İmparatorluktan cumhuriyete Kürtler

Kürt meselesi, 19. yüzyılın başında imparatorluğun merkezileşme politikalarıyla bağlantılı olarak, Kürtlerin kendi bölgelerinde sahip oldukları yönetme olanaklarına son verilmesiyle başladı. Cumhuriyet, Kürtlerin halk olarak inkarıyla bunu başka bir düzeye taşıdı.

newroz 2024

İslam dönemi Arap kaynaklarında Kürtlere dair çokça bilgiye ulaşmak mümkün[1]. İslam’ı yaymak amacıyla coğrafyaya gelen Araplar, karşılaştıkları etnik grubu tanımlamak için Kürd’ün çoğulu manasında Ekrad (Kürtler) ismini kullanmıştı. 10. ve 11. yüzyıllarda coğrafyada doğan siyasal boşluktan yararlanan Kürtler, Mervaniler, Şeddadiler, Rewadiler, Hasanveyhiler, Annaziler gibi devletler kurarak, kendi yönetimlerini inşa ettiler[2]. Öncesinde yaşadıkları topraklar, “Arz’ül Ekrad” (Kürtlerin ülkesi), “Diyar’ül Ekrad” (Kürtlerin Diyarı) gibi isimlerle tarif edilirken, 12. yüzyılda Kürdistan tabiri kullanılmaya başladı. Sultan Sencer zamanında Selçuklu Devleti bünyesinde kurulan Kürdistan vilayetinin 16 kazası vardı[3]

İmparatorluk içinde Kürtlerin konumu

Safevi Devleti’nin egemenliğindeki Kürdistan, 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Osmanlı hakimiyetine geçti. Savaşın kazanılmasında, Kürt ileri gelenlerinin büyük kısmının (Çemişgezek Beyliği ve Kızılbaş Kürtler haricinde) Osmanlı safında savaşa katılmasının payı büyüktü. Bunda, Safevilerin katı merkeziyetçi yönetim anlayışıyla bağlantılı olarak Kürt ileri gelenlerini dışlayan baskıcı politikaları etkili olmuştu. Galibiyetin ardından yaşadıkları topraklar Kürt ekabirine yurtluk-ocaklık usulüyle tahsis edildi. I. Selim ve I. Süleyman (Kanuni) zamanında çıkarılan fermanlarla Kürdistan beyleri ayrıcalıklarla donatılmış özel bir statünün sahibi oldu.

Topkapı arşivinde bulunan, Kanuni tuğrasını taşıyan 1535-1536 tarihli Kürt beylerine hitaben kaleme alınan ferman, Kürdistan’ın yönetimi ve tanınan ayrıcalıklar konusunda önemli bir yere sahip.[4] Fermana göre, devlete bağlılık kaydıyla (kendisinden sonra da, tüm zamanlarda geçerli olmak üzere) Kürdistan beyleri, kendi topraklarında hâkimiyetlerini sürdürecek, irsiyet usulüyle babadan oğula devredecek, devlet iç işlerine karışmayacak, bir bey öldüğünde soyunu sürdürecek, oğlu yoksa yerine geçecek kişiyi Kürdistan beyleri kararlaştıracaktı. 

Kanuni’nin fermanıyla genel hatları belirlenen Kürdistan idaresi, zamanla bir sistematiğe kavuştu. Sancak temelli örgütlenen Osmanlı idari düzeni, Kürdistan’da üç ayrı statüyle karşımıza çıkıyor: Bağımsız hükümet sancakları, Ekrad sancakları ve klasik Osmanlı sancakları. Haricinde birçok Kürt aşiretine, yaşadıkları araziler yurtluk-ocaklık olarak verilip muafiyetlerle donatılmışlardı. Kürt yönetici tabakasına (aşiret reisleri, beyler ve mirlere) tanınan bu ayrıcalıklar, aslen sınır bölgesinde devletin güvenliğini sağlama gayesi güdüyordu. Osmanlı yönetimi ayrıca, Diyarbakır, Erzurum, Van gibi merkezlerde hakimiyetini sağlayacak idari bir mekanizma kurdu. 

Bağımsız hükümet statüsündeki sancaklar, en geniş ayrıcalıklara sahip olanlardı. Hiçbir devlet yetkilisinin ve askerinin bu sancaklara ayak basmayacağı kuralı geçerliydi ve bütün gelirini oranın “hâkim”i olan mir tasarruf ediyordu. Osmanlı tımar ve tahrir sisteminin uygulanmadığı bu sancaklarda, beyin temel yükümlülüğü, savaş zamanında askeri güçleriyle birlikte beylerbeyinin komutasında orduya katılmaktı. Ekrad sancaklarında Osmanlı sistemi kısmen uygulanıyor, sancak beyliği babadan oğula devrediyordu. Ama devlet yetkilileri girip arazi sayımı, yani tahrir yapıyor, tımar ve vergi sistemi uygulanıyordu. Klasik Osmanlı sancaklarında ise devletin idari yönetim mekanizmalarının tamamı (yönetici atama ve azli, tımar ve vergi sistemi gibi) hayata geçirilirdi. 

