1960’dan 1989’a: Kürt siyasal hareketi nasıl doğdu?

1960’larda kısmen genişleyen siyasal alan Kürt meselesini belli sınırlar dâhilinde görünür kılsa da, 1970’lerdeki örgüt enflasyonu ve rekabet, hareketi ideolojik ortaklıklar etrafında radikalleştirdi. 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte şiddet “kurucu” bir mantıkla merkezileşti ve 1984 sonrası çatışma rejimi kurumsal araçlar üzerinden derinleşti.

tuncay şur kürt web dosyası

1960-1989 dönemi, Türkiye’de Kürt siyasal hareketinin modern biçimlerinin kurumsal, söylemsel ve pratik düzeylerde teşekkül ettiği, 1980’lerle birlikte ise çatışmanın süreklileşmesiyle devletin güvenlik mimarisinin ve Kürt siyasal alanının karşılıklı olarak yeniden biçimlendiği bir tarihsel kesit. 

Bu dönemi anlamak için iki analitik eksen özellikle işlevsel. İlk eksen, söylem ve özneleşme boyutu: “Doğu sorunu” çerçevesi içinde başlayan tartışmaların, giderek “Kürt meselesi”ne evrilmesi, yalnızca terminolojik bir kayma değil, Kürt aktörlerin kendilerini yeni “öznellik rejimleri”[1] içinde kurmalarıyla ilgili. 

İkinci eksen ise şiddet, mobilizasyon ve kurumsallaşma. 1970’lerin sonundan itibaren antikolonyal ulusal kurtuluş gramerinin güçlenmesi, 1980’lerde Fanoncu bir “özgürleşme/ / arınma” şiddeti anlayışıyla birleşerek hem örgüt içi sadakat üretimini hem de kitlesel mobilizasyonu besledi. 

Böylece 12 Eylül, salt bastırma değil aynı zamanda şiddetin meşrulaştırılmasını kolaylaştıran bir siyasal zemin üretti.

Siyasi uyanış: 1960'lar

Türkiye’de 1960’lar, siyasal alanın görece genişlediği, sendikal hareketin, öğrenci mobilizasyonunun ve yayıncılığın yoğunlaştığı bir dönem olarak kabul edilir. Ancak Türkiye Kürtleri açısından bu 10 yılı tekil ve doğrusal bir uyanış momenti olarak değil, çok katmanlı bir periyod olarak okumak daha açıklayıcı. 

Zira 1960’larda görülen siyasal canlanma, yalnızca 1961 anayasasının sağladığı görece serbestinin sonucu değil, aynı zamanda 1940’lardan itibaren şehirlerde biriken Kürt aydın ve öğrenci çevrelerinin, Kürdistan’ın diğer parçalarıyla temasların ve erken dönem Kürt yayıncılığının oluşturduğu daha uzun erimli bir birikimin (longue durée[2]) 1960’larda yeni bir biçim kazanması.

Bu perspektif, 1960’ların Kürt politikleşmesini “takvimsel zaman” içine sıkıştırmadan kavramayı sağlıyor: Kürtler ve Kürdistan coğrafyası için 68’i de içine alacak biçimde 1960’lardan başlayıp 1970’lerin ortalarına dek uzanan bir periyoddan söz etmek mümkün. Dolayısıyla 1960’lar, Kürt siyasal bilincinin yalnızca “yeni” doğduğu değil, eski birikimlerin yeni kurumsal ve ideolojik mecralara tercüme edildiği bir eşik.

Bu dönemde Kürt politikleşmesinin iki ana kaynaktan (iki “habitus”tan) beslendiği izlenebilir. İlki, 1940’lardan itibaren büyük şehirlere göç etmiş yahut sürgün edilmiş, yüzyıl başı Kürt birikimini bilen ve Kürdistan’ın diğer parçalarıyla ilişkili kuşak. Dicle ve Fırat talebe yurtları gibi öğrenci ağları, Musa Anter ve çevresinin yayıncılık girişimleri, Kürtçe-Türkçe dergiler ve çeşitli yerel yayınlar, bu damarın kültürel ve siyasal sermayesini oluşturdu. 

