibarıyla meçhul.

 


[1] http://www.kurdipedia.org/books/75438.PDF. Kürdistan Devriminin Yolu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi önderlerinden Hüseyin İnan tarafından kaleme alınmış Türkiye Devriminin Yolu başlıklı metne nazire yapıyordu. İsmet İmset, PKK Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı (1973-1992), s. 15. 

[2] Abdullah Öcalan. PKK 5. Kongresine Sunulan Politik Rapor, (Köln: Weşanên Serxwebûn, 1995), s. 53-76. https://docs.google.com/file/d/0B4HO5r4WOpdzbTZ6S0JNSExPLWs/edit

[4] Yasaya ve uygulanmasına dönük bir değerlendirme için bkz. Dilek Kurban ve Mesut Yeğen, Adaletin Kıyısında. ‘Zorunlu’ Göç sonrasında Devlet ve Kürtler.

[5] https://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/08/050812_turkey_kurds.shtml Cengiz Çandarla yaptığı bir mülakat Erdoğan’ın Diyarbakırdaki sözlerinden pişmanlık duyduğunu gösteriyor. Bkz. Cengiz Çandar, Mezopotamya Ekspresi, (İstanbul: İletişim, 2012).

[6] Kürt meselesinde PKKyle görüşmeyi de içeren yeni bir çözüm planının 2007 senesinde bizzat MGKda görüşülerek kabul edildiği ve bu planı yürütmek üzere de MİT müsteşarı Emre Tanerin görevlendirildiği anlaşılıyor. Bkz. İsmet Berkan Asker Bize İktidarı Verir mi? (İstanbul: Everest, 2011), s. 156-7. 

[9] Kürt meselesinde PKKyle görüşmeyi de içeren yeni bir çözüm planının 2007 senesinde bizzat MGKda görüşülerek kabul edildiği ve bu planı yürütmek üzere de MİT müsteşarı Emre Tanerin görevlendirildiği anlaşılıyor. Bkz. İsmet Berkan Asker Bize İktidarı Verir mi (İstanbul: Everest, 2011), s. 156-7. 

[11] Amed Dicle, 2005-2015 Oslo Görüşmeleri (Mezopotamya Yayınları, 2017).