2020’lerde Kürt meselesini tanımlamak

Kürt meselesi bir milli mesele”, yani kendisini bir millet” olarak algılayan bir toplumun meselesi; ama diğer milli meselelerde olduğu gibi, bu mesele ve demokrasi arasında da doğrudan bir bağ var. 

newroz omuzlarda

1923te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tarihe Şeyh Said İsyanı olarak geçecek olan bir Kürt ayaklanmasıyla karşı karşıya kalacak; Ankara isyanı ya irticai” bir hareket ya da bir “İngiliz provokasyonu” olarak tanımlayacaktı. 

Mehmet Bayrak’ın yayınladığı devletin iç raporlarının da gösterdiği gibi, iktidar erkleri aslında daha 1920lerin başında Cumhuriyetin irtica” ya da dış müdahale” ile değil, bir Kürt meselesiyle karşı karşıya olduğunu biliyor, ama Kürtlüğü neredeyse Türklüğü tehdit eden biyolojik bir bünye olarak değerlendiriyorlardı[1]. 1930larda, Akşam ve Kadro gibi yayınlar ise, Kürtlüğü nihai hedefi medeni” ve inkılapçı” Türklüğü ortadan kaldırmak olan feodal” bir etnosınıf olarak tanımlıyorlardı. 

Devletin tabir yerindeyse “dış söylemi”nde ise Kürtlük olgusu inkar ediliyordu. On yıllara yayılan bu inkar, 12 Eylül rejimiyle birlikte yeni bir boyut kazanacaktı. Kenan Evren rejiminin yayınladığı Beyaz Kitab’a göreDoğu”da, dağların yüksek kısımlarında, tepelerde, yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabakayla örtülürdü karın yüzü. Üstü sert, altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, kırt-kürt” diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yașayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında”[2].

Bu inkar politikası, Kürt militanlarına yargılandıkları mahkemeleri, Kürtlerin varlığını ispat etmeyi hedefleyen akademik tribünlere dönüştürme fırsatı sağlıyordu[3].

Kürt meselesi ne değildir? 

1991de Irak Kürdistanı’nın trajik koşullarda kısmi bir özerkliğe kavuştuğu, 2010-2020lerde Kobanê direnişinin ve Rojava tecrübesinin ve İrandaki jîn, jîyan, azadi” (Kürtçe, kadın, barış, özgürlük) gösterilerinin dünya çapında önemli bir yankı yarattığı, 1992de başlayan demokratik sosyalist Halkın Emek Partisi (HEP) geleneğinin Türkiyede güçlü bir siyasi hareketin oluşmasına yol açtığı koşullarda, artık Kürtlerin varlığını inkâr edebilmek mümkün değil. 

Ama asıl soru, Kürt meselesinin nasıl tanımlanacağı. 1971de Irak Kürdistanı üzerine yazdığı çığır açıcı kitabında, İsmet Şerif Vanly bu soruyu, Kürt meselesinin ne olmadığı şeklinde yeniden formüle ediyordu[4]. Türkiyede henüz ismi konmamış olan ve nereye varacağı bilinmeyen bir sürecin” başladığı günümüzde, Vanly’ın yaklaşımı bizim için de önemli bir başlangıç noktası. Kökenleri 19. yüzyıla uzanan ve değişik dönemlerinde İran, Türkiye, Irak ve Suriye tarihlerini belirleyen Kürt meselesi, 40 yıllık” bir “terör ve terörün sona erdirilmesi meselesi” değil, aynı şekilde 1920’lerin başında Londra ve Paris tarafından Irak ve Suriye manda devletlerinin oluşturulmasıyla yeniden tanımlanan bu meseleyi,emperyalizm” ve siyonizm”in manipülasyonlarıyla açıklayabilmek imkânsız. Son olarak da Türkiye’deki İslamcı ve milliyetçi çevrelerin iddialarının aksine, Kürt meselesi bir “ümmet meselesi” değil: Hıristiyan kardeşliği” ile açıklanamayacak ve bu kardeşlik” içinde çözülemeyecek Bask, Katalan, Kebek ya da İskoçya meseleleri gibi, Kürt meselesi de İslam âleminde ortaya çıkan ama “İslam kardeşliği” ile çözülemeyecek olan milli bir mesele. 

Tarihsel dinamikler ve Kürdistan’ın oluşumu

Kürt meselesinin anlaşılması için her şeyden önce Yakındoğu, Küçük Asya ve Kafkasya’nın kesişim noktasında oluşan Kürdistan olgusuna değinmek gerekli. 