İkinci kaynak ise, kendisini önemli ölçüde Türk solu içinde kuran, TİP ve Yön çevresi üzerinden “Doğu sorunu/bölgesel kalkınma” tartışmaları içinde politikleşen yeni kuşak. Bu iki hat, tamamen kopuk değiller, zaman zaman aynı eylem alanlarında (özellikle Doğu Mitingleri gibi[3]) kesiştiler, kimi zaman da Kürt siyasal alanındaki strateji tartışmalarını belirleyen gerilimler ürettiler.

Doğu sorunundan Kürt meselesine

1960’lar boyunca devletin ve ana akım siyasetin hakim dili, Kürt meselesini “Doğu sorunu”, “bölgesel geri kalmışlık” ve “kalkınma” çerçevesi içinde tartışıyordu. Bu söylem, Kürt meselesini etnopolitik bir sorun olarak adlandırmaktan kaçınırken, sınırlı bir konuşulabilirlik alanı da üretti: Kürtlerin sorunları “kalkınma” diline tercüme edilebilir, fakat kimlik, dil ve siyasal statü başlıkları sistematik biçimde sınırlandırılır.

1960’lar Kürt aktörlerin bu sınırları giderek daha görünür kıldığı bir döneme de işaret ediyor. Kürtler açısından “Doğu sorunu” kavramsallaştırması, hem devlete hem de Türk soluna dönük bir yüzleşme alanı yarattı. Özellikle Türk solunun Kürt taleplerini sıklıkla “bölgecilik/milliyetçilik” olarak yaftalaması, buna karşılık Türk sol repertuvarının Kemalist referanslarla örülü belirgin bir “milli” siyasal dil taşıması, Kürt siyasal bilinci açısından kritik bir kırılma üretti. Kırılma, Kürt hareketinde ilerleyen yıllarda yoğunlaşacak olan “Türk solundan özerkleşme” eğiliminin söylemsel zemini[4].

Doğu sorunundan Kürt meselesine kayış, ani bir terminolojik dönüşümden ziyade, ideolojik tercümelerin ve örgütsel özerkleşmenin adım adım ürettiği bir değişim. TİP ve Yön çevresinde öğrenilen sosyalizm ve ulusal sorun tartışmaları, başlangıçta Kürt sorununu daha çok ekonomik eşitsizlikler üzerinden ele almaya imkân tanıdı, ancak 1960’ların sonuna doğru, sömürgecilik tezi gibi daha sert kavramsallaştırmalar Kürt alanında dolaşıma girmeye başladı. Bu dolaşım, 1970’lerde fragmantasyon yaşayacak Kürt örgütlerinin “amentüsü” haline gelecek bir söylem setinin erken nüvelerini oluşturdu.

Kürt siyasal uyanışını etkileyen faktör ve aktörler

1960’lardaki Kürt siyasal uyanışını anlamak için faktörleri yalnızca iç politik gelişmelere indirgememek gerek. Kürdistan’ın diğer parçalarındaki dinamizm (özellikle Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeler) Türkiye Kürtleri üzerinde hem doğrudan hem dolaylı etkiler üretti. 1959’daki 49’lar Vakası[5], bu etkileşimin ve devletin Kürt meselesine dönük güvenlikçi refleksinin erken bir göstergesi. Aynı zamanda 49’lar[6], Kürt alanında “Kürt solu–Kürt sağı” şeklinde sonradan kalıcılaşacak bir ayrımın da erken tartışma zeminini oluşturdu.

Aktörler düzeyinde ise iki kesim belirleyici. Bir yanda organik aydınlar”[7] ve 1940lardan itibaren biriken kültürel ve siyasal çevreler, diğer yanda TİP/Yön hattında politikleşen, kentlerde oluşan yeni Kürt küçük burjuvazisi ile öğrenci kuşağı. 

