Geri göndermelerin geri dönüşü: AB-Türkiye göç mutabakatının 10. yılında Avrupa’daki göç tartışmaları

Makale

Avrupa Birliği Geri Gönderme Tüzüğü’nü yasalaştırma yolunda ilerlerken, Avustralya ve İtalya örnekleri ile AB–Türkiye mutabakatından çıkartılan derslerin yok sayılması mümkün değil. Ülke dışı gözaltı uygulamaları da dahil olmak üzere göç kontrolünü sınır ötesine taşıyan tedbirlerin yüksek maliyetli, hukuken tartışmalı ve insan hakları yönünden yıkıcı olduğu pek çok kez kanıtlandı. Üstelik üçüncü ülkelerle yapılan anlaşmalar çoğu zaman bağımlılık ilişkisi yaratırken, AB’nin yetki ve etki gücünü de azaltıyor.

18 Mart 2016’da AB ile Türkiye, Avrupa Birliği’ne yönelik düzensiz göçü durdurmayı amaçlayan bir mutabakata varmıştı. Buna göre, sığınma başvurusu kabul edilebilir bulunmayan kişiler Yunanistan’dan Türkiye’ye geri gönderilecekti.[i]

Geri Gönderme Tüzüğü ve geri gönderme merkezlerinin kurulması

Mutabakatın üzerinden on yıl geçmişken, AB kurumları, yasal statüsü bulunmayan üçüncü ülke vatandaşlarının sınır dışı edilmesine (“geri gönderilmesine”) yönelik AB genelinde geçerli olacak ortak bir sistem oluşturulmasını amaçlayan bir hukuki düzenlemeyi (Geri Gönderme Tüzüğü) müzakere ediyor. Söz konusu tüzük, AB genelinde geri gönderme prosedürlerinin sadeleştirilerek uyumlaştırılması yoluyla ortak bir sistem kurulmasını hedefliyor. Avrupa Komisyonu’nun 11 Mart 2025’te açıkladığı tüzük tasarısı, hakkında kesinleşmiş bir geri gönderme kararı (ki bu karar genellikle sığınma başvurularının ikinci derece itiraz mercii tarafından reddedilmesiyle verilmiş oluyor) bulunan kişilerin bir üçüncü ülkeye gönderilmesi için hukuki zemin yaratıyor. Bunun için iki taraflı veya AB düzeyinde bir mutabakata varılmış – hatta gayriresmi bir düzenleme yapılmış – olması yeterli sayılacak. Hakkında geri gönderme kararı düzenlendikten sonra kendi rızasıyla ayrılmayan kişiler ülkeden zorla çıkartılıp, nihai olarak geri gönderilmeyi beklerken AB dışındaki bir ülkede kurulan “geri gönderme merkezlerine” yahut özel olarak belirlenmiş bir lokasyona nakledilecek. Devamında kendi ülkesine iadesinin mümkün olmaması halinde ise, söz konusu geri gönderme merkezlerinin bu kişiler için nihai varış noktası sayılması öngörülüyor. 

Aralarında 16 adet BM Özel Raportörü ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin de bulunduğu çeşitli insan hakları izleme mekanizmaları tarafından bu tasarıya yöneltilen en çarpıcı eleştiriler arasında, geri göndermeme (non-refoulement) ilkesine yönelik olası tehditler ve cezalandırıcı nitelikte, orantısız ve uzun süreli gözaltı işlemlerinin normalleştirilmesi ihtimali yer alıyor. Tasarı kapsamında gözaltı süresi şu anda geçerli olan azami 18 aydan 24 aya kadar uzatılıyor. Ayrıca, geri gönderme merkezlerinin bu kişileri yeterli hukuki güvence, adli yardıma erişim ya da uygun usul teminatları olmaksızın alıkoyup sınır dışı etmek amacıyla kullanılması da mümkün hale geliyor. 

Tüzük tasarısı bazı kritik soruları da yanıtsız bırakıyor. Öncelikle, ülke dışındaki bu merkezlerin olası insan hakları ihlalleri bakımından nasıl denetleneceği açık değil. Ayrıca bu merkezleri kuran anlaşmalar kararlaştırılırken etkili bir kurumsal denetim yürütülmesi de öngörülmüş değil. Dahası, söz konusu tasarı bu düzenlemenin resmî anlaşmalar yerine gayriresmî mutabakatlara dayandırılmasına da olanak sunuyor; yani her durumda bir meclis ya da Avrupa Komisyonu onayı istenmesine gerek kalmayabilecek. Bütün bunlar hem şeffaflık hem de hukuki sorumluluğun kime ait olacağı konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.