Tarihsel süreçler, kırılmalar ve yeni yapılanmaların sonucu olan bu oluşum ile, bir din ve bir imparatorluk olarak İslam’ın yükselmesi arasında yakın bir ilişki var. Yeni bir din olarak İslam, birleştirici bir rol oynarken, diğer imparatorluklar gibi Emevi ve Abbasi imparatorlukları da aralarında Kürtlerin de bulunduğu grupların etnik yapılar olarak sınıflandırılmalarına, özerkleşmelerine ve kendilerine has birer kimlik geliştirmelerine imkân sağlıyorlardı. Bu ikili dinamik, Kürtlerin İslam öncesindeki ilk mekânlarını oluşturan Zagros dağlarından çok daha geniş bir alana yayılmalarını ve bu coğrafyada emirlikler” yoluyla alt-devletleşme olarak tanımlayabileceğimiz bir kurumsallaşmaya girişmelerini mümkün kılıyordu. 

Sultan Salahaddin (1138-1193) döneminde iç dayanışma” olarak tanımlayabileceğimiz Kürt asabiyyesi”nin Haçlılara karşı yürütülen “İslam dava”sının hizmetine konulması, bir Kürt hanedanının devletleşmesini sağlamış, ama Boris Jamesin ve Metin Atmaca’nın da gösterdiği gibi, 13. yüzyıldan sonra Kürt emirlikleri daha çok imparatorluklar-arası” bir periferide, kısmi bir özerkliğe sahip olarak devam edebilmişlerdi[5]. 1514-1515 Fars-Osmanlı Savaşı sonrası hem Tahran hem de İstanbul, bu sınır bölgesinde Kürt emirliklerinin statüsünün korunmasını garanti altına almıştı. 19. yüzyılda, özellikle de Tanzimat’ın ilanından sonra, bu göreceli özerklikler büyük bir şiddet kullanılarak yok edilmiş ve yerlerini bir yandan merkezi iktidarların kurumlarına, diğer yandan da aşiret ve tarikatlara bırakmışlardı. I. Dünya Savaşı ve 1915 Ermeni soykırımından sonra, Kürdistan, bu sefer de Türkiye ve yeni kurulan Irak ve Suriye arasında bölüştürülecekti. 

Bu yeni kurulan devletlerin ve İran’ın sınırlarının askerileştirilmesi, rejimlerin radikal milliyetçi ideolojileri ve inkâr ya da baskı siyasetleri, Kürdistanda 1920’lerde 1946ya uzanan bir isyan dalgasının başlamasına yol açacaktı. Bu dönemde, Kürt hareketi, bu devletlerarası bölünmeye ortak bir tarih okumasını, bir coğrafi tahayyülü, bir milli bayrağı, bir Panteon’u ve bir milli marşı” da içeren sembolik bir birleşmeyle cevap verecekti. 1946 sonrasında önemli sosyoekonomik ve politik değişimlere tanıklık eden Kürdistan, 1961de Irak’taki Barzani isyanı, 1975te bu hareketin çöküşünden sonra başlatılan yeni bir isyan, 1979 İran İslam devrimi ve Kürt direnişi ve 1984te PKK’nin başlattığı silahlı mücadeleyle birlikte, on yıllara yayılan bir baskı, savaş ve şiddet dönemine geçecekti.

İslam içi etnik farklılaşmalar konusunda son derece duyarlı olan vakanüvislerin de gösterdiği gibi, neredeyse 1500 yıla yayılan bu tarih, aynı zamanda bir Kürtlük bilincinin oluşmasını da sağlıyordu. 17. yüzyıl şairi Ehmed-ê Xanî (Ehmed-e Hani, 1650-1706), Tacikler” (Farslar) ve Rumlar” (Türkler)ın egemenliğine tabi tutulan Kürtlerin birleşememesinden, dolayısıyla da devletleşmemesinden şikayetçiydi. 

19. yüzyılda Tanzimat’ın büyük bir şiddet kullanarak ezdiği Kürt emirlikleri, kendilerini imparatorluğa bağlayan ama İstanbulun ihanet ettiği tarihsel senetten bahsediyor ve direnişlerini Kürd kavgası” diye sunuyorlardı. 19. yüzyılın sonunda sürgünde yayınlanan Kürdistan gazetesi ile birlikte, Osmanlı’dan ya da Farstan ayrılmayı hedeflemeyen Kürt davası yeni bir ivme kazanıyordu.