Merkezi devlet inşası ve Osmanlı Kürt ilişkilerinin bozulması 

Osmanlı Kürt ilişkileri 300 yıl boyunca, (kimi pürüzler yaşansa da) başlangıçta varılan mutabakata sadakat içerisinde sürdü. İki taraf da fırsat bulduğunda kendi güç alanını genişletmek için hamleler yaptı, arada gerginlikler ve çatışmalar yaşansa da mutabakatı ortadan kaldırmak gibi bir tutum sergilemedi. Ta ki, Osmanlı Devleti gerileme sürecine girinceye kadar. Gerilemeyle, dışta fetih ve ganimet imkanını kaybeden devlet, içeride gelir elde edecek kaynaklara yöneldi, daha önce tanıdığı ayrıcalıklara son vererek Batı tarzı modern ve merkezi bir devlet inşasına yöneldi. Bu köklü değişim, Osmanlı-Kürt ilişkilerinin bozulması açısından dönüm noktasıydı.

Merkezileşme kapsamında Osmanlı’nın Kürtlere tanıdığı ayrıcalıkları tek taraflı olarak iptal etmesi, başını mirlerin çektiği bir dizi isyana sebep oldu. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bu isyanların sonuncusu ve en büyüğü olan Cizire-Bohtan miri Bedirhan Bey’in 1847’de yenilgisinin ardından, mirlik sistemi tarihe karıştı. Mirlerle birlikte sahip oldukları kaleler yıkıldı, babadan oğula devreden hükümranlıkları son buldu. 

Kürt toplumsal yapısında büyük bir değişim ve kaosa sebep olan bu vakıanın ardından tekrardan bir klanlaşma süreci yaşandı. Mirlerin yarattığı yönetim boşluğunu din adamı olarak şeyhler ve seyitler doldurmaya başladı. Kürt mücadelesinde dini sıfatlı liderlerin öne çıkması böyle oldu.

Osmanlı kendisine isyan eden hiçbir miri idam etmedi, ailesiyle birlikte Kürdistan dışında zorunlu ikamete mecbur ederek, sürekli kontrol altında tuttu. İdari, askeri ve ekonomik güçten yoksun bırakılan mirlere, imparatorluğun farklı merkezlerinde yeniden bir yaşam kurma şansı tanıyarak onları yok etmek ya da dışlamaktan ziyade sistemin içinde tutmayı esas aldı. İttihat ve Terakki’nin 1913’te iktidarı tamamen ele geçirdiği zamana kadar da devletin isyan eden Kürtlere yaklaşımı, bu minvalde oldu[5]. Hatta Tanzimat politikalarının Kürtlerin devlete küsmesine sebep olduğunu düşünen II. Abdülhamit, 1880’lerden itibaren onları kazanmak için birtakım düzenlemeler yaptı. Hamidiye Alayları bu amaçla kuruldu; alaylar vasıtayla doğuda hem Rus yayılmacılığı ve Ermeni milliyetçiliğinin önüne geçmek, hem de Kürt aşiretlerini devlete eklemlemek istendi.

İmparatorluk dağılırken: Üç Tarz-ı Siyaset ve Kürtler 

“Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makaleyi 1904’te yayınlayan Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılığın terk edilmesi ve Türkçülük siyasetinin benimsenmesi gerektiğini savunmuştu. Türk milliyetçiliğinin adım adım devletin hâkim ideolojisi olmaya doğru ilerlediği zaman diliminde, Kürt milliyetçiliği daha rüşeym halindeydi. Sürgünde doğan yeni nesil Kürt aydınların kahir ekseriyeti jöntürk muhalefeti içinde Osmanlı kimliğine sadakatle bağlıydı. 1908 meşrutiyetinin getirdiği kısa süren özgürlük ortamında, ilk kez yasal örgütlenme ve yayın olanağına kavuşmuşlardı. Toplumsal tabanı zayıf olan bu çalışmalar İstanbul, Kahire gibi merkezlerde yoğunlaşıyordu. Diğer halklarla kıyaslandığında Kürt milliyetçiliği Osmanlı’da gelişen en geç milliyetçilikti.

Fakat tarihsel zaman, hem Osmanlı Devleti hem de dünya için epey hızlı akıyordu. 1912-1913’te yenilgiyle sonuçlanan Balkan Savaşları, İttihatçı Türkçülüğün ideoloji olarak devlete hâkim olmasını sağladı. Balkan topraklarının (Rumeli) kaybedilmesi ve buradaki Müslüman nüfusun sürgünü, Osmanlı jeopolitiğini değiştirdi. Yeni jeopolitik okumayla İttihat ve Terakki kadroları, 23 Ocak 1913’teki Bab-ı Ali Baskını ile darbe yaparak hem tek parti diktatörlüğü kurdu, hem de Türk milliyetçiliğini merkeze alan, diğer halkları dışlayan yeni bir devlet inşa etme yoluna gitti. 30 Ekim 1914’te I. Dünya Savaşı’na sonradan Almanya’nın safında dahil olma sebeplerinden biri de savaşı, bu inşa planı açısından fırsat olarak görmesiydi.

İttihatçı Türkçülük, elde kalan topraklarda (Arap çoğunluğun olduğu yerler hariç) gayri Türk bütün unsurları çeşitli yöntemlerle tasfiye etmeyi planladı. Zira “Osmanlı Devleti’nin gerileyiş ve kayıplarının sorumlusu onlardı.” En büyük gayrimüslim topluluklar olan Rumlar ve Ermeniler sürgün, tehcir, etnik temizlik, kırım gibi yöntemlerle bünye dışına atılmalıydı. Müslüman Kürtler ise “tarih, kültür ve medeniyet açısından zaten gelişmemiş olduklarından” Türklüğe asimile edilebilirlerdi. 

