Uluslararası sistemde çöküş, Ortadoğu’da savaş ve Kürt sorunu

Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler Kürt sorununu Irak, Suriye ve İran hattında yeniden görünür hale getirirken, bu üç sahadaki Kürt siyasal alanında ortaya çıkan dönüşümün yönünü kesin olarak öngörmek mümkün değil. Ancak mevcut gelişmelerin izini sürmek, hem aktörlerin güç mücadelelerini hem de tarihsel olarak şekillenen siyasi hedef ve kapasitelerini daha anlaşılır kılıyor.

Arzu Yılmaz yazısı görseli harita

20. yüzyılın başlarında Kürt sorununu ortaya çıkaran ve bugüne kadar bu soruna ilişkin politikaları ve mücadele yöntemlerini şekillendiren koşullar arasında jeopolitik bağlamın belirleyiciliği yadsınamaz.

Zira Kürt sorununun kaynağı sayılan Türk, Arap ve Fars ulus devletlerinin kuruluşunu son tahlilde mümkün kılan, Ortadoğu’da İngiliz ve Fransız emperyal güçleri arasında sağlanan jeopolitik dengeydi. Kürt sorununun, Soğuk Savaş boyunca bir iç güvenlik sorunu olarak yalnızca bu ulus devletlerin tasarrufuna tabi olmasını mümkün kılansa, ABD ve SSCB süper güçleri arasındaki jeopolitik rekabetti. 

Nihayetinde, Kürt sorununun önce “insanlık”, sonra “demokrasi” sorunu olarak uluslararası toplumun gündemine taşınması da tek kutuplu dünya düzenine geçişle mümkün oldu.

Bu süreçlere özgün politik denge ve eğilimler, Kürt ulusal mücadelesinin imkan ve sınırlarını da şekillendirdi. Mücadelenin her bir ulus devlet ölçeğinde örgütlenmesinde ve dolayısıyla bölünmesinde, çeşitlenmesinde ve ayrışmasında ya da kendi içinde çatışmasında iç dinamiklerden çok jeopolitik bağlam belirleyici oldu. Ancak, zamanla farklılaşan politik hedef ve mücadele yöntemlerine rağmen, jeopolitik bağlamın belirsizleştiği ya da dönüşüme uğradığı her evrede bu mücadelelerin benzer sonuçlar doğurduğu da görüldü. Zira Kürdistan Mahabad Cumhuriyeti’nin (1946) kuruluşu, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) temellerinin atılması (1992) ve nihayet Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KDSÖY - Rojava Yönetimi) oluşumu (2012), güç boşluklarına yol açan böylesi evrelerde gerçekleşti. 

Bu haliyle, Kürt sorununun kendi kaderini tayin hakkına dayalı doğasında, aslında bir değişiklik olmadığı da görüldü.

Bugün sadece yeni bir jeopolitik belirsizlik ve mutlak bir dönüşümden değil, norm temelli uluslararası sistemin çöktüğü bir süreçten geçiyoruz. Artık devletler arası ilişkilere şekil veren tek kriter, sert güç. Çatışmaların çözümü dahi, yeniden dolaşıma girdiği biçimiyle, “güç yoluyla barış” üzerinden aranıyor. Devletlerin yapabileceklerini, yalnızca yapabilme güçleri belirliyor, ittifaklar çözülüyor. Bu durum henüz beklendiği gibi bir dünya savaşının çıkmasına yol açmadı. Ancak, Ortadoğu’da tüm dengeleri değiştirecek yıkıcı bir savaşın fitili çoktan ateşlendi. 

Aslında bu savaşın ilk işareti, “Yeni Ortadoğu” planının ilanıyla verilmişti. Bu plan gereği hayata geçirilen İbrahim Anlaşmaları (2020), bölgede ABD sonrası yeni güç dengesinin merkezine Körfez ülkeleri ile İsrail işbirliğinin yerleşeceğini ve bu işbirliğinin öncelikle “Şii Hilali” üzerinden bölgenin en etkin gücü haline gelen İran’ı hedef alacağını gösteriyordu

Nitekim, Gazze Savaşı’yla (2023) başlayan gelişmeler ve en son İran’a doğrudan saldırılar (2025-2026), İran rejimini “varoluşsal bir tehdit”le karşı karşıya getirdi. Ancak bu durum, aynı anda bölgede “liderlik” iddiası olan İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki güç mücadelesini de tetikledi

Bu güç mücadelesinin nereye varacağı henüz belirsiz olsa da bugün Ortadoğu’da ulusal sınırların değişmesinin ihtimal dahilinde olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Zira bu sınırların büyük ölçüde uluslararası sistem tarafından belirlendiği ve zaman içinde ortaya çıkan sayısız “başarısız devlet” örneklerine rağmen yine aynı sistem tarafından bugüne kadar korunduğu göz önüne alınacak olursa, sistemin çöküşüyle birlikte sınırların değişmesi de beklenebilir. Üstelik bölgede yaşanan bu yeni güç mücadelesinde yeni egemenlik alanları inşa etme hedefinin açıkça dillendirildiği bir süreçte, bu ihtimal pekala kaçınılmaz bile sayılabilir. 