Kürt meselesi: Minör”den majör”e geçiş

Bu tarihsel süreçler, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında oluşan Kürt meselesi”nin arka planını oluşturuyor. Kürt meselesi, özellikle Rus ve Osmanlı imparatorluklarında görülen makro-etnik kimliklerin millileşmesi” ya da milletlerin uyanışı” sürecinden ayrı değil. Bu süreç ise, Marx’ın tabiriyle an sichten (kendinde”) für siche (kendi için”) bilinçlenme yoluyla geçişi sağlıyor. Bu sürecin anlaşılması, Kantçı bir perspektife başvurulmasını kaçınılmaz kılıyor. Aydınlanma Nedir?” adlı önemli makalesinde (1784) Kant, hem ergenliğe ulaşmamış” hem de azınlık” kavramlarına denk düşen minör” kavramından yola çıkıyordu. 

Türkiyede 20, Ortadoğuda 40 milyonluk bir grubu oluşturan, bütün sürgünlere ve Araplaştırma, Farslaştırma & Azerileştirme ve Türkleştirme politikalarına rağmen kendi topraklarında ezici bir çoğunluk oluşturan Kürtlerin sayısal olarak bir azınlık” olmadığı açık. Ama Kant, azınlığı “majör”ün, yani yetişkin”in statüsünden mahrum bırakılmak ya da kendini mahrum bırakmak olarak tanımlıyor. Bu perspektiften bakıldığında, Kürt mücadelesi, azınlıklaştırılmış” ve minör” statüsüne indirgenmiş bir halkın majör” statüsüne geçiş için verdiği mücadele olarak tanımlanabilir. 

Bu, aynı zamanda Kürtlüğün kolektif bir özne olarak kabul edilmesi ve diğer majör”lerin sahip oldukları özgürlük ve sorumluluk haklarına kavuşması anlamına geliyor. “Nesne” statüsünden bilinçlenme yoluyla “özne”leşmeye geçen minör”, kendi sübjektivitelerini geliştiriyor, kendi geçmişini öznel bir tarih perspektifinden yola çıkarak okuyor, kendi geleceğini kendi iradesiyle belirlemeye çalışıyor, yaşadığı anı ise geçmişi ve geleceği birleştiren kurucu bir an olarak tanımlıyor. 

Özneleşme, sadece pratik değil aynı zamanda hukuki ve normatif bir içeriğe de sahip: Özne, Hannah Arendtin tanımıyla hak sahibi olma hakkı”na ulaşıyor[6], yani hak” kavramını kendi mücadelelerinden yola çıkarak yeniden tanımlıyor. Özgürleşme, sorumluluk kazanma ve diğer majör”lerle eşit bir statüye sahip olma, “özne”nin bir sorun” olmaktan çıkmasını da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, Kürt meselesi, Kürtlerin özneleşmesi ve özne olarak tanınması ve bu sayede Kürt meselesinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor.

Bir demokrasi meselesi olarak Kürt meselesi

Kürt meselesi bir milli mesele”, yani kendisini bir millet” olarak algılayan bir toplumun meselesi; ama diğer milli meselelerde olduğu gibi, bu mesele ve demokrasi arasında da doğrudan bir bağ var.

İdeal koşullarda demokrasi, sadece bir özgürlük ve eşitlik sistemi değil, aynı zamanda da bir “üstünlüklerden feragat” sistemidir: İnanç inançsızlığa, bir din ve/ya bir mezhep diğer din ve mezheplere, bir milli grup diğer bir milli gruba, bir cinsiyet diğer cinsiyete, bir cinsel tercih diğer cinsel tercihlere üstün tutulamaz. 

Bu ideal koşulların gerçekleşmesinin pratikte -ve bazı durumlarda hukuksal düzeyde- imkânsız olduğunu biliyoruz. Fakat Britanya, Kanada ve İspanya örnekleri, milli meselelerin kısmi çözümünün bile ancak demokrasi sayesinde mümkün olduğunu gösteriyor. İspanya’nın Franco sonrasında başlayan demokratikleşmesi (1975-1978), hem demokrasi sorunun hem de Bask ve Katalan milli sorunlarının eşzamanlı olarak meşrulaştırılması ve İspanya demokratik mukavelesinin olmazsa olmaz bileşenleri olarak kabul edilmesiyle mümkün olabildi. Irak ve İran, Kürt hareketinin son elli yılını belirleyen “İran/Irak için demokrasi, Kürtler için federasyon” şiarı da bu demokrasi ve milli meselenin çözümü arasındaki bağı dile getiriyor.