Kürtlere dönük bu politika ilkin 1916 yılında icra edildi. Rus işgali nedeniyle yerlerinden kaçmak zorunda kalan yaklaşık 700 bin ile 1 milyon arasında Kürt, zorunlu iskan yöntemiyle batı vilayetlerine sürgüne gönderildi. Sürgün edinilen yerlerde nüfusun yüzde 5’i oranında dağıtılması, Kürt ricalinin kitleden soyutlanması gibi cumhuriyet dönemi iskan pratiklerinin ilki bu tarihte uygulandı[6].

Misak-ı Millî, Mustafa Kemal ve Kürtler

Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak savaşı kaybettiğini kabul etti. Devam eden sorunları Wilson Prensipleri’ne uygun çözeceklerini ilan eden büyük devletler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) ilkesini norm olarak benimsediklerini duyurdu. Bu atmosferden etkilenen İstanbul’daki Kürt aydınları Kasım 1918’de İçişleri Bakanlığı’na başvurarak Kürdistan Teali Cemiyeti’ni (KTC) kurdu. 

Kürtlerin haklarını savunmak amacıyla kurulan cemiyet, ayrılmak değil, Osmanlı hilafet ve saltanatına bağlı otonom bir Kürdistan kurulmasından yanaydı. İstanbul’daki Osmanlı hükümetiyle de temas içinde olan cemiyet, siyasi çekişmelerden dolayı zaman içerisinde ikiye ayrıldı. Başını Seyit Abdülkadir’in çektiği otonomi çizgisine karşı Bedirhan ailesi fertleri bağımsızlığı savundu, başta İngilizlerle olmak üzere diplomatik ilişkilere girdi. 

Mondros sonrası Müslüman kamuoyunda gelişen işgal karşıtı örgütlenmenin temel motivasyonu, yerlerinden edilmiş Rum ve Ermenilerin geri dönme olasılığı ve toprak talepleriydi. Bu kapsamda gelişen tepkileri kendi liderliği etrafında toparlamak üzere geniş bir maiyetle Samsun’a görevli olarak giden Mustafa Kemal’in önceliklerinden biri de Kürtler ve Kürdistan politikası oldu. Politikayla hedeflenen Vilâyat-ı Sitte’de Ermeni iddialarının önünü kesmek ve Kürtlerin UKKTH çerçevesinde bağımsız bir hareket örgütlemesini önleyerek denetim altına almaktı. Kürtleri kendi tesirine alması, hem parçalanan Osmanlı toprağının bu kısmını kaybetmemek hem de uluslararası camiada Türklerin azınlıkta olduğu bu coğrafya için hak iddiasını Kürtler üzerinden meşrulaştırabilmesine imkan tanıyacaktı. Bu süreçte Mustafa Kemal hareketinin “Türk ve Kürt halkının temsilcileri” olarak kendini sunması, uluslararası toplantılarda, diplomatik temaslarda Ermenistan ve Kürdistan iddialarının önüne geçmek için çok etkili bir koz oldu.

Mustafa Kemal, Kürtleri kendi tesiri altına almak için dört ayaklı bir strateji uyguladı: İlki, işgal altındaki halife sıfatını da taşıyan padişahı kurtarmak doğrultusunda yaptığı çağrıydı. Dine ve ortak tarihe referansla, “Müslüman Kürt kardeşlerini” birlikte mücadeleye davet edecekti. İkincisi, “Kürdistan Ermenistan olacak” propagandasıyla yerelde Kürt ileri gelenlerini kendi safına çekmek isteyecekti. Üçüncüsü, İstanbul merkezli Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yerelle bağlar kurmasını, faaliyetlerini engelleyip yasaklamaya çalışacaktı. KTC’nin yereldeki şubelerini kapatacak, gazete, dergi, kitap gibi yayınların Kürt illerine girişine müsaade etmeyecekti. Böylece KTC’nin halk tabanıyla bağını koparacak, İstanbul’da sıkışıp kalmasına, etkisizleşmesine sebep olacaktı. Dördüncü olarak da kurtuluştan sonra Kürtlerin ulusal haklarının tanınacağı sözünü verecekti.

Yeni devletin sınırlarının Türkler ve Kürtlerin yaşadığı topraklardan oluşacağı ve Kürtlerin “ırki ve toplumsal” haklarının tanınacağı söylemi Mustafa Kemal hareketinin ilk gününden itibaren dile getirildi ve birçok belgede yerini buldu. Erzurum ve Sivas kongrelerinin birinci maddesinde ve özellikle Amasya Protokolleri’nin ikinci protokolünde açıkça belirtildi[7]. Bu ana metinlerin üzerinde şekillenen Misak-ı Milli ise Kürt ve Türk toprakları üzerinde işgale son verip, ortak bir devlet kurmayı öngörüyordu: “(…) Mütareke hattı içinde ve dışında din, kültür ve emel bakımından birleşik ve birbirine karşı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ulusal ve toplumsal hukuklarıyla (haklarıyla), bölgesel şartlarına saygılı Osmanlı Müslüman çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu bölgelerin hepsi gerçekten veya hükmen ayrılık kabul etmez bir bütündür”.

17 Şubat 1920’de son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde okunarak duyurulan Misak-ı Milli, meclisin kapatılmasının ardından, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi tarafından da onaylanacaktı. Bu anlamda Misak-ı Milli dönemin ruhuna uygun, gayrimüslimleri dışında tutan bir “Müslümanlık Sözleşmesi”nin, dolayısıyla Türk Kürt ittifakının açık ifadesi olacaktı. 