Bu gelişmelerin, nihayetinde Kürt sorununu nasıl şekillendireceğini kestirmek zor, fakat Kürt siyasal alanına çoktan yansımaya başlayan etkisinin izini sürmek mümkün.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi

Irak Kürtlerinin, I. Dünya Savaşı sürecinde başlayan ve diğer Kürdistan parçalarından farklı olarak, neredeyse kesintisiz devam eden “kendi kaderini tayin hakkı” mücadelesi, nihayetinde, 2003 Irak Savaşı sonrası yeniden kurulan Irak’ta federal bir statü elde edilmesiyle sonuçlandı. Bu gelişmenin miladı 1990-1991 Körfez Savaşı’ydı. Zira bu statünün zemini, de facto özerklik ilk kez 1992’de, Birleşmiş Milletler’in (BM) aldığı 688 no’lu karar çerçevesinde, Bağdat’ın egemenlik haklarının Irak’ın kuzeyinde askıya alındığı koşullarda hayata geçti. 

Bu haliyle, Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ABD’nin önce “insani müdahale” sorumluluğu, sonra “demokratikleşme” misyonu çerçevesinde meşrulaştırdığı Ortadoğu’ya askeri müdahalelerinin “niyet edilmeyen bir sonucudur” denebilir. Zira ABD’nin motivasyonunun, özellikle Türkiye’de sıklıkla dile getirildiği biçimiyle, bir “Kürt devleti kurma planları” olmadığı çok geçmeden ortaya çıktı. ABD’nin bölgede mutlak güç olduğu son 35 yılda bir Kürt devleti kurulmadığı gibi, sınırlar da değişmedi. Amaç, ABD liderliğinde tek kutuplu bir “yeni dünya düzeni” kurmaktı ve dönemin ABD Başkanı George H. W. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın ifadesiyle “Körfez krizi yeni dünya düzenine geçiş için eşsiz bir fırsat” sunuyordu.

Günün sonunda, Ortadoğu’da sınırlar değişmedi fakat yeni de facto egemenlik alanları ortaya çıktı. Bu durumdan en büyük faydayı da, NATO üyesi olma hasebiyle, ABD’nin doğal müttefiki olan Türkiye gördü. Türkiye, daha ilk aşamada, bağlı olduğu ABD Avrupa Komutanlığı (EUCOM) eliyle hayata geçirilen “Huzur Operasyonu” ile Irak’a askeri güçleriyle girme fırsatı yakaladı. Ardından, Irak’ta Saddam, İran’da Molla rejimini izole etmek amacıyla ABD’nin devreye soktuğu “çifte çevreleme” politikası sayesinde Irak’ın kuzeyinde askeri üsler kurma imkanı buldu

Türkiye’nin bu sınır ötesi askeri yapılanmasının gerekçesi, uluslararası terör örgütü olarak tanınan PKK ile mücadeleydi. Ancak, KBY de bu yolla Türkiye’nin askeri, siyasi ve ekonomik kontrol alanına girdi. Nihayetinde, Türkiye 2010’un ilk yarısında Irak’ta başat, Ortadoğu’da ise lider bölgesel güç konumuna geldi. Bu özgüvenle, Türkiye KBY’yi tanıma yönünde önemli bir adım atarak, KBY’nin başkenti Erbil’de bir başkonsolosluk açtı. Ankara-Erbil ilişkilerinin, baskıyla değil, kazan kazan esasına dayalı geliştiği bu yeni evrede, “İmralı Süreci” siyasi, Kerkük-Ceyhan boru hattına eklenen yeni Kürdistan petrol boru hattı ise ekonomik işbirliğini derinleştirdi. 

Bu gelişmelerin, tam da ABD Başkanı Barack Obama’nın ABD Türkiye ilişkilerini “model ortaklık” olarak tanımladığı ve hemen ardından, Irak’tan ABD askeri güçlerini çekeceğini ilan ettiği bir sürece denk gelmesi tesadüf değildi. Zira ABD, açıkça Türkiye’nin Ortadoğu’daki liderlik rolünü destekliyordu. Dolayısıyla, KBY liderleri bir yandan iki komşu ülke İran ve Suriye, diğer yandan İran’ın etkisi altındaki Bağdat’taki yönetimden kaynaklı tehditler karşısında, Türkiye ile yakın işbirliğini zamanın ruhuna uygun rasyonel bir seçim olarak gördü. 

Ancak, IŞİD’in 2014 yılında Ortadoğu sahnesine çıkışı, bu tabloyu radikal bir şekilde değiştirdi. Özellikle IŞİD’in KBY başkenti Erbil’i hedef aldığı aşamada, Türkiye’nin Iraklı Kürt liderlerin “acil yardım” çağrısına cevap vermemesi, Ankara-Erbil arasında sağlandığı ilan edilen “50 yıllık stratejik işbirliği”ni boşa çıkardı

Öte yandan, Ankara’nın IŞİD’le mücadelede takındığı pasif tutum, Irak’ta İran’ın önünü açtı. Irak’ta KBY güçleri yanında IŞİD’e karşı mücadeleye katılan Şii milis gücü Haşdi Şabi üzerinden İran, ABD’nin ortağı haline geldi. Bu ortaklık, 2015 yılında P5+1 Nükleer Anlaşması’nın imzalanmasıyla daha geniş bir uzlaşma çerçevesine kavuştu. Türkiye’nin bu gelişmeler üzerine, örneğin, Musul Operasyonu’na katılma talepleri karşılıksız kaldı. Zira ABD Türkiye ilişkileri, Arap Baharı’yla başlayan ve IŞİD’in ortaya çıkmasıyla derinleşen bir krizdeydi. Nihayetinde, Türkiye’ye liderlik yolunun açıldığı Irak, aynı zamanda bu yolun kapandığı yer oldu. İran ise Tahran’dan Beyrut’a kadar uzanan geniş bir alanda etkisini artırarak bölgenin en önemli gücü haline geldi. 