Kürt meselesi ve sınır olgusu

Bask, Katalan, Tamil gibi milli gruplar iki ülke arasında, Kürt toplumu ise dört ayrı ülke, üç yabancı resmi dil ve iki alfabe arasında bölünmüş durumda. Beş yüz yıllık İran/Türkiye sınırı ve yüz yıllık Irak-Suriye-Türkiye sınırları, doğal olarak grup içinde önemli farklılaşmalara yol açtı, Kürtleri değişik başkentlere bağımlı kıldı, Farsçayı, Arapçayı ya da Türkçeyi eğitim dili olarak dayattı, değişik siyasi kültürler oluşturdu ama 1920’lerden itibaren ortak sembollere belirlenen sınır aşırı bir Kürtlük tahayyülüne son veremedi. 

1937-1938 Dersim direnişini istisna tutarsak, her önemli Kürt hareketi aynı zamanda bölgesel bir boyuta sahip oldu. Bu nedenle de, Kürt mücadelesi aynı zamanda bölge düzeyine kolektif bir özne olarak tanınmayı hedefliyor. 

Ama bu sınırların yok olacağı anlamına gelmiyor. Bunun nedeni sadece, Kürt hareketlerinin günümüzde böyle bir talep dile getirmemesi ya da PKK geleneğinin son 20 yılda ayrı bir devlet perspektifini ve bir prensip olarak ulus devlet modelini dışlaması değil. Kürdistan’ın bölünmesi, Kürt hareketini, eşzamanlı olarak bir birleşme ve bölünme diyalektiği temelinde yapılanmaya zorluyor: Son 30 yılın örneklerinin de gösterdiği gibi, bu hareketin Iraklılaşması ya da Suriyelileşmesi, aynı zamanda yeni bir Kürdistanileşme dinamiğini, Kürdistanileşmesi” ise yeni bir Iraklılaşma ve Suriyelileşme dinamiğini tetikliyor. Örneğin, referans kaynaklarını ve kadrolarının bir kısmını PKKye borçlu olan Rojava özyönetimini PKKden ayırabilmek imkansız, ama tarihsel ve sosyolojik olarak Suriye koşullarında yeşeren bu özyönetimi PKKye indirgeyebilmek de imkansız. 

Bu diyalektik ilişki, Kürdistan’ın Başûr” (Güney) ve Rojava” (Batı) bölgeleriyle yakın bir ilişki içinde olan Bakur” (Kuzey) ve Rojhelat” (Doğu) için de geçerli. 

Kürt sübjektiviteleri

Kürt meselesinin bu kompleks yapısı, Kürt meselesinin bir milliyetçilik olgusuna da indirgenemeyeceğini gösteriyor. 20. yüzyılın değişik anlarında bazen organisist bir boyut da kazanan Kürtçü” akımların ortaya çıkmasına rağmen, genel hatlarıyla Kürt hareketi 1980-1990’larda kullanılan etnonasyonalizm” tanımına uymuyor. “Öznel” ya da partikülarist bir unsur olarak Kürt hareketi, 20. yüzyıl boyunca kendini evrensel bir dava”yla meşrulaştırdı, 1920-1940larda Batıcı-medenileştirici”, 1960-1990 yıllarında sol” ya da radikal sol”, 1990-2020’li yıllarda ise liberal” (ve neoliberal”) ve konfederalist” renklere büründü. 

Aynı şekilde, Kürdistan’ı bölen rejimlerin baskı politikaları, bu ülkelerde yaşanan iç kopuşlar ya da 1991 ve 2003 Körfez Savaşları gibi dış müdahaleler, sosyoekonomik gelişmeler ve Kürt hareketinin hem her dört ülkede hem de bölgesel düzeyde yarattığı öz dinamikler, statik olmayan sübjektivite rejimlerinin oluşmasına yol açtı. Bu rejimler, nesiller arası ilişkilerde hem bir devamlılığın hem de önemli kopuşların oluşmasına neden oldu. 