8 Aralık 2025’te düzenlenen AB Konseyi’nin Adalet ve İçişleri Bakanları düzeyindeki toplantısında üye devlet bakanları Geri Gönderme Tüzüğü konusunda Konsey’in benimseyeceği yaklaşım üzerinde uzlaştılar. Konsey tarafından Avrupa Parlamentosu (AP) ve Avrupa Komisyonu (AK) ile yürütülecek üçlü müzakereler bu ortak yaklaşım temelinde sürdürülecek. Avrupa Parlamentosu cephesinde ise, Mart 2026’daki genel kurul oturumunda, taslak raporun kabul edilmesi ve raportör Malik Azmani’nin AP adına kurumlararası müzakerelere katılmak üzere yetkilendirilmesi amacıyla İnsan Hakları, Adalet ve İçişleri Komitesi (LIBE komitesi) 9 Mart 2026 günü yarım saatlik olağanüstü bir toplantıya çağırıldı. AB Konseyi Dönem Başkanlığını yürütmekte olan Kıbrıs’ın bu konuya gösterdiği özel ilgi nedeniyle, söz konusu tüzüğün kendi görev süresi içerisinde (Ocak-Haziran 2026) çıkarılmasını arzuladığı anlaşılıyor. Dolayısıyla, hele ki politikalar belirlenirken kanıtlardan ziyade siyasi kanaatlere, parti programlarına ve seçmen eğilimlerine ağırlık verilen böylesi bir dönemde bu tasarıya ilişkin müzakerelerin aciliyet gerekçesiyle hızlandırılması hiç de şaşırtıcı olmaz. 

Avrupa Komisyonu tarafında ise tüm üye devletler, Schengen ülkeleri, Avrupa Birliği Sığınma Ajansı (EUAA) ve Frontex temsilcilerinden oluşan, AB Geri Gönderme Koordinatörü Mari Juritsch başkanlığında toplanan ve fazla görünür olmadan gizlilik içerisinde çalışan bir koordinasyon grubu olarak nitelendirilebilecek Geri Göndermelere ilişkin Üst Düzey Koordinasyon Ağı (HLNR), AB içerisinde sınır dışı etme oranlarının artırılmasına yönelik girişimlerin birbiriyle uyumunu güçlendirmek konusunda görevlendirilmiş bulunuyor. 

Medyada çıkan çeşitli haberlere göre, geri göndermeler konusunda müzakere edilmekte olan tüzük tasarısındaki hükümlerden hareketle, Almanya, Hollanda, Avusturya, Danimarka ve Yunanistan’dan oluşan beş ülkeli bir koalisyon, AB toprakları dışındaki ilk geri gönderme merkezlerinin kurulması için ilk adımları atmış durumda. Koalisyon, bir yandan söz konusu modelin uygulanabilirliğini göstererek diğer üye devletlere örnek olmayı amaçlarken, bir yandan da uygun teşvikler sağlandığı takdirde bu merkezlere kucak açabilecek AB dışındaki ülkelerle perde arkasında yürütülen temaslara şimdiden başlamış bulunuyor.

Göç yönetiminin dışsallaştırılması: Avustralya ve İtalya’dan çıkartılacak dersler

Geri gönderme merkezleri yeni ve yaratıcı bir politika çözümü gibi sunuluyor olabilir, fakat aslında hiç de yeni değiller. Avustralya, sığınma başvurularını ülke dışında işleme koyma ve göçmenleri gözaltında tutma uygulamasını ilk olarak 2001 yılında Nauru ile Manus Adası’nda (Papua Yeni Gine) başlatmıştı. Avustralya Yüksek Mahkemesi 2023’te verdiği emsal niteliğindeki bir kararla, göçmenlere yönelik olarak yürütülen bu süresiz gözaltı sisteminin hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Bunun üzerine, ya menşe ülkelerinde karşılaşacakları riskler ya da vatansız olmaları nedeniyle sınır dışı edilemedikleri için Avustralya içindeki alıkonma merkezlerinde süresiz şekilde tutulan 300 kadar kişi serbest bırakıldı. Bu örnek, sığınma başvurularının ülke dışında işleme alınması ve gözaltı merkezlerinin ülke dışına taşınması gibi politikaların nasıl bir sorumluluk boşluğu yaratabileceğini gözler önüne seriyor. Devletler bu şekilde sığınmacıları kendi topraklarının, dolayısıyla da iç hukuklarının kapsamı dışına çıkarmış; bunun sonucunda ise denetim ve hukuki güvenceler sınırlanmış oluyor.