Irak’ta merkezi yönetimin bir kez daha çöktüğü, Türkiye’nin en başta ABD ile bozulan ilişkileri nedeniyle KBY üzerindeki etkisinin zayıfladığı ve nihayetinde KBY’nin Kerkük’ü de içine alan tartışmalı alanı büyük ölçüde kontrolü altına aldığı bu aşamada, KBY Kürdistan bağımsızlık referandumu sürecini başlattı. Fakat 25 Eylül 2017’de gerçekleşen referandumundan yalnızca üç hafta sonra, 16 Ekim 2017’de ABD desteğiyle Haşdi Şabi güçleri “tartışmalı alanı” tümüyle kontrolü altına aldı. Nihayetinde, İran’ın Irak’taki gücünün yayılması ve derinleşmesi pahasına ABD “Tek Irak” politikasına sadık kaldı. KBY ise hem toprak kaybetti hem de Erbil-Süleymaniye arasında baş gösteren siyasi krizle karşı karşıya kaldı. 

Bağımsızlık Referandumuna en sert tepkiyi gösteren ülkelerin başında gelen Türkiye’nin Irak sahnesine yeniden dönüşü ise İran’a “maksimum baskı” politikasının devreye girdiği ve Trump’ın ABD Başkanı olduğu 2018’de mümkün oldu. “Dicle Kalkanı Harekatı” ve onu izleyen “Pençe Serisi Operasyonları”nın hedefi yine PKK’ydi. Ancak, Türkiye’nin bu süreçte inşa ettiği yeni askeri üsler, sınır hattını aşarak KBY’nin kontrolü altındaki alanlara taştı. Sonuçta, ilk kez 1990’larda “çifte çevreleme” politikası sürecinde kurulan Irak’ın kuzeyindeki askeri üslerin sayısı, “maksimum baskı” politikası sürecinde üç katına çıktı

KBY liderlerinin bu gelişmelere tepkisi, Türkiye 2019 yılında Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) kontrolü altındaki Girê Spi ve Tel Abyad’ı işgal ettiğinde ortaya çıktı. Suriye iç savaşı boyunca gerilimli seyreden KBY-KDSÖY ilişkileri, arabulucuların da katkısıyla bu dönemde yeni bir evreye girdi; iki taraf arasındaki sorunların çözümü için mekanizmalar oluşturuldu. Bir başka önemli çıktı ise KBY’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerini hızla geliştirmesi oldu. Ardı ardına gerçekleştirilen üst düzey ziyaretleri, enerji alanındaki yatırımlar ve artan ticaret izledi. Nihayetinde, 2010’ların başında KBY ile en fazla ticaret yapan Türkiye’nin yerini, 2020’lerin başında BAE aldı

KBY’nin Körfez ülkeleriyle yakınlaşmasında, Türkiye’yle ilişkilerin bozulması kadar, 2014’ten sonra yaşadığı ekonomik krizin de etkisi vardı. Ancak, en önemli etken, Körfez’in İbrahim Anlaşmaları ile birlikte Ortadoğu’da kurulacak yeni düzenin bileşeni haline gelmesiydi. Üstelik bu bileşenlerin bir “Kürt sorunu”nun olmaması, KBY’ye nihayet bölgesel bir güçle istikrarlı bir işbirliği kurma imkanı veriyordu. Öte yandan, Irak’ta merkezi otoritenin giderek güçlendiği bir süreçte, Körfez ülkelerinin hem Iraklı Sünni Araplar üzerindeki etkisi hem de İran ile ilişkileri normalleştirme yoluyla Bağdat’taki pozisyonunu güçlendirmesi de söz konusu yakınlaşmanın önemini artırdı. 

KBY-Körfez ilişkileri KBY’nin İsrail ile yakınlaşmasının da önünü açtı. Aslında KBY-İsrail ilişkileri son 30 yılda Türkiye üzerinden gelişti. Zira Kürdistan petrolünün en büyük müşterisi İsrail’e transferi, uzun yıllar sadece Türkiye üzerinden gerçekleşti. Ancak, Türkiye İsrail ilişkilerinde ardı ardına krizler yaşanırken, Körfez ülkeleri İsrail işbirliğinin güçlenmesi ve bu işbirliği üzerinden bölgede yeni enerji ve ticaret yollarının gelişmesi, KBY’yi İsrail ile özellikle BAE üzerinden ilişki kurmaya yönlendirdi. Diğer yandan, KBY’nin bağımsızlık hedefini destekleyen tek devlet olan İsrail’in, en son Suriye’de merkezi bir otorite kurma çabalarına karşı çıkması, Irak’taki merkezileşme sürecinden mustarip KBY için önemli bir dayanak oluşturdu.