Bu ikinci kuşak, teorik donanımını büyük ölçüde Türk sol habitusu içinde edindi. Bu hem sosyalizm ve ulusal sorun literatürüne erişim imkânı, hem de Kürt kimliğinin “utangaç” ve ekonomik determinizm çerçevede tartışılması gibi bir sınır üretiyordu. DDKO kurucularının “ulusal sorun” ve “sosyalizm” tartışmalarını TİP içinde öğrendiklerine dair ifadeler, bu öğrenme biçiminin Kürt siyasal alanındaki etkisini somutluyor.

Bu dönemde örgütsel düzeyde iki gelişme özellikle önemli. İlki, 1965’te IKDP’nin bir seksiyonu olarak kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) girişimi. Bu, Cumhuriyet döneminde Kürtlerin parti formunda örgütlenme arayışının erken ve simgesel bir örneği. 

İkincisi, 1960’ların sonuna doğru Dr. Şivan olarak bilinen Sait Kırmızıtoprak ekseninde beliren radikal kopuş. Kırmızıtoprak’ın “Kürdistan sömürgedir” teziyle Türk solundan kopuşu, hem Kemalizm eleştirisini hem de ulusal kurtuluş fikrini Marksist-Leninist bir çerçevede yeniden kurma denemesini içeriyordu. Bu hat, 1970’lerde Kürt siyasal alanını belirleyecek teorik dilin (sömürgecilik, ulusal kurtuluş, silahlı mücadele ufku) önemli kaynaklarından biri haline gelecekti[8].

DDKO ve Kürtlerin 68i

Kürtler açısından 1968’i tek bir olay gibi ele almak yerine, 1960’lardan başlayıp 1980’lerin ortalarına dek uzanan bir “68 periyodu” olarak değerlendirmek daha isabetli. Çünkü Kürt siyasal alanında 68, Fransa Mayıs’ı gibi bir simgesel tarihle özdeşleşmedi, aksine farklı zamanlarda ve farklı yoğunluklarda gelişen bir politikleşme dalgası olarak belirdi. Bu yaklaşım, hem Kürt deneyiminin “takvimsel uyumsuzluklarını” açıklamayı sağlıyor hem de 68’in çoğulluğunu (zaman, mekan ve muhteva çoğulluğu) Kürt bağlamında görünür kılıyor[9].

Bu periyodun kurumsal olarak en kritik çıktısı, 1960’ların sonlarında kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO). DDKO, cumhuriyet tarihi boyunca yasal statüye sahip ilk Kürt örgütlenmesi olarak, Kürt hareketinin hem Türk solundan hem de Barzani etkisindeki çizgilerden özerkleşmesi bakımından bir dönüm noktası. DDKO ile birlikte Kürt meselesi, yalnızca “doğu” veya “kalkınma” tartışması içinde değil, giderek daha belirgin bir biçimde ulusal sorun ufku içinde tartışılmaya başladı. DDKO’nun kuruluşu, 1960’larda Türk soluyla birlikte yürüyen mobilizasyonun, Kürtler açısından ayrı bir örgütlenme biçimine (müstakil kadro ve söylem üretimine) evrilmesinin de somut ifadesi.

Bu dönemin bir diğer kritik unsuru, iki habitusun kesiştiği bir siyasal mekan üreten doğu mitingleri. Erken dönem Kürt örgütlenme girişimlerinin yerel etkileri ile TİP/Yön hattında yetişen “doğulular”ın söylemsel repertuvarı, aynı eylem alanında buluştu. Mitinglerde taleplerin tonunun zamanla daha “ulusal” bir içeriğe kayması, “doğu sorunu” söyleminin sınırlarının pratikte zorlanması anlamına geliyordu. Bu pratik deneyim, 1970’lerdeki örgütsel çoğullaşmanın ve ideolojik radikalleşmenin toplumsal zeminini de güçlendirdi[10].