I. TBMM’nin hüküm sürdüğü 23 Nisan 1920 ile 15 Nisan 1923 arasındaki dönem bir “ara dönem” idi; “belirlenen çerçeve içerisinde” çoğulcu, farklılıkların kendini nispeten ifade edebildiği, kısmen demokratik bir hüviyete sahipti. Kürtlerin büyük çoğunluğu haklarının meclis tarafından korunacağına, Osmanlı Kürdistanı’nın bu vasıtayla parçalanmadan varlığına sürdüreceğine inanıyordu. 

Sevrden Lozana uluslararası ilişkiler bağlamında Kürt meselesi

Kürtlerin Mustafa Kemal hareketine yaklaşımıyla Mustafa Kemal hareketinin Kürtlere yaklaşımı arasında ters orantılı bir grafik göze çarpıyor. 

Başlangıçta Mustafa Kemal’e mesafeli duran bazı Kürtler zaman içerisinde nötr bir pozisyona gelirken, Kürtlerin hakları konusunda başlangıçta daha açık olan Mustafa Kemal zamanla bu noktadan uzaklaşmış görünüyor. Bu grafik, 1921 yılının ilk aylarında tersine döndü. İstanbul hükümeti zayıflayıp Ankara’daki TBMM’nin devlet merkezi olarak güçlenmesi ve uluslararası toplantılarda kabul görüp antlaşmalar imzalaması bunda rol oynadı. Özellikle 21 Şubat-12 Mart 1921’de Londra Konferansı’na katılması, 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması ve 20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzaladığı Ankara Antlaşması, Kürt politikasında önemli bir değişime işaretti. Ankara Antlaşması’yla Suriye’deki Kürtlerin kendileri hilafına Fransız hakimiyetinde bırakılması önemli bir göstergeydi. Grafiğin terse dönmesinde, uluslararası politikadaki değişimin, İngiltere, Fransa, Sovyet Rusya gibi devletlerin UKKTH ilkesinden uzaklaşmalarının ve bir çeşit sömürgecilik olan mandacılığa yönelmelerinin rolü vardı. 

Başta İstanbul’daki Kürt aydınları olmak üzere Koçgiri ve bazı Dersim aşiretleri, Mustafa Kemal hareketine mesafeli ve şüpheyle baksa da zaman içerisinde nötrleşme yaşanmıştı. Özellikle uluslararası güçlerin Kürtlere yaklaşımındaki ikiyüzlülüğü fark etmeleri, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yasaklanmasının ardından bir araya gelip etkili bir örgütlenme kuramamaları, yani dağınık ve örgütsüz kalma hali ile Ankara’nın hem içeride hem de dışarıda devlet merkezi olarak kabul görmesi bunda etkili oldu. 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr, Kürtlerin kendi içerisinde yoğun bir çatışmaya sebep olmasının ötesinde, büyük güçlerin Kürdistan meselesindeki güvenilmezliğini görmeleri açısından bir dönüm noktasıydı. Sevr Antlaşması’yla Kürdistan’ın kuzey kısmı Ermenistan’a, Musul Vilayeti Irak yani İngiltere’ye, Suriye Kürdistan’ı Fransa’ya bırakılmış, sadece yüzde 20’lik bir kısım, o da çok sayıda koşula ve belirsiz bir tarihe ertelenerek Kürtlere ayrılmıştı.[8] 

Sevr Konferansı’na delege gönderen Kürtler, Lozan Konferansı’na bağımsız bir delegasyon ya da temsilci gönderme girişiminde bulunmadı. 20 Kasım 1922 ile 24 Temmuz 1923 tarihleri arasında Lozan Konferansı gerçekleşirken Osmanlı Kürdistanı fiilen üçe bölünmüştü. Suriye’deki Kürtler Fransız hakimiyetinde, Musul Vilayeti ise İngilizlerin denetimindeydi. 

Ankara’dan Lozan’a giden İsmet Paşa başkanlığındaki heyet, kendini Türkler ve Kürtlerin temsilcisi olarak takdim edecekti. Aynı günlerde Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmut Berzenci öncülüğündeki Kürtler, İngilizlere karşı savaşıyor ve Türkiye’ye bağlanma talep ediyorlardı. TBMM’de bulunan Kürt milletvekilleri Lozan’a giden heyetin sadece Türkleri değil, Kürtleri de temsil ettiğini birçok kez kürsüye çıkarak söyledi. Aynı zamanda Musul Vilayeti’nin İngilizlere bırakılmasına katı bir şekilde itiraz ettiler. Kürt vekillerin muhalefetine diğer milletvekillerinden de destek vardı ve Musul’un terkini hayat memat meselesi olarak görüyorlardı. 

İlk TBMM’nin seçim kararı alıp (1 Nisan 1923) kapanmasının (15 Nisan 1923) temel nedeni, heyetin Lozan’da vardığı mutabakata milletvekillerinin onay vermeyecek olmasıydı. 