Bugün ise İran Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte KBY İsrail ilişkisi yeni bir evreye girdi. İran rejiminin yıkılması durumunda, KBY İsrail ile doğrudan ilişki kurma imkanına kavuşacak. Bu yakınlaşma sadece Irak’ta değil, Suriye ve İran Kürt siyasal alanları açısından da sonuçlar doğurabilir. Zira KBY’nin hem Suriye hem İran Kürt siyasal alanlarına nüfuz etme yeteneği epey fazla. Örneğin, İranlı Kürt partiler 1979 İran Devrimi’nden bu yana Irak Kürdistanı’nda konuşlu. Bu süreçte zaman zaman ilişkiler gerilmiş de olsa, Irak ve İran Kürt siyasi ve askeri güçlerini, geldiğimiz aşamada birbirinden bağımsız düşünmek zor. Benzer bir durum Suriye Kürt partileri için de geçerli sayılabilir. Suriye iç savaşı boyunca KDSÖY ile ilişkilerde yaşanan sorunlar, Esad rejiminin düşmesi ertesinde düzenlenen Kürt Ulusal Konferansı (2025) sonrasında aşıldı. Bu bağlamda, KBY hem diplomatik hem siyasi yollarla verdiği destek üzerinden, bir bakıma, bu her iki Kürt grubun hamisi konumuna geldi. 

Günün sonunda, KBY sınırlı ve fakat Irak Kürdistanı’ndan ibaret olmayan askeri ve siyasi kapasitesi ölçüsünde, Ortadoğu’daki güç mücadelesine etki edebilecek bir aktör artık. Sahip olduğu enerji kaynakları, düzenli ordu niteliğine kavuşan askeri gücü ve diğer Kürdistan parçalarına nüfuz etme yeteneği, KBY’nin avantajları hanesine yazılabilir. Dezavantajı ise henüz içerde siyasal birliğini sağlayamamış olması ve ABD desteğine dayanan güvenlik şemsiyesinin kırılganlığı. Ancak, KBY’nin bugün hem güvenlik hem enerji alanlarında bölgede daha fazla işbirliği seçeneğine sahip olduğu da muhakkak. Üstelik, KBY bu yeni süreçte bölgesel ve küresel aktörler tarafından tanınan bir siyasal meşruiyetle hareket ediyor. 

Bu çerçevede, KBY’nin muhtemel işbirliklerini belirleyecek stratejik önceliğin, Kürdistan petrolünün ve gazının uluslararası piyasalara transferi, nihai hedefin ise bağımsızlık olacağı söylenebilir. 

Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi/Rojava 

Kürt ulusal mücadelesinin silahlı kanadının 20. yüzyıl boyunca en zayıf olduğu Suriye Kürdistanı’nın, 21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuracak gelişmelere sahne olması öngörülebilir değildi. Ancak, Arap Baharı dalgasının bir iç savaşa evrildiği Suriye’de, Kürtlerin hem sivil hem askeri alanda örgütlü tek muhalif grup olması, beklenmeyen sonuçlar doğurdu. Diğer muhalif gruplar, üstelik uluslararası toplumun desteği arkalarında olduğu halde, henüz örgütlenmelerini tamamlayamadan, iç savaşın ikinci yılında Kürtler nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturdukları Afrin, Kobane ve Cezire kantonlarının kuruluşunu ilan etti. 2014 yılında başlayan IŞİD’e karşı mücadelede elde edilen başarıysa, Arap nüfusun yoğun olduğu Rakka ve Deyrizor gibi şehirleri de içine alan ve Suriye’nin üçte birine hakim hale gelen KDSÖY’nin 2018’de kurulmasıyla sonuçlandı. 

Bu süreçte, Kürtlere kazandıran ilk önemli karar “üçüncü yol” stratejisi oldu. Bu strateji gereği, Kürtler hem Esad rejimine hem Suriye muhalefetine mesafeli durarak, KDSÖY’nin tanınmasını olası işbirliklerinin ön şartı olarak belirledi. Bu durum, Esad rejimini devirme önceliğiyle hareket eden başta Türkiye olmak üzere, Suriye muhalefetiyle iç savaş boyunca uzlaşamamalarının, hatta zaman zaman çatışmalarının en önemli nedeniydi. Bu durum, iç savaşın ilk yıllarında birlikte hareket etme kararı alan Suriye Kürt partileri arasında da bölünme yarattı. KDSÖY’nin başat aktörü Demokratik Birlik Partisi (PYD) dışında kalan Suriyeli Kürt muhalif partilerinin büyük çoğunluğu, kurdukları çatı örgütü Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile Suriye muhalefetine katıldı. Nihayetinde, Esad rejimi hiçbir zaman resmen tanımadıysa da, KDSÖY kontrolü altındaki alanlara da müdahale etmedi; bilakis bazı kamu kurumları bölgede çalışmaya devam etti.