Son olarak, “Kürtlerin 68’i” tartışmasında Sait Kırmızıtoprak figürü, yalnızca bir aktör değil, aynı zamanda bir kırılma eşiği olarak önem taşır. Kırmızıtoprak’ın Kemalizm eleştirisini[11] ve sömürge tezi üzerinden Türk soluna yönelttiği eleştirileri, Kürt siyasal hareketinde 1970’lerde yaygınlaşacak kopuşların (Türk solundan ayrışma, ulusal kurtuluşçuluğun merkezileşmesi, silahlı mücadele ufkunun belirmesi) erken bir “ideolojik membaı” olarak okunabilir. Bu nedenle Kürtlerin 68 periyodu, bir yandan DDKO gibi yasal örgütlenme deneyimlerini, diğer yandan Kırmızıtoprak çizgisindeki radikalleşme ihtimallerini aynı anda içeren, çok katmanlı bir geçiş dönemi.

1970’ler: Kürt siyasetinde rekabet yılları ve PKK

1970’ler, Kürt siyasal hareketleri açısından hem teorik yoğunlaşmanın hem de örgütsel atomizasyonun eşzamanlı biçimde yaşandığı bir dönem olarak tanımlanabilir. 1960’ların ikinci yarısında Türkiye sosyalist hareketiyle kurulan görece yakın ilişki, 1970’lerde yerini belirginleşen bir ayrışmaya bıraktı, Kürt siyasal aktörleri, ulusal kurtuluşu merkeze alan müstakil örgütsel ve ideolojik hatlar inşa etmeye yöneldi. Bu yönelim, dönemin siyasal atmosferinde yalnızca Kürt hareketine özgü bir kopuşu değil, aynı zamanda Türkiye solunun yaşadığı stratejik ve teorik krizlerin Kürt alanındaki yansımasını da ifade ediyordu[12].

Bu bağlamda PKK, 1970’lerin başından itibaren ortaya çıkan çok sayıda Kürt sol örgütü arasından, 10 yılın sonunda hegemonik bir aktör olarak sivrildi. Ancak bu hegemonya, ani ya da kendiliğinden bir sonuç değil, uzun süreli, kapalı ve sabırlı bir örgütlenme pratiğinin ürünüydü. PKK’nin fikri ve kadro çekirdeği, 1973’ten itibaren Ankara merkezli bir öğrenci çevresi olarak şekillendi; Abdullah Öcalan, Haki Karer, Kemal Pir gibi isimlerin etrafında kümelenen bu yapı, başlangıçta kendisini “Kürdistan Devrimcileri” ya da “Apocular” olarak tanımlamıştı. Bu erken dönemde grup, dönemin birçok Kürt ve Türk sol örgütünün aksine, yayın faaliyetlerinden, kitlesel gösterilerden ve açık örgütlenme biçimlerinden bilinçli olarak uzak durdu.

Bu tercihin ardında iki temel değerlendirme vardı: Birincisi, PKK’nin kurucu kadrolarına göre Türkiye sosyalist hareketi ideolojik olarak “sosyal-şovenizm” ve Kemalizm’le yeterince hesaplaşmamış, örgütsel olarak ise Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş örneklerinde görüldüğü üzere “aceleci” ve hazırlıksız bir silahlı mücadeleye yönelmişti. İkincisi ise, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin ancak uzun erimli, disiplinli ve yerel toplumsal dokuyla temas eden bir örgütlenme modeliyle başarıya ulaşabileceği düşüncesiydi. Bu nedenle PKK, 1970’ler boyunca kapalı hücreler, kişisel ilişkiler ve ev toplantıları üzerinden gelişen bir örgütlenme tarzını benimsedi; Ankara’nın Emek, Dikimevi ve Yukarı Ayrancı semtlerindeki küçük daireler bu erken örgütlenmenin başlıca mekanları oldu.

