İlker Çatak: “Siyasi tartışmalara giren daha fazla filme ihtiyacımız var”

Söyleşi

Son filmi Sarı Zarflar, 2026 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülünü kazanan yönetmen İlker Çatak ile tavır, ifade özgürlüğü ve kültür üreticilerinin siyasi sorumluluğu hakkında gazeteci Patrick