Bu bağlamda ikinci önemli karar, ABD ile askeri işbirliğiydi. Bu işbirliği, aslında ilk aşamada bir tercih değil, zorunluluk olarak ortaya çıktı. Zira IŞİD Eylül 2014’te Kobane’ye saldırdığında, Kürtlerin yardımına koşan tek güç ABD oldu. ABD öncülüğünde oluşturulan IŞİD’le Mücadele Koalisyonu’nun sağladığı hava desteği sayesinde, YPG güçleri IŞİD saldırılarını püskürttü. Bu başarı, o güne kadar IŞİD’e karşı kazanılan ilk askeri zaferdi. Nihayetinde, IŞİD’in hem Irak hem Suriye’de kontrolü altındaki tüm alanlara yönelik kapsamlı operasyonların gündeme geldiği bir aşamada, işbirliği stratejik bir ortaklığa dönüştü. Bu çerçevede, KDSÖY’e bağlı fakat Arap savaşçıların çoğunluğunu oluşturduğu yeni bir askeri birim olarak Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kuruldu. 

IŞİD’in önce Rakka sonra Deyrizor’da yenilmesiyle birlikte, SDG, IŞİD’le Mücadele Koalisyonu’nun Suriye’deki en önemli müttefiki haline geldi. Nihayetinde, bu karar da KDSÖY’nün resmen tanınmasını sağlamadı ama SDG’yi Suriye’nin en güçlü askeri gücü haline getirdi. Üstelik Suriye’nin en önemli su, petrol ve tarım kaynakları KDSÖY kontrolü altına girdi. 

Bu arada, KDSÖY Fırat’ın batısında ABD ile işbirliği yaparken, Fırat’ın doğusunda da İran ve 2015 yılında Suriye’deki askeri denkleme dahil olan Rusya ile ilişkilerini sorun yaşamadan sürdürdü. Zira, Suriye sahasına müdahil askeri güçlerin, aralarındaki çıkar farklılıklarından bağımsız, IŞİD’e karşı mücadele paydasında ortaklaştığı bir denklem vardı. Bu denkleme göre, Fırat’ın doğusu ABD, batısı ise Rusya ve İran kontrolündeydi. Fırat’ın her iki yakasında mevcut KDSÖY ise her iki tarafla da çalışıyordu. 

Bu tabloyu değiştiren en önemli faktör Türkiye oldu. Aslında, Suriye iç savaşının daha ilk yıllarında başlayan İmralı süreci, Türklerin ve Kürtlerin Ortadoğu’da “stratejik ortaklık” kurmasını öngörüyordu. Ancak bu öngörü gerçekleşmedi. 2014’te IŞİD Kobane’ye saldırdığında, tıpkı Erbil’de olduğu gibi, Türkiye pasif bir tutum aldı. Hatta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kobane düştü düşecek” sözleri üzerinden çokça tartışıldığı üzere, Kobane’nin IŞİD’in eline geçme ihtimali, adeta bir müjde gibi paylaşıldı. 

Türkiye’nin IŞİD politikası, ABD ile ilişkilerinde de kriz yarattı. Türkiye, IŞİD’le Mücadele Koalisyonu’na umulan desteği vermedi. Daha da önemlisi, Türkiye IŞİD’in Suriye’ye geçiş üssü haline geldi. Günün sonunda, Suriye’de öncelik Esad rejimini düşürmek olmalı diyen Türkiye, IŞİD’i bu hedef doğrultusunda bir araç olarak görürken, önceliğini IŞİD’i yenmek olarak belirleyen ABD bu hedef doğrultusunda Esad rejiminin yerinde kalmasına yeşil ışık yaktı. Bu bağlamda, ABD’nin Suriye’de IŞİD’le mücadele çerçevesinde Kürtlerle askeri işbirliği geliştirmesi de bir tercih değil, Türkiye’nin tutumu ve Suriye muhalefetinin askeri kanadının söz konusu mücadelede etkisiz kalmasının doğurduğu bir sonuçtu. 

Nihayetinde, Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadeleye katıldığı “Fırat Kalkanı Operasyonu”, ABD Türkiye ilişkilerinde bir başka kriz konusu olan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından gerçekleşti. Aslında, İmralı sürecinin bittiği 2015’ten beri Türkiye, KDSÖY’nin kontrolü altındaki alanları “PYD, YPG, SDG’nin PKK’nin uzantısı” olduğu iddialarıyla tehdit ediyordu ama ABD’den onay çıkmadığı için askeri bir operasyona girişemiyordu. ABD’nin bu tutumunun değişmesinin nedeni, hem krizde olan ilişkileri tamamen koparmama tercihine hem de operasyonda IŞİD’in hedef alınmasına bağlandı. 

Türkiye’nin doğrudan KDSÖY kontrolü altındaki alanlara saldırması ise Fırat’ın doğusunda, Rusya’nın onayıyla gerçekleşti. 2018’de yapılan “Zeytin Dalı Operasyonu” ile Afrin KDSÖY’den tamamen koparak Türkiye’nin ve desteklediği Suriyeli muhalif grupların eline geçti. Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki KDSÖY alanlarına saldırması ise bir yıl sonra, dönemin ABD Başkanı Donald Trump ve Erdoğan arasında yapılan bir telefon görüşmesi ertesinde gündeme geldi. 2019’da yapılan Barış Pınarı Harekatı ile Girê Spi ve Serêkaniye de Türkiye’nin ve desteklediği Suriyeli muhalif grupların eline geçti. Türkiye’nin amacı operasyonunu tüm KDSÖY kontrolü altındaki alanları kapsayacak şekilde genişletmekti ama ABD müesses nizamından gelen güçlü itirazlar ve istifalar, bu gelişmenin önüne geçti