İdeolojik düzlemde ise PKK, dönemin diğer Kürt sol örgütleriyle önemli ortaklıklar taşıyordu. Özgürlük Yolu (TKSP), Kawa ve Rizgarî gibi yapılarla birlikte Kürtlerin statüsünü “sömürge” olarak tanımlıyor ve teorik olarak silahlı mücadelenin zorunluluğu konusunda mutabıklardı. PKK’yi ayıran, bu teorik kabulleri uzun süre polemik konusu yapmaktan ziyade, pratikte uygulanabilir bir örgütsel zemine odaklanmasıydı. PKK liderlerinden Duran Kalkan’ın ifadesiyle “uzun ve gereksiz tartışmalar” yerine, silahlı bir dekolonyal mücadelenin koşullarını inşa etmek öncelikti. 

Bu sürecin önemli bir dönüm noktası, 1976’da gerçekleştirilen ve literatürde “Dikmen Toplantısı” olarak bilinen buluşma oldu. Toplantıda, Ankara merkezli bir öğrenci grubu olmanın ötesine geçilerek, örgütlenmenin doğrudan “Türkiye Kürdistanında” yürütülmesi kararlaştırıldı. İzleyen “Dikimevi toplantısıyla” birlikte, örgüt kadrolarının bir kısmının Kürdistan’da, bir kısmının ise büyük şehirlerde faaliyet yürütmesi yönünde bir işbölümüne gidildi. 1977’den itibaren PKK kadroları Ağrı, Kars, Dersim, Elazığ, Diyarbakır ve Antep gibi merkezlerde örgütlenmeye başladı. Bu, grubun siyasal bir organizasyona dönüşmesinde kritik bir eşikti.

1970’lerin ikinci yarısında Kürt siyasetindeki rekabet, giderek daha sert ve şiddet içeren bir karakter kazandı. Maocu çizgideki Stêrka Sor adlı bir Kürt grubun 1977’de PKK’nin önde gelen kadrolarından Haki Karer’i Antep’te öldürmesi, hem örgüt içi silahlanmayı hızlandırdı hem de PKK ile diğer Kürt örgütleri arasındaki çatışmalı ilişkinin başlangıcını simgeledi. Bu olay, PKK açısından yalnızca bir kadro kaybı değil, partileşme sürecini hızlandıran kurucu bir travma oldu.

Bu gelişmelerin ardından PKK, 26–27 Kasım 1978 tarihlerinde Diyarbakır’ın Fis (Ziyaret) köyünde gerçekleştirdiği toplantıyla parti olma kararını fiilen aldı. Her ne kadar partinin isminin ve programının kamusal olarak ilanı 1979’u bulacak olsa da, Fis toplantısı PKK’nin örgütsel ve ideolojik kuruluş anı kabul ediliyor. Bu tarihten itibaren PKK, kendini Marksist-Leninist prensiplere dayanan, ulusal kurtuluşçu ve proleter devrimci bir parti olarak tanımladı; Kürt ulusal mücadelesini yalnızca Türkiye bağlamında değil, bölgesel bir devrim perspektifi içinde konumlandırmaya başladı[13].

Sonuç olarak 1970’ler, Kürt siyasal alanında yoğun rekabetin, ideolojik arayışların ve örgütsel deneylerin yaşandığı bir laboratuvar işlevi gördü. PKK’nin bu dönemdeki özgünlüğü, ideolojik içeriğinden ziyade, uzun vadeli örgütlenme stratejisi, polemiklerden kaçınan kapalı yapısı ve Kürdistan merkezli siyasal tahayyülünde yatıyor. 1980’e gelindiğinde PKK, henüz silahlı mücadeleyi başlamamış olsa da, mümkün kılacak kadro, ideolojik ve mekansal altyapıyı büyük ölçüde tamamlamıştı.

12 Eylüve Kürt meselesinde balans ayarı”

12 Eylül 1980 darbesi, Türkiyede muhalefeti tasfiye eden askeri despotizm koşullarında Kürt meselesini yeniden güvenlik eksenine çekmekle kalmadı, Kürt hareketi açısından silahlı direnişin uygulanacağı elverişli bir zemin de üretti. 