Ocak 2025’te BM İnsan Hakları Komitesi, Nauru’da tutulan sığınmacıların uzun süreli ve keyfi biçimde alıkonulmasından ötürü Avustralya’yı sorumlu buldu. Ocak 2026’da ise BM İşkenceye Karşı Komite, Papua Yeni Gine’de (PNG) alıkonulan İranlı bir sığınmacının işkence ve kötü muameleye uğramasını önlememiş olması sebebiyle Avustralya aleyhinde bir karar verdi. Avustralya ise BM Komitelerinin 2025 ve 2026 tarihli bu kararlarına cevaben, Nauru ve PNG üzerinde kendisinin yargılama yetkisi bulunmaması iddiasıyla, söz konusu iki merkezde yaşanmış olan insan hakları ihlallerinde hukuki sorumluluğun kendisine değil, bahsi geçen iki devlete ait olduğunu ileri sürdü. Ancak her iki Komite de, Avustralya’nın finansman, yönetim ve hizmet sağlayıcılarla yaptığı akdi düzenlemeler yoluyla Nauru ve Manus Adası’ndaki ülke dışı işlem merkezleri üzerinde yeterli denetime sahip olduğu yönündeki görüşlerini tekrarladılar. Bu merkezler Avustralya tarafından kurulmuş olduğu ve sığınmacılar Avustralya’nın politikaları gereği buraya sevk edildiği için, BM Komitelerine başvuran kişiler üzerinde Avustralya’nın yargılama yetkisine sahip olduğu kanaatine varıldı. Dolayısıyla devletlerin, kendi toprakları dışında uygulamaya geçirilen düzenlemeler aracılığıyla da olsa, bireyler üzerinde fiili denetime sahip olduğu her yerde uluslararası yükümlülüklerle bağlı olmaya devam ettiği vurgulandı.

Avrupa genelinde benzer politikaların ortaya çıkması ihtimali belirince, BM İnsan Hakları Komitesi üyesi Mahjoub El Haiba, Komite’nin Avustralya’ya ilişkin kararının göçle bağlantılı işlemleri dış kaynaklara devretmeyi düşünen diğer devletler açısından bir uyarı işlevi görmesi gerektiğini söyledi ve şunun altını çizdi: “Ülke dışındaki gözaltı merkezleri, insan haklarından arındırılmış yerler değildir. Bir devlet belirli bir bölge üzerinde fiili denetime sahipse, uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleri orada da geçerliliğini korur ve başka bir devlete devredilemez.”        

Komiteler tarafından verilen açık ihlal kararlarına rağmen, yukarıdaki örnekler uluslararası koruma standartlarının uygulanmasında daha derin ve yapısal sorunlar bulunduğunu gösteriyor. Etkili hesap verebilirlik mekanizmaları olmadığı için devletler sığınma konusundaki sorumluluklarını gitgide daha fazla ölçüde üçüncü ülkelere devretme yoluna gidiyor; bunun bedelini ise genellikle yerlerinden edilmiş veya göç etmek zorunda kalmış insanlar ödüyor.[i]

Göç yönetimini ülke dışına taşıyan politikalar sadece ağır insani sonuçlar yaratmakla kalmıyor, son derece pahalıya da mal oluyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre, Avustralya İçişleri Bakanlığı 2024-2025 yıllarında Nauru’daki tek bir sığınma başvurusu merkezine 390 milyon ABD doları harcamış. Bu rakam kişi başı 3,9 milyon ABD dolarına tekabül ediyor; oysa ki göçmenlik statüsü sonuçlanana dek geçici vize ile Avustralya toplumu içerisinde yaşayan bir kişinin yıllık maliyeti sadece 2750 ABD doları. Bu muazzam fark, ülke dışı gözaltı seçeneğinin toplum temelli alternatiflere oranla ne kadar maliyetli olduğunu açıkça gösteriyor. 