Suriye’de operasyonel bütün aktörlerin pozisyonlarını yeniden belirleyen gelişme ise Esad rejiminin düşmesi oldu. Başta Türkiye’nin ve ABD’nin desteğiyle, 2018’den bu yana İdlib merkez olmak üzere Fırat’ın batısında toplanan cihatçı gruplar, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) liderliğinde 8 Aralık 2025’te Şam’a girdi. HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Colani’nin, Suriye Geçici Hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’ya dönüşümünün hikayesi, ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye’nin Esad rejiminin düşürülmesindeki rolünü gözler önüne serdi

Buna karşın, Esad rejimini 15 yıl süren iç savaşa rağmen ayakta tutan Rusya’nın, Ukrayna gündemi nedeniyle desteğini sürdüremediği, İran’ın ise bölgede zayıflayan gücünün, gelişmelerin önünü almaya yetmediği ortaya çıktı. 

Günün sonunda, Suriye’de Rusya ve İran’ın bıraktığı boşluğu Türkiye ve İsrail doldurdu. Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki askeri ve siyasi nüfuz alanını Afrin’den Şam’a kadar genişletti. Şam ile imzaladığı anlaşmayla da yeni Suriye ordusunun inşasında başat aktör konumuna geldi. İsrail ise önce Suriye’nin güneyini askeri kontrolü altına aldı ve ardından Golan’ı ilhak ettiğini açıkladı. İsrail Suriye Güvenlik Anlaşması’nın imzalanması bu duruma hukuki bir çerçeve kazandırırken, Suriye’nin İbrahim Anlaşmaları’na katılmasının da yolu açıldı

Bu gelişmelerin arkasındaki itici güç, hiç kuşkusuz, Esad rejiminin devrilmesinin hemen ardından yeniden ABD Başkanı olan Trump ve Ortadoğu ekibinin tercihleriydi. Bu bağlamda, “Tek Suriye”nin kurulmasında Türkiye’nin ayrıcalıklı bir rol üstleneceği, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olarak atanmasından belliydi. ABD “Suriye’de ‘tek devlet tek ordu’ hedefine” uygun, merkezi bir otoritenin kurulmasını istiyordu, ki bu tercih Türkiye’nin KDSÖY’nün hem askeri hem siyasi yapısının dağıtılması politikasına açık bir destekti. Nihayetinde, Colani’nin uluslararası terör listesinden çıkarılıp Washington’da ağırlanması, Esad rejiminin düşüşünde önemli bir etkisi olan “Sezar Yaptırımları”nı kaldırılması ve Suriye’nin IŞİD’le Mücadelede Koalisyonu’na katılması, KDSÖY’nün Esad sonrası Suriye denkleminde tam da Türkiye’nin arzu ettiği gibi yer bulamayacağına işaret ediyordu. 

Bu arada, İsrail hem Türkiye hem ABD politikalarının tam tersi bir tutum takınarak, Suriye’de federal bir yönetim kurulması gerektiğini savundu ve KDSÖY’e destek veren açıklamalar yaptı. İsrail’in amacı Kürt, Dürzi ve Alevi azınlıklar üzerinden Suriye’de pozisyonunu güçlendirmekti. Zira İsrail Sünni/cihatçı bir grubun elinde şekillenen merkezi bir yönetimi tehdit olarak görüyordu; daha da önemlisi, bu durumun Türkiye’nin “yayılmacı emellerine” hizmet edeceğini düşünüyordu. Ancak, Suriye’de İsrail’in değil, Türkiye’nin dediği oldu. 

KDSÖY’nin hem askeri hem idari yapısıyla yeni Suriye yönetimine entegrasyonunu öngören 10 Mart 2025 tarihli anlaşma önce Halep’te bozuldu. Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maqsud beldelerinde konuşlu KDSÖY’e bağlı asayiş güçleri, Şam’a bağlı güçlerin operasyonları sonucu binlerce siville birlikte Fırat’ın doğusuna sürüldü. ABD’nin dolaylı, Türkiye’nin doğrudan desteğiyle gerçekleşen bu operasyonlar, çok geçmeden Fırat’ın doğusuna taştı ve nihayetinde KDSÖY, Arap nüfus ağırlıklı Rakka ve Deyrizor’dan çekildi. 29 Ocak 2026’da yapılan yeni bir anlaşmayla, KDSÖY’nin askeri ve idari yapısının sadece Kürt nüfus yoğunluklu alanlar üzerinden entegrasyonu yoluna girildi

Son tahlilde, Kürtlerin bütün baskılara rağmen kurdukları özerk yapıdan vazgeçmediği, diğer yandan Esad rejimi düştüğünden bu yana katliamlara maruz kalan Dürzilerin ve Alevilerin bağımsızlık da dahil farklı politik hedefler doğrultusunda örgütlendiği Suriye’de, mevcut durumun bir istikrardan çok yeni bir iç savaş potansiyeline işaret ettiği söylenebilir. Öte yandan, KDSÖY’nin her ne kadar coğrafi konumlanışı dağınık da olsa, kendi içinde nihayet birliğini sağladığını, daha da önemlisi, Suriye Kürtlerinin yalnızca Suriye sahasındaki güçlerinden ibaret olmadığını da hesaba katmak gerekir. Özellikle, KBY’nin son gelişmeler çerçevesinde verdiği diplomatik ve siyasi destek yanında, KDSÖY’nin farklı coğrafyalarda yaşayan geniş bir Kürt kitlesi üzerindeki etkisi görüldü. Bu arada, KDSÖY’ye ABD desteğinin siyasi alanda yeniden örgütlendiği, Arap devletleriyle temasların aleniyet kazandığı ve İsrail’in açık desteğinin sürdüğü bir ortamda, Şam’da daha güçlü bir temsil kabiliyetine kavuşmak da dahil, KDSÖY’nin geleceğinin her türlü ihtimale açık olduğu söylenebilir. 