Lozan’da Kürtler iki başlıkta tartışma konusu oldu. Biri Musul meselesi, diğeri de azınlık tartışmalarıydı. Kürt vekiller kendilerinin azınlık olarak tanımlanmasına karşı çıktı. Musul meselesi ise bütün itirazlara rağmen ileri bir tarihe ertelenerek Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. Nisan ayından itibaren seçimlere gidildi ve 11 Temmuz 1923’de seçimler tamamlanarak II. TBMM kuruldu. Yeni meclisin ilk kararlarından biri, Lozan Antlaşması’nı onaylamak oldu. Zira yeni vekillerin tamamını Mustafa Kemal belirlemiş ve Lozan’a muhalefet edecek bir kişinin bile seçilmesine izin vermemişti. 

I. TBMM “nispeten çoğulcu”, “kısmen demokratik” bir karaktere sahipken, çoğunlukla asker ve bürokratlardan oluşan II. TBMM, demokrasiye ve çoğulculuğa kapalı, devletçi ve baskıcı bir niteliğe sahipti.

Sonuç itibarıyla Lozan Antlaşması, Kürtlerin varlığı ve haklarına dair herhangi bir hüküm içermediği gibi fiilen Musul’u İngiliz mandasındaki Irak’a bırakarak Osmanlı Kürdistanı’nın üç ayrı devlet arasında pay edilmesini tescilledi. Nitekim Milletler Cemiyeti gözetiminde 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla Musul, resmen Irak’a bırakılacaktı. 20. yüzyılın başında İngiliz ve Fransızların öncülüğünde çizilen Yakındoğu haritasında, Arap halkları ondan fazla devlete bölünüp parçalanırken, Kürtlerin toprakları dört ayrı devlet arasında pay edilip kimlik ve statü haklarından mahrum bırakılacaklardı. 

“20. yüzyılın başında İngiliz ve Fransızların öncülüğünde çizilen Yakındoğu haritasında, Arap halkları ondan fazla devlete bölünüp parçalanırken, Kürtlerin toprakları dört ayrı devlet arasında pay edilip kimlik ve statü haklarından mahrum bırakılacaklardı.”

Cumhuriyet’in kuruluşu ve Kürt politikasının ana hatları

Çoğulculuğa önem veren, kısmen demokratik nitelikli “ara dönem” 15 Nisan 1923’te I. TBMM’nin kapanmasıyla son buldu. Bu dönüm noktası aynı zamanda Kürtlere verilen sözlerin de son bulduğu tarihti. Mustafa Kemal’in Kürtlerin haklarından bahsettiği son konuşması, birinci Lozan görüşmelerinin[9] devam ettiği 16-17 Ocak 1923’te İzmit Basın Toplantısı’nda gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın sorusuna verdiği cevaptı. Kürtlerin bir çeşit yerel özerkliğe sahip olacağını söylediği bu konuşmadan sonra, bir daha Kürtlere hak verilmesine dair hiçbir konuşmasına rastlamak mümkün olmadı. Lozan Antlaşması’nın ardından 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan ederek rejimin adını koyan kurucu kadro, hızla modern bir ulus devlet ve ulus inşa projesine yöneldi. Türklük üzerine inşa edilecek yeni ulus projesinde Kürt’e yer verilmeyecek, hatta bu projenin önündeki en büyük tehdit olarak görülecekti.

Yeni devletin rotası belli oldukça, “ara dönem”de gündeme gelmeyen İttihatçıların Kürtleri asimile etme planı tekrar hatırlandı. Ziya Gökalp’in mimarları arasında olduğu bu fikriyata göre, “kırsalda yaşayan, şehirle bağı olmayan ve yönetim tecrübesi bulunmayan Kürtlerin, müstakil bir tarihleri de gelişkin bir kültürleri de yoktu”. Gökalp’in “bir hastalık” olarak tanımlandığı aşiret yapısı içinde yaşayan Kürtlerin, aşirete dayalı toplumsal yapısı dağıtılmak suretiyle asimile edilmeleri mümkündü. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı bürokrasisi, merkeze hitaben yazdığı raporlarda Kürtler ve Kürdistanı, hep bir “maraz” olarak tarif etmiş ve üstenci, küçümseyen bir dille anlatmıştı. Çoğunlukla bu gelenekten gelen kadroların kurduğu Cumhuriyet, Gökalp’in asimilasyon fikirlerine itibar etti.

Cumhuriyet, Kürtleri asimile ederek Türk ulusunun bünyesine eklemlemek ve yaşadıkları toprakları da parçası kılmak doğrultusunda bir siyaset izleyecekti. Bunun için, Osmanlı’dan tevarüs eden bağların tek tek sökülüp atılması gerekiyordu. 3 Mart 1924’te çıkarılan kanunla ilga edilen hilafet makamı, aynı zamanda geçmişte kalan Türk-Kürt ortaklığının da sonuna işaret ediyordu. Hemen ardından 20 Nisan 1924’te kabul edilen yeni anayasa ile bu tescil edilecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan bütün vatandaşlar Türk “ıtlak olunacaktı” (kabul edilecekti). 

Anayasanın bu haliyle kabulü, yeni devletin Kürt kimliğine tamamen kapalı olduğunu gösteriyordu. Aynı yıl içerisinde Kürdistan isminin kullanımı yasaklandı, peşi sıra Kürt ismine ve Kürtçe konuşulmasına da yasak getirildi. Cumhuriyetin Kürt ve Kürdistanı inkara yöneldiği bu dönemin uygulamalarının rehber metni, 24 Eylül 1925 tarihli, devlet ricalinin ortak imzasını barındıran “Şark Islahat Planı” isimli gizli kararnameydi[10].