Böyle bakınca darbe, yalnızca bastırma değil, paradoksal biçimde karşı şiddetin meşruiyet eşiğini arttıran bir tarihsel momentti. Darbenin ürettiği sistematik şiddet, muhalefeti yok etmeyi hedeflerken hareket düzeyinde “rakip şiddeti” teşvik eden bir siyasal atmosfer de yarattı. 

Darbe sonrası üç süreç belirleyici oldu. İlk olarak, Avrupa’ya doğru hızlanan politik göç dalgası, Kürt diasporasının kurumsallaşacağı toplumsal zemini güçlendirdi[14]. İkinci olarak, cezaevleri -özellikle Diyarbakır- örgüt içi sadakat, feda ve şehitlik kültürünün kurulduğu siyasal eğitim mekanlarına dönüştü. Mahkeme savunmalarının örgütsel yayın organlarında dolaşıma sokulması, cezaevini “duvarların dışına taşan” bir mobilizasyon alanı haline getirdi; içerideki fedakârlık anlatısı dışarıdaki kadroları mutlak adanmışlığa çağıran bir siyasal pedagoji üretti. Üçüncü olarak ise, 1970’lerde teorik düzeyde yaygınlaşan silahlı mücadele fikri, darbe koşullarında pratikle birleşerek çatışmanın süreklileşeceği zemini oluşturdu. 

Böylelikle 12 Eylül, 1970’lerin çoklu Kürt siyasal alanını daralttı, 1980’lerde belirginleşecek hegemonikleşme (özellikle PKK lehine) dinamiğine hız kazandırdı.

15 Ağustos 1984: Silahlı çatışma ve yeni rejim

1984 Eruh ve Şemdinli saldırıları, Türkiye’de Kürt meselesinde çatışmanın süreklileşeceği dönemin başlangıcı kabul edilir. Bu tarih, yalnızca taktik bir eylem başlangıcı değil, 12 Eylül sonrası yeniden yapılandırılan örgütün şiddeti devletle savaş ekseninde kurumsal bir stratejiye dönüştürdüğünü ilan ettiği bir eşikti.

Bu eşik, üç düzlemde açıklanabilir. İlk düzlem jeopolitik: Lübnan iç savaşı, PKK için hem meşruiyet hem pratik deneyim sağlayan bir “savaş laboratuvarı” işlevi görmüş, Filistin hareketiyle temas, örgütün kendisini bölgesel bir kurtuluş repertuarı içinde konumlandırmasına imkân tanımıştı. İran-Irak Savaşı’nın yarattığı boşluklar ise sınır hattında yerleşme ve kamp düzenini tahkim etme kapasitesini artırdı. 

İkinci düzlem örgütsel ve siyasal: 1981 konferansı ve 1982 kongresiyle yapılan yeniden yapılandırma, örgütü “savaş örgütü” mantığına yaklaştırdı, 1983’ten itibaren sınır hattında kalıcılaşma, 1984’te çatışmanın sürekliliğine dönüştü. 

Üçüncü düzlem ise sembolik: Cezaevi direnişi, Newroz miti ve “feda/şehadet” anlatıları, şiddeti salt araçsal değil, özneleştirici bir özgürleşme pratiği olarak kodlayan Fanoncu bir gramerle birleştirdi. Böylece 1984, şiddetin hem kurucu hem de mobilize edici bir “anlam rejimi” içinde merkezileştiği dönüm noktası oldu.

Karşı hamleler: Koruculuk, OHAL ve çatışmanın toplumsal etkileri

Çatışmanın süreklileşmesi, devletin güvenlik mimarisini yeniden örgütlemesini beraberinde getirdi. Bu dönemde iki kurumsal adım belirgindi: 1985’te Geçici Köy Koruculuğu sisteminin devreye sokulması ve 1987’de Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ile istisna rejiminin kurumsallaştırılması. 