İran Kürdistanı

II. Dünya Savaşı’nın sonunda İran’da kurulan Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti (1946), yalnızca bir yıl ayakta kalabilmiş olsa da, etkisini bugüne kadar sürdürdü. Üstelik bu etki yalnızca İran Kürtleriyle sınırlı kalmadı. Örneğin, Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti’ni kuran Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) siyasi mirası, her bir Kürdistan bölgesinde aynı isimle kurulan partiler eliyle devam etti. Diğer Kürt partileri de farklı biçimlerde sahip çıktı bu mirasa. Zira Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti’nin kuruluşu da yıkılışı da, Kürtlerin 20. yüzyıl Ortadoğu düzenindeki yerini jeopolitik faktörlerin belirlediğini, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyordu. Son tahlilde, Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulmasını mümkün kılan İran’ın SSCB ve İngiliz nüfuz alanlarına bölünmesi ise, yıkan da ABD baskısıyla SSCB’nin İran’dan çekilmesi oldu. Ne öncesi ne de sonrasında, Kürtlerin sosyopolitik yapısı ya da örgütlü mücadelesi söz konusu bağımsızlık olduğunda tayin edici bir rol oynadı.

Öte yandan, bu siyasi miras hem ulusal hem de uluslararası alanda “Kürt sorunu” politikalarını da şekillendirdi. Nihayetinde, Kürt siyasal alanında bağımsızlık dışında farklı politik hedefler doğrultusunda örgütlenmeler ortaya çıksa da hemen hepsi “ayrılıkçı” olarak tanımlandı; iç-kendi kaderini tayin hakkı, yani otonomi talepleri de bu tanımlamaya dahil edildi. Bu bağlamda, Kürt siyasal mücadelesinin ortaya çıktığı her bir ulus devlet ölçeğinde “dış mihraklar”la işbirliği içinde görülmesi yahut gösterilmesi de yine aynı mirastan beslendi. Çünkü Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti deneyimi, bir kez uluslararası destek bulduğunda, Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma kapasitesine kısa sürede ulaştığını gösteriyordu. 

İran’ın Kürt sorunu politikasının da temelde bu arka plana dayandığı söylenebilir. Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti’ni kuran Kürtler, Çarçira Meydanı’nda asıldığı günden bu yana, Kürtler baskı altında tutuldu, siyasal örgütlenmeleri yasaklandı. Bu nedenle, İran Kürt partileri ya ülke sınırları içinde gizli ya da diasporada faaliyetlerini yürüttü. Hatta İran Şahı Pehlevi’nin Irak Kürtlerine siyasi ve askeri destek verdiği süreçte bile bu baskı politikalarında bir değişiklik olmadı. Ancak, diğer ulus devlet politikalarından farklı olarak, İran, Kürtlerin kültürel hakları konusunda görece daha özgürlükçü politikalar izledi. Örneğin, Kürtçe kamusal alanda hiçbir zaman yasaklamadı ama yayın ve medya alanlarında kullanımına kısıtlamalar getirdi, eğitim dili olarak kabul edilmedi.

Bu süreçte istisnai sayılabilecek tek gelişme, 1970’li yılların ikinci yarısında yaşandı. Şah Pehlevi’ye karşı siyasal muhalefetin yükseldiği bir dönemde İran’a dönen ve KDP-İ Genel Sekreteri olan Abdurrahman Qasimlo, “İran’da demokrasi, Kürdistan’da otonomi” şiarıyla İran siyasetinde Kürtlere yer açmaya çalıştı. Fakat 1979’da İran İslam Devrimi gerçekleşince, Kürtlerin otonomi talepleri reddedildi ve rejim güçlerinin uyguladığı şiddete karşı, KDP-İ silahlı mücadeleye başladı. Devrimin hemen ertesinde çıkan İran-Irak savaşının yarattığı ortamda ise yaşanan kitlesel göçle birlikte, silahlı güçler Irak Kürdistanı’nda üslendi. Bu yıllarda parti içinde yaşanan görüş ayrılıkları bölünmelere neden olurken, KDP-İ’nin İran Kürdistanı’ndaki siyasal etkinliği zamanla zayıfladı. Zira Molla rejimi İran’ın tamamında mutlak bir hakimiyet kurdu. Diğer yandan, henüz otonomi kazanan KBY’nin baskısıyla, KDP-İ 1996’da silahlı mücadeleye son verdiğini açıkladı

Fakat 2003 yılında Saddam rejiminin düşmesi ve ertesinde KBY’nin anayasal bir statü kazanması, sessizliğe bürünen İran Kürtlerini yeniden hareketlendirdi. ABD’nin Irak’tan sonra İran’daki Molla rejimini hedef alacağı beklentisi, değişim umudu doğurdu. Öte yandan, 2000-2002 yıllarında PKK’de yaşanan yeniden yapılanmanın sonucu olarak Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) kuruldu. PJAK’ın, İran Kürdistanı’nda yürüttüğü örgütlenme çabaları bu umudun siyasi faaliyetlere kanalize edilmesini kolaylaştırdı. Özellikle genç nüfus, bu süreçte çevre ve kadın hareketleri üzerinden mobilize oldu. 