Benzer endişeler Avrupa’da da ortaya çıkıyor. İtalya’nın Arnavutluk’ta kurduğu ve İtalyan yargılama yetkisi ve yönetimi altında işletilen ülke dışı geri gönderme merkezleri, yüksek maliyetleri nedeniyle ağır şekilde eleştiriliyor. Yürütülen incelemeler, bu tesislerin inşası için 74 milyon avroyu aşan bir miktar harcandığını ve yatak başına maliyetin İtalya’daki benzer bir merkeze kıyasla çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Başka bir inceleme ise, Meloni-Rama anlaşması kapsamında gerçekleştirilen geri gönderme uçuşlarının da ağır bir maliyet yarattığına işaret ediyor. Mayıs 2025’te beş Mısır vatandaşı, Roma’dan Kahire’ye giden bir çarter seferine Tiran Uluslararası Havalimanı’ndan bindirilmek suretiyle ülkelerine geri gönderildi. Uçağın beş Mısır vatandaşını almak üzere Tiran’a inip kalkmasının kişi başı 6300 avroya mal olduğu bildiriliyor. 

Tüm bunlar bir arada ele alındığında, Avustralya ve İtalya örnekleri göç kontrolünün ülke dışına taşınmasının, bırakın insan haklarına uygun olmayı, yeni yahut düşük maliyetli bir çözüm de olmadığını gösteriyor. Aksine, bu deneyimler ülke dışı modellerin ciddi finansal yük yaratırken, insan hakları ve hesap verebilirlik açısından da kalıcı sorunlara yol açtığını ortaya koyuyor. Avrupa’da geri gönderme merkezleri kurulmasına ilişkin mevcut tartışmalarda bu hususların titizlikle göz önünde bulundurulması gerekiyor. Kendisinden Geri Gönderme Tüzüğü’ne ilişkin bir bütçe değerlendirmesi yapması istenen Avrupa Parlamentosu Bütçeler Komitesi (BUDG), kamuoyuna açıklanmayan nedenlerle, bu konuda görüş bildirmemeyi seçti. Zira bu konuda açıklanacak herhangi bir görüş büyük ihtimalle Parlamento’daki çoğunluğun planlarını sarsacak nitelikte olurdu. 

AB-Türkiye mutabakatı ve göç yönetimini dışsallaştırmanın doğurduğu kapsamlı riskler

AB ile Türkiye arasında 2016 yılında varılan mutabakata on yıl sonra şimdi dönüp baktığımızda, herhangi bir açıdan başarılı olduğunu gösteren veriler bulamıyoruz. Öyle ki, mutabakatın başardığı tek şey, AB kurumları tarafından “göçün dış boyutu”, “göçün uluslararası ortaklıkların bir parçası haline getirilmesi” veya son zamanlarda “göç diplomasisi” diye adlandırılan yaklaşımın ne denli hatalı olduğunu açıkça kanıtlaması olabilir. 