Koruculuk, yerel düzeyde paramiliter bir çarpandı: Güvenlik siyaseti, toplumsal dokunun içine yerleşen bir “yerel müttefiklik/karşıtlık” haritası yaratmıştı. OHAL ise bu pratikleri idari ve hukuki olarak normalleştiren bir üst çerçeve sağlıyor, istisna süreklileşen bir yönetme biçimine dönüşüyordu.

Paramiliterleşme, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren şiddetin çok aktörlüleşmesiyle yakından ilişkili. Koruculuk sisteminin yanında Polis Özel Harekat yapılanmaları ve farklı yarı gayri resmi güvenlik formları (özellikle istihbarat ve terörle mücadele alanında) çatışmanın “inkar edilebilirlik” ve “hesap vermezliğini” artırdı. Bu da sahada zorla kaybetmeler, faili meçhul cinayetler ve köy boşaltmaları gibi ağır sonuçların üretilebildiği bir ortam sağladı[15]

Süreç, şiddetin yalnızca çatışma aracı değil, aynı zamanda bir yönetimsellik rejimi üretmeye başladığını gösteriyordu: Güvenlik, yerel çıkar ağları, zor ekonomileri ve denetimsiz aktörler üzerinden kurumsallaşmaya meylediyordu. 

Toplumsal etkiler dört eksende toplanabilir:

  1. Toplumsal dokunun yeniden hizalanması: Korucu olan ve olmayan ayrımı, aşiret ve köy ilişkilerinde yeni fay hatları üretti. Devlet-PKK gerilimi, yerel düzeyde topluluk içi çatışma biçimlerini de tetikledi.
  2. Sembolik ve siyasal mobilizasyon: Cezaevi deneyimi, Newroz ve fedakarlık anlatıları, şehitlik kültürü, kolektif hafızayı ve siyasal aidiyeti yeniden örgütleyen güçlü araçlar haline geldi, çatışmanın sürekliliğini besleyen bir “anlam ekonomisi” yarattı[16].
  3. Göç ve diasporalaşma: 12 Eylül sonrası siyasi göçle hızlanan süreç, 1980’lerin sonuna doğru Avrupa’da Kürt diasporasının belirginleşmesiyle yeni bir kültürel, diplomatik ve finansal alan üretti. Diaspora kimliklenmeyi güçlendirirken, hareketin kaynak ve kadro dolaşımını da genişletti.
  4. Legal siyasetin yeniden belirmesi (1987–1989): 1983 Siyasi Partiler Kanunu’nun sınırlayıcı çerçevesine rağmen 1987 seçimleriyle SHP içinde Kürt siyasetçilerin görünür olması, 1989’daki gerilimler ve ihraçlar, 1990’ların başındaki legal Kürt partileşmesine uzanacak hattın (HEP) ön koşullarını üretti. Bu yüzden 1980’lerin sonu, şiddetin baskın olduğu bir iklimde dahi demokratik temsil arayışlarının filizlendiği bir eşik olarak okunabilir [17].

Özetle, 1960–1989 dönemi, Kürt siyasal hareketinin modern biçimlerinin oluştuğu ve üç büyük dönüşüm hattının birbirine eklemlendiği bir tarihsel çizgi sunuyor. 

1960’larda “Doğu sorunu” söylemi içinde açılan tartışma kanalları, Kürt meselesini görünür kılarken, 1970’lerde örgütsel çoğullaşma, rekabet ve antikolonyal ulusal kurtuluş grameri güçlendi. 

12 Eylül 1980 darbesi, bu çoğulluğu askeri despotizm koşullarında daralttı, cezaevi deneyimi ve bölgesel jeopolitik imkânlarla birlikte şiddetin kurucu bir stratejiye dönüşmesine zemin hazırladı. 1984 sonrasında çatışma süreklileşti, 1985 koruculuk ve 1987 OHAL ile devletin güvenlik mimarisi yeniden kuruldu. Diaspora ve legal siyaset arayışları bu dönemde belirginleşti, böylece şiddetin merkezde durduğu bir bağlamda dahi, demokrasi, haklar ve temsiliyet eksenlerinin siyasi ajandaya girebildiği çok katmanlı bir yapı ortaya çıktı.
 