Arap Baharı’nın bölgede yarattığı siyasal atmosfer ise İran Kürdistanı’nda silahlı mücadelenin yeniden başlamasını tetikledi. Önce PJAK, 2011’de İran güçleriyle savaştı. Ardından, KDP-İ 2015 yılında silahlı mücadeleye döndüğünü ilan etti. Bu arada, kurulan diğer irili ufaklı partiler de bu kararı destekledi, kendi silahlı güçlerini oluşturdu. Fakat bu durum, kapsamlı bir iç savaşa dönüşmedi, kısa süreli çatışmalarla sınırlı kaldı. 

Bu arada, PJAK, İran’ın Suriye’de PYD’ye verdiği desteğe karşın geri adım atarken, KDP-İ İran’ın KBY üzerindeki askeri ve siyasi baskısı nedeniyle toparlanmakta zorluk çekti. 

Irak Kürdistanı’ndaki siyasal potansiyeli ortaya çıkaran asıl gelişme ise başörtüsünü kurallara uygun örtmediği gerekçesiyle genç bir Kürt kadının öldürülmesi oldu. Jina Mahsa Amini adındaki bu genç kadının cenaze töreni sırasında başlayan protestolar, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla hızla ülke geneline yayıldı. İran rejimi, kuruluşundan bu yana en büyük ve en uzun soluklu gösterilerle karşı karşıya kaldı. Günün sonunda, protestocular bastırıldı ama bu gösterilerin gerçekleştiği 2022 yılından sonra İran’da toplumsal muhalefet güçlendi ve yaygınlık kazandı. 

Bugün ise İran Savaşı ile birlikte, İran Kürdistanı tarihinde yeni bir evreye girildiği muhakkak. Her şeyden önce, uzun yıllardır çatışmalı bir ilişki içinde olan İran Kürt partileri yan yana geldi ve bir koalisyon oluşturdu. Yayınladıkları deklarasyonda, politik hedeflerinin İran’da rejimi devirmek olduğunu ve tıpkı 1970’lerde olduğu gibi, İran’da demokratik bir yönetim, İran Kürdistanı’nda ise özerklik için güç birliği yapacaklarını ilan ettiler. Çok geçmeden, ABD ve İsrail’in bu koalisyonu desteklediği, hatta bir an önce İran’a geçerek rejime karşı savaşmaları için baskı yaptığı haberleri yayıldı. Fakat İran Kürt partilerinin özellikle ABD’den talep ettiği bazı garantiler karşılanmadan harekete geçmeyeceği duyuruldu

Henüz İran Savaşı’nın nasıl gelişeceği belli olmasa da, İran Kürdistanı’nda artık hiçbir şey en azından son 47 yıldır olduğu gibi kalmayacak görünüyor. Zira rejim devrilmese dahi, zayıflayacağı muhakkak. Zayıf bir rejimin İran Kürtleri’nin politik hedefleri doğrultusunda bazı tavizler vermesi beklenebilir, ki rejimin İran Kürt partileriyle temasa geçtiği haberleri daha şimdiden çıkmaya başladı. Rejim devrildiği durumda ise bir iç savaş çıksa bile, tıpkı 2012’de Suriye’de olduğu gibi, İran’da da Kürtlerin askeri ve siyasi olarak alan kontrolü sağlayacak ilk grup olacağı varsayılabilir. Zira halihazırda İran’daki azınlıklar arasında söz konusu kapasiteye sahip tek grup Kürtler. Ancak, yine Suriye’de olduğu gibi, oluşan Kürt birliğinin, İran sahasına müdahil farklı bölgesel ve küresel aktörler eliyle yeniden ayrışması, hatta farklılaşan çıkarlar ve politik tercihler nedeniyle birbiriyle çatışması da tümüyle ihtimal dışı sayılamaz. Bu bağlamda bir fay hattının temelde Türkiye ve İsrail gerilimi üzerinden belireceği söylenebilir. 

Sonuç

İçinde bulunduğumuz “belirsizlikler çağında”, Ortadoğu’da yaşanan güç mücadelesinin neye evrileceğini kestirmek imkânsız. Fakat verili koşullar ışığında, Kürtlerin ulusal bilinç ve askeri, siyasi ve diplomatik deneyim bağlamında önemli bir kapasiteye ulaştığı muhakkak. Öte yandan, son 100 yıldır bu kapasitenin ortaya çıkmasını engelleyen ne uluslararası sistem ne de ulus devletler yerinde duruyor. Dolayısıyla, kurulacak yeni Ortadoğu’da Kürtlerin en azından iç-kendi kaderini tayin hakkını elde edecekleri öngörülebilir. Bu öngörü, Kürtlerin yaşadığı her bir ülke ölçeğinde gerçekleşmediği durumda ise farklı ölçeklerde bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması ihtimal dışı sayılamaz.