Örneğin, 40 ya da 50 yıl önce yanKurdistan yan neman (ya Kürdistan, ya ölüm) sloganı bir bütün olarak Kürt hareketinin halet-i ruhiyesini dile getiriyordu. On binlerce kişinin yaşamını kaybettiği 1980’lerin sübjektivite rejimi, Kürtlüğün yok edilebileceği korkusuyla belirleniyordu. Türkiyedeki 12 Eylül dönemi, İran-Irak Savaşı, İranda Kürt direnişinin bastırılması ve Irakta Anfal adıyla kodlandırılan kimyevi katliamlar, 1980da İran Kürdistan Demokratik Partisi lideri Abdurrahman Qasimlunun Viyanada öldürülmesi... Tüm bunlar trajik bir Kürt sübjektivitesinin oluşmasına yol açmıştı. Kürtlerin izolasyonu ancak 1989 Paris Kürt Enstitüsü’nün düzenlediği Uluslararası Kürt Konferansı, daha sonra da Kuveytin işgali ve Körfez savaşıyla kırılacaktı. 

Bugün, Iraktaki Kürt özerkliği (1991) ve 2005te yürürlüğe giren federe bölge statüsü, Suriyede Kobanê direnişi (2014) ve İŞİDin saldırılarına ve Türkiye’nin işgallerine rağmen varlığını sürdürebilen Rojava, İranda bütün baskılara rağmen canlılığını koruyan yoğun sosyalizasyon ve kültürel direniş ile Türkiyede faili meçhullere ve kayyumlara rağmen ayakta kalabilen HEP geleneği, Kürt hareketinin ve genel olarak toplumunun sübjektivitelerinde önemli değişimlerin olmasına yol açtı. 

Bu son 40 yıl, aynı zamanda Kürtlüğün kendini ifade ettiği dillerin çoğullaşmasına ve çok renklileşmesine, özellikle edebiyat ve sinema dallarında gözlemlenen büyük bir kültürel yaratıcılığa, onlarca Kürdün Avrupa parlamentolarında milletvekili olmasını sağlayan diaspora aktivizmine, Kürt sosyal bilimlerinin uluslararası akademik dünyada önemli bir yer kazanmasına da tanık oldu. 

Dahası, hem yapısal ekonomik krizler hem de özellikle Irak ve Türkiyede köy yıkımlarıyla beslenen kırsal göç, Kürdistan’ın şehirleşme sürecini hızlandırdı. Bugün yüzde 75’lere varan kentleşme oranı, aynı zamanda dinamik bir orta sınıflaşma olgusunun oluşmasına da sebep oldu. 

Bu gelişmeler 1960-1980’lerin karamsarlığından yeni ve çoğul dinamizmlere ve beklentilere geçilmesini de sağlıyor. Bu artık mazide kalan on yıllarda dünya çapında güçlü olan sol sentaksın ve silahlı mücadele kültünün sona ermesi de Kürt hareketinin sembolik evrenini belirleyen ve yeni ifade ve direniş repertuvarlarına yönelmesini sağlayan önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor. 

Kürt hareketi ve toplumunun ulaştığı bu yeni ivmenin uzun erimli olması ve Ortadoğuda demokratikleştirici bir rol oynaması ise, ancak ve ancak İran, Türkiye, Suriye ve Irak toplumlarının yakın tarihlerine damgalarını vurmuş mezhepçilik, iç savaş, milis ve paramiliterleşme olguları, predatör iktidar icraatları ve antidemokratikleşme süreçlerinden çıkışları sayesinde mümkün.
 


[1] Mehmet Bayrak, Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri. Gizli Belgeler - Araştırmalar - Notlar, Ankara, Öz-Ge, 1993 & Açık-Gizli / Resmi- Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri, Ankara, Öz-Ge, 1994.

[2] Aktaran, Fikret Bașkaya, Batılılașma, Çağdașlașma, Kalkınma. Paradigmanın İflası. İstanbul, Doz Yayınları, 1991, s. 53. 

[3] DDKO Davası için bkz. Sen Faşist Savcı, İyi Dinle! Dünyada Kürt Vardır!, Uppsala, Bahoz, 1973.

[4] Ismet Chériff Vanly, Le Kurdistan irakien, entité nationale, étude de la révolution de 1961, Neuechâtel, La Baconnière, 1970.

[5] Boris James, « Les Kurdes et le Kurdistan dans l’Empire islamique, 650-1530 » & Metin Atmaca, « De Tchaldiran à Sèvres : le Kurdistan entre 1500 et 1920 », in H. Bozarslan (ed.), Histoire des Kurdes, Paris, CERF, 2025, s. 177-283 & 285-413. 

[6] Hannah Arendt, De la Révolution, Paris, Gallimard, 1969, s. 208.