[1] Hamit Bozarslan, Une histoire de la violence au Moyen-Orient, Paris: La Découverte 2008.

[2] Fernand Braudel, « Histoire et sciences sociales: La longue duré», Annales. Économies, Sociétés, Civilisations, 13e année, no 4, 1958, s. 725–753.

[3] Bkz. Beşikçi, İsmail, Doğu Mitinglerinin Analizi. İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, 2014.

[4] Cengiz Güneş, Altmışlı Yıllarda Kürt Siyasal Aktivizmi”, içinde Türkiyenin 1960lı Yılları, der. Mete Kaan Kaynar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017, ss. 701–725.

[5] Kutlay, Naci Kutlay, Anılarım, İstanbul: Avesta Yayınları, 1998; Yaşar Kaya, Yirmiüç Kürt Aydını, İstanbul: Avesta Yayınları, 2017.

[6] 1959 yılında çoğu Kürt aydın ve öğrencilerden oluşan 49 kişinin devlet tarafından “Kürtçülük” ve bölücülük suçlamalarıyla gözaltına alınıp yargılanmasıyla bilinen dava.

[7] Antonio Gramsci’nin kavramsallaştırmasıyla, belirli bir toplumsal sınıfın içinden çıkan ve o sınıfın deneyimlerini, çıkarlarını ve dünya görüşünü ifade edip yaygınlaştıran entelektüel. 

[8] Tuncay Şur, Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şivan): İntrospektif Bir Düşünür ve Aksiyon İnsanı”. İçinde Yalçın Çakmak & Tuncay Şur (der.), Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler. İstanbul: İletişim Yayınları, 2018, ss. 247–262.

[9] Tuncay Şur, Kürtlerin 68i” ya da 68 İçinde Kürtler. Kürt Tarihi Dergisi, Sayı 34, 2018, ss. 18–35.

[10] Cengiz Güneş, The Kurdish National Movement in Turkey: From Protest to Resistance, 2012, s. 65-81.

[11] Sait Kırmızıtoprak, Kürt Millet Hareketleri ve Irakta Kürdistan İhtilali. İstanbul: El Yayınları, 2014.

[12] Tuncay Şur, Yetmişli Yıllarda Kürt Hareketi ve Devlet: Fragmantasyon ve Radikalizasyon; Rekonstrüksiyon ve Rekonsolidasyon, ed. Mete Kaan Kaynar, Türkiyenin Yetmişli Yılları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000, s. 581-607.

[13] Tuncay Şur, Partiya Karkerên Kurdistan / Kürdistan İşçi Partisi  (ed.), Mete Kaan Kaynar, Türkiyenin 1980li Yılları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2023, s. 713-730.

[14] Bkz. Başer, Bahar Başer, Kurdish Diaspora Political Activism in Europe: Diaspora Dialogues for Development and Peace Project. Berlin: Berghof Peace Support, 2011; Grojean, Olivier Grojean, Politique dexil: les mobilisations des Kurdes dEurope”. İçinde Communautés en exil, der. Jean-Paul Chagnollaud. Paris: LHarmattan, 2015.

[15] Ayhan Işık, Types of Turkish Paramilitary Groups in the 1980s and 1990s”. Journal of Perpetrator Research, 3(2), 2021, ss. 42–65; Ayhan Işık, Turkish Paramilitaries during the Conflict with the PKK”. The Commentaries, 2(1), 2022, ss. 1–11.

[16] Westrheim, Kariane Westrheim, Prison as Site for Political Education: Educational Experiences from Prison Narrated by Members and Sympathisers of the PKK”. Journal for Critical Education Policy Studies, 6(1), 2008, ss. 1–18.

[17] Tuncay Şur, 90lardan Günümüze Legal Kürt Siyaseti (ed.), Ayhan Işık, Günay Kılıçarslan et al, Kürtler ve Cumhuriyet, Ankara: Dipnot Yayınları, s. 601-612.