Bir anlamda devletin “gizli Kürt anayasası” olan bu plan, Prof. Dr. Mesut Yeğen’in tabiriyle Kürtleri bir ulusal topluluk olma kapasitesinden mahrum etmek istiyordu[11]. Öngörülen, Kürt toplumsal yapısını dağıtmak ve Türklük içerisinde eritmeyi arzulayan sistematik bir dizi uygulamayı hayata geçirmekti. Plan belirtilen hedefe ulaşana kadar Kürdistan’ın olağanüstü usullerle (idare-i örfiye -sıkıyönetim-) yönetilmesini ve özel bir idari mekanizmanın (umum müfettişlik, olağanüstü hal valiliği) kurulmasını salık veriyordu. Kürt ve Kürdistan isimleri yasaklanacak, yer isimleri değiştirilecek ve Kürtçenin günlük hayatta, çarşıda pazarda kullanımı cezai yaptırıma tabi tutulacaktı. Eğitim, asimilasyonun en temel araçlarından biri olacak, özellikle kız çocukları için yatılı okullar açılacaktı. “Fırat’ın batısındaki” Kürtler de unutulmayacak, onların da Kürtçe konuşmaları yasaklanacak, özellikle kadınların Türkçe öğrenmeleri için çalışılacaktı.

Mahkemelerde hakim dahil hiçbir sivil memur Kürtlerden seçilmeyecek, Ermenilerden kalan arazilere yerleşmelerine müsaade edilmeyecek, sistemli bir yeniden iskan siyaseti izlenerek Kürtler batı bölgelerine yüzde 5 oranında dağıtılacak; Balkanlar, Kafkaslar ve Karadeniz’den getirilecek “Türk kültürlü nüfus” Kürdistan’a yerleştirilecekti. Aşiret bağlarını ve kendi aralarındaki asabiyeyi koparmak için Kürt ileri gelenleri iskan edilirken şehir merkezlerinde tutulup kitleden tecrit edilecekti. Devletin güç ve kudretini göstermek için hükümet konağı, askeri kışla, karakol gibi resmi yapılar inşa edilecek, yol, özellikle demiryolu yapımına önem verilecek, yabancıların bölgeye girmesine müsaade edilmeyecek, mefkureli memurlar görevlendirecek, istihbarata, polis ve jandarma çalışmalarına önem verilecek, teknik ihtiyaçları karşılanacak, asker alımına özen gösterilecek ve bölge haricinde vazifelendirileceklerdi[12].

Cumhuriyete karşı Kürt direnişinde ilk epizot (1924-1938) 

1924 anayasası ve akabinde hayata geçirilen uygulamalar Kürtler tarafından tepkiyle karşılandı. Ara dönemde Ankara hükümetiyle hareket eden birçok şahsiyet ve aşiret dahil olmak üzere geniş bir kitle, uygulamalara karşı çıktı. Ordu içerisindeki Kürt askerlerin öncülük yaptığı bir grup, gizli örgütlenme yoluna gitti ve tam ismi Kürt İstihlas ve İstiklal Cemiyeti olan Azadî örgütünü kurdu. Kasım 1924’te Beytüşşebab Ayaklanması sırasında deşifre olan örgütün lider kadrosu tutuklandı ve Şeyh Said Hadisesi sırasında idam edildi. Sebep, cumhuriyetin Kürt inkarına yönelik ilk kapsamlı karşı koyuşun adı olan Şeyh Said Hadisesi, dini kimlikli şahsiyetlerin öncülüğünde gerçekleşti. Hilafet kurumunun kaldırılmasına ve halife şahsında Türk Kürt ortaklığının son bulmasına tepki de hareketin niteliklerin biri oldu.

12 Şubat 1925’te başlayan ve 29 Haziran 1925’de Şeyh Said’in Diyarbakır’da asılmasıyla sonuçlanan Kürt direnişi fasılalarla devam etti. 1926’da başlayıp 1930 yılının sonuna kadar sürecek olan Ağrı İsyanı’nın çıkış noktası İbrahim Ağa’nın (Biroyê Heskî Telli) batıda iskan edilmek istenmesiydi. Sürgüne karşı çıkan İbrahim Ağa, önceden haber alıp silahıyla Ağrı Dağı’na çıktı ve katılanlarla birlikte yıllara yayılan bir mücadele başlattı. Suriye’de sınır hattına (o zaman Binxet - Hat’tın altı deniliyor) sığınan Kürt ileri gelenleri 1927’de Xoybûn isminde bir örgüt kurarak Ağrı Dağı’ndaki isyana katıldı. Bu mücadele Ağustos 1930’da Zilan bölgesinde yapılan askeri operasyon sırasında yaklaşık 15 bin Kürt’ün öldürülmesiyle neticelendi. 1938 Dersim kırımı, Kürt direnişinin ilk epizodunun sonu oldu. Kürt direnişlerini parça parça ezen cumhuriyet idaresi, hem bu “başarıların” yarattığı muzaffer ruh hali, hem de 1930’lar dünyasının faşist atmosferinden yararlanarak büyük bir kırım gerçekleştirdi. Resmi rakamlara göre, harekatlar sırasında 13 bin 806 Dersimli öldürüldü, 16 bin 500 Dersimli batıya zorunlu iskanla gönderildi[13]