  • Ne vaat edildiği üzere insan kaçakçılarının iş modelini bozabildi ne de üçüncü ülke vatandaşlarına hayatlarını tehlikeye atmadan başvurabilecekleri bir seçenek sunabildi: Yunanistan’a yönelen düzensiz varışlar bir süre için azalsa da, nihayetinde başka güzergahlar üzerinden yeniden hareketlenme başladı. Bu da hem göç eden insanların hem de kaçakçılık güzergahlarının değişen koşullara hızla uyum sağlayabildiğini kanıtlarken; insanların, daha güvenli alternatifler olmadığı sürece, insan kaçakçılarıyla tehlikeli yolculuklara çıkmayı sürdüreceğini gösterdi.
  • Göçü bir pazarlık unsuruna dönüştürdü: Türkiye, Şubat 2020’de mülteci ve göçmenlerin Avrupa’ya geçişini artık durdurmayacağını açıkladı; bu açıklama o esnada AB’den taviz koparmaya yönelik bir hamle olarak yorumlandı. Dışsallaştırma bağlamında kurulan işbirlikleri genelde gönüllü bir nitelik taşıyor gibi resmedilse de, Türkiye gibi AB’ye aday ülkelerle ilişkilerde de görüldüğü üzere, çoğu zaman güç eşitsizliklerinden faydalanıyor. Üçüncü ülkelerle yapılan anlaşmalar göçü bir pazarlık aracına çeviriyor; kalkınma yardımları ve diğer teşvikler kısıtlayıcı önlemler şartına bağlanırken mülteciler fiilen birer baskı unsuruna dönüştürülüp hakları zayıflatılıyor. Partner ülkeler de göçü kendi lehlerine koz olarak kullandığından, demokratik standartları sürdürmekte zorluk çekebilecek devletlerle aralarında sorunlu bağımlılık ilişkileri yaratıyor. Buna ilişkin olarak Ağustos 2025’te çarpıcı bir örnek yaşandı: AB fonlarıyla eğitilip donatılan Libya sahil güvenlik kuvvetleri, SOS Méditerranée’nin bir arama-kurtarma gemisine uluslararası sularda 20 dakika süreyle ateş açtı. Bu olay, otoriter rejimlerle göç konusunda kurulan işbirliğinin ne tür dolaylı riskler taşıdığını açıkça gösterdi.
  • AB fonlarının insan hakları ihlallerine doğrudan zemin hazırladığını gösterdi: 2024 tarihli bir ortak medya araştırmasına göre, Avrupa Birliği Türkiye’deki geri gönderme merkezlerinin inşası ve işletilmesi için milyarlarca avro harcadı. Afgan ve Suriyeli mülteciler bu merkezlerde alıkonuyor ve buralardan, halen büyük oranda güvenli olmayan menşe ülkelerine geri gönderiliyorlar. Araştırmaya göre bu merkezlerde mültecilere yönelik kötü muamele belgelenmiş olup, bazı mültecilerin sınır dışı edildikten sonra yaşamını yitirdiği kaydediliyor.
  • Bu mutabakat Türkiye tarafından kamu sağlığı gerekçeleriyle Mart 2020’de tek taraflı olarak askıya alındı ve o zamandan bu yana tekrar devreye sokulmadı. Ayrıca, üzerinde anlaşma sağlanmış hususlardan biri olmasına rağmen, Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini sürdürmesini de sağlayamadı. Bununla birlikte, yukarıda görüldüğü üzere, Türkiye ile AB arasında göç konusundaki işbirliği yine de sürüyor; 2016-2019 dönemi için tahsis edilen 6 milyar avroya ek olarak, 2020-2027 dönemi için 6 milyar avro daha harekete geçirilmiş durumda.
  • Mutabakatın 2020’de tek taraflı olarak askıya alınmasının ardından, Avrupa Birliği Adalet Divanı ancak Ekim 2024’te bir karara vararak şu hususu tekrar teyit etti: Şayet güvenli üçüncü ülke olarak belirlenen ülke, Türkiye’nin 2020’de yaptığı gibi, sığınma başvurusunda bulunanları kendi topraklarına geri kabul etmeyi durdurmuşsa, üye devletlerin söz konusu başvuruları halihazırda yasal bir düzenleme olan güvenli üçüncü ülke gerekçesine dayanarak kabul edilemez bulup reddetmesi yahut söz konusu başvurunun incelenmesini geciktirmesi mümkün değildir. Adalet Divanı bu kararla, Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçmiş olan Suriyeli, Afgan, Somalili, Pakistanlı ve Bangladeşli kişilerin başvurularının Yunanistan mercileri tarafından uzun zamandır yapıldığı üzere keyfî şekilde reddedilmesi ve bu kişilerin hukuki bir belirsizlik içinde bırakılması biçimindeki uygulamaya son vermiş oldu. 

Bu deneyimler politika yapıcılar açısından açık bir ders içeriyor: Bundan böyle geri gönderme konusunda benimsenecek her türlü politika geçmiş girişimlere yönelik ciddi bir değerlendirmeye, insan hakları etkilerinin dikkatlice incelenmesine ve söz konusu politikanın etkinliğine dair gerçekçi bir muhasebeye dayanmak zorunda. Aksi halde AB aynı hataları sürdürerek, etkisiz olduğu kadar zarar da veren göç pratiklerini kalıcılaştırmış olacak. 


[i] Devletin sorumluluğu, ülke dışı yargılama yetkisi tesisi ve göç yönetiminin ülke dışına taşınması bağlamında başvuru yolları konusunda daha ayrıntılı bir analiz için, Dr. Izabella Majcher tarafından kaleme alınan ve Heinrich-Böll-Stiftung Selanik ofisi tarafından Eylül 2025’te yayımlanan The EU and the externalisation of migration and asylum: An analysis of potential human rights violations and legal responsibility başlıklı incelemeye göz atabilirsiniz: https://gr.boell.org/en/2025/09/30/eu-and-externalisation-migration-and-asylum-analysis-potential-human-rights-violations

[i] Yunanistan, ülkeye Türkiye üzerinden giriş yapan Suriye, Afganistan, Somali, Pakistan ve Bangladeş vatandaşlarının sığınma başvurularını, Türkiye’yi bu kişiler bakımından güvenli ülke olarak değerlendirdiği – ve halen de böyle addettiği – için kabul edilemez saymıştır.


Bu makale ilk olarak burada yayınlandı: gr.boell.org