Cumhuriyet idaresi 1925-1938 arasında belirlenen askeri ve idari düzenlemeleri en sert usullerle hayata geçirdi. Fakat bunları yaparken, kamuoyunda icraatlarını meşrulaştıracak bir söylem oluşturmayı da ihmal etmedi. Kurduğu söylemle karşı tarafı itibarsızlaştırıp değersizleştirmekle kalmadı, aşağılayan bir dille ideallerini karikatürize etmiş ya da dışsallaştırdı. Meselenin etnik ve ulusal boyutunu gizlerken en sık başvurulan söylemler, “…saltanat ve hilafet özlemi olarak ‘irtica’, modernlik öncesinin asri zamanlardaki kalıntıları olarak ‘aşiret direnci’ ve ‘eşkıyalık’, başka devletlerin tezgâhı olarak ‘ecnebi kışkırtması’” oldu.[14]

Sessizlik yılları (1939-1959)

Kürt tarih yazımında 1939-1959 yıllarını kapsayan 20 yıllık zaman dilimi, sessizlik yılları diye tarif edilir. Bu tabir, Türkiye Kürdistanı’nda Dersim kırımının ardından, yıllardır süren direnişlerin şiddetle bastırılmış olmasının ve devlete açıkça meydan okuyamamanın yarattığı iklimi tanımlamak için kullanılır. 

II. Dünya Savaşı ve sonrasında kurulan dünya düzenine denk gelen bu aralıkta, Kürt direnişinin merkezi önce İran sahasına, sonra da Irak’a kaydı. 1946 yılında Mahabad’da bir Kürdistan Cumhuriyeti kurulacak ama ömrü 11 ay sürecekti. Bu sürecin içinde yer alacak olan Molla Mustafa Barzani’nin Sovyetlere uzanan uzun sürgün döneminin ardından 1958’de Irak’a dönüşü, Kürt hareketinin bu kez Irak’ta alevlenmesine vesile oldu. 

Sessizlik yılları, Kürtlerin ekonomik, toplumsal, kültürel yapısında ciddi değişimlerin yaşandığı yıllardı. Devletin fiziki hakimiyet ve üstünlüğünün olduğu bu yıllarda Kürtlerin dernek veya siyasal parti benzeri bir örgütlülükleri yoktu. Buna rağmen hem geçmişe dayalı informel ağları sürdürdüler hem de Türkiye’deki değişim imkanlarından yararlanarak toplumsal dayanışmaya hizmet edecek kültürel varoluş mücadelesi verdiler. Ekonomik faaliyetlerin sınırlarla engellendiği koşullarda kaçakçılığa yönelmeleri, dillerinin yasaklandığı ortamda medreseler üzerinden Kürtçe eğitime devam etmeleri, bu enformel ağların en önemlilerindendi[15]. 1946 sonrası çok partili hayata geçiş, seçimlere katılma, göç ve şehirleşme, üniversite okuma gibi imkanlar Kürt aydınlarını yeni koşullara göre örtük, saklı faaliyetlere yöneltmiştir. 

Musa Anter, bu dönemin simge isimlerinden biri. Yayınlarıyla Kürt ismini kullanmadan sorunlarını dile getirmeye çalıştı. 1948’de çıkardığı Dicle Kaynağı Gazetesi’ni, Demokrat Parti döneminde Şark Mecmuası, Şark Postası’yla devam etti.  Mustafa Remzi Bucak ile birlikte İstanbul’da Kürt öğrencilere hizmet eden Dicle Fırat Talebe Yurdu’nu kurdular. Seçimlerde Kürt oylarının da kıymete binmesi Halis Öztürk, Yusuf Azizoğlu, Mustafa Remzi Bucak gibi Kürt kimliğine duyarlı isimlerin milletvekili seçilmelerini sağlayacaktı. Ankara ve İstanbul’da üniversite okumaya gelen Kürt gençlerinin düzenledikleri “Doğu Geceleri” kültürel etkinlik olmanın ötesinde anlamlar taşıyordu. 49’lar Olayı kapsamında 1959 yılında tutuklanan üniversite öğrencilerinin hedef seçilmesinin bir nedeni de bu etkinliklere katılmalarıydı.

Cumhuriyet’in Kürt coğrafyasında “inşa” faaliyetleri

Şark Islahat Planı’nda öngörülen kararlar Kürt direnişlerinin zorla kırılmasıyla paralel, 1930’lardan itibaren hayata geçirilmeye çalışıldı. Kürtçe ve Kürdistan kelimelerinin yasaklanmasını takiben sistemli bir şekilde yer isimleri değiştirilmeye başladı. 

Dersim, Mamüretülaziz, Diyarbekir gibi şehir isimleri 1930’larda değiştirilirken, 1952 yılında yer adlarını değiştirmek amacıyla İçişleri Bakanlığı’na bağlı “İhtisas Kurulu” oluşturuldu ve 1978 yılına kadar ağırlıklı olarak Kürt coğrafyasında olacak şekilde, tüm Türkiye’de 28 bin birimin (köy, kasaba, kent, dağ, nehir, ova) ismi değiştirildi. Bir hafıza silinmek istenirken, yerine yenisini ikame etmek için eğitim ve kültür faaliyetlerine ağırlık verildi.

Yatılı kız okullarının ilk örneklerinin bölgede açılması bu maksatlaydı. Sonraki yıllarda kurulacak olan Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’nın (YİBO) kahir ekseriyeti bölgede faaliyet yürüttü. “Halkevleri”, “halkodaları”, “okuma odaları” gibi kurumlar bu hedefe hizmet etmek için kuruldu. Bu kurumlar vasıtasıyla Türkçe bilmeyen ileri yaştaki kişilere dil ve okuma yazma eğitimleri verildi. Halkevi şubelerinin çıkardığı yayınlarda yörenin kültürü ve tarihine dair çalışmalar yapıldı, Türk kültür ve tarihinin bir parçası gibi anlatıldı Yayınlarda Kürtlere, Kürt kültürü ve tarihine dair değerler ya kötü gösterilip değersizleştirildi ya da Türkleştirildi. Şarkı, müzik, folklor, söylence, hikaye gibi birçok kültürel unsur da aynı akıbete uğradı.

Genç cumhuriyet bu inşa faaliyetlerini hayata geçirmek için altyapı çalışmalarına önem verdi. Karayolu ve özellikle demiryolları yapılması, bu çalışmanın önceliklerindendi. İlk dönemde yapılan demiryollarının büyük kısmı doğuya yönelmiş, buralara devletin rahat erişimini sağlamak hedeflenmişti. Bir yandan da şehir merkezlerine, devletin “cesametini” göstermek için askeri kışlalar, karakollar, garnizonlar inşa edilmişti. Güçlü, muktedir devlet imajını vermek için bu mimari inşa edilirken, yöre insanı bedelsiz hizmete çağırıldı. Sadece Kürtler batı illerine iskan edilmedi, Kürt illerine “Türk kültürlü nüfus” yerleştirmek için yoğun bir çaba harcandı. Nüfus Umum Müdürlüğü’nün 1935 yılında hazırladığı bir rapora göre, yıllık 50 bin kişi olmak üzere 10 yıl içerisinde 500 bin kişinin iskan edilmesi hedeflenmişti[16]

Sonuç itibarıyla, Kürt meselesi, 19. yüzyılın başında imparatorluğun merkezileşme politikalarıyla bağlantılı olarak, Kürtlerin kendi bölgelerinde sahip oldukları yönetme olanaklarına son verilmesiyle başladı. Cumhuriyet, Kürtlerin halk olarak inkarıyla bunu başka bir düzeye taşıdı. Erken cumhuriyetin modern bir devlet ve ulus inşa etmekteki katı politikaları, Kürt meselesinin fasılalarla da olsa yüzyıldır çatışmalı bir hal almasına sebep oldu. 1920’ler ve 30’lar bu politikaların en katı uygulandığı yıllardı. II .Dünya Savaşı sonrası değişen uluslararası ve ulusal koşullar sonucunda, kısmi gevşeme ve değişiklikler olsa da, 1960’lara kadar ulus inşası projesi sadakatle hayata geçirilmeye çalışıldı.   

 


[3] Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Kitap Yayınevi, Ekim 2005, s. 38-39.

[4] Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Kitap Yayınevi, Ekim 2005, s. 72.

[5] Hamit Bozarslan, Türkiye'de Kürt Milliyetçiliği: Zımnî Sözleşmeden Ayaklanmaya (1919-1925), (Türkiye’de Etnik Çatışma İmparatorluktan Cumhuriyete, içinde), İletişim Yayınları, İstanbul 2014, s. 89-122. 

[6] Fuat Dündar, Modern Türkiyenin Şifresi, İttihat ve Terakkinin Etnisite Mühendisliği (1913-1918), İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s. 399-422.

[7] Protokolün ilgili maddesinde şunlar yazılmakta: Beyannamenin birinci maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının, Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın en asgari bir talep olmak üzere temin edilmesi gerektiği ortaklaşa kabul edildi. Bununla beraber Kürtlerin özgürce gelişmelerini temin edecek şekil ve surette, ırki ve toplumsal hukuklarına sahip olmalarına müsaade edilip destekleneceği…”

[8] Metin Atmaca, Sevre Giden Yol, Kürt Tarihi Dergisi, Sayı 49, Temmuz-Ağustos-Eylül 2022, s. 42-51.

[9] Lozan görüşmeleri “anlaşmazlıklar” nedeniyle 4 Şubat-23 Nisan 1923 tarihleri arasında kesintiye uğramıştır. Bu nedenle 4 Şubat öncesi birinci dönem, 23 Nisan sonrası ikinci dönem görüşmeleri olarak anılır. 

[10] Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe ŞARK ISLAHAT PLANI, ÖZ-GE Yayınları, Ankara 2009, s. 125-132.

[11] Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe ŞARK ISLAHAT PLANI, ÖZ-GE Yayınları, Ankara 2009, s. 11.

[12] Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe ŞARK ISLAHAT PLANI, ÖZ-GE Yayınları, Ankara 2009, s. 125-132.

[13] Nevzat Onaran, Koçgiri/Pontos/Trakya/Sasun/Dersim, Devletin Dahili Harbi, Kor Yayınları, Haziran 2021, s. 574.

[14] Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İletişim Yayınları, İstanbul 2015, s. 20.

[15] Adnan Çelik, Cumhuriyet Rejiminde Kürtlerin Fetret Dönemi’ Mi? Kürt Saklı Alanında Direnişin Alt-Politikaları (1938-1967), (Kürtler ve Cumhuriyet, Hazırlayanlar Ayhan Işık ve diğerleri, Dipnot Yayınları Ankara 2023, içinde), s. 507-516.

[16] Mehmet Bayrak, Kürdoloji Belgeleri II, Öz-Ge Yayınları, Ankara 2004, s. 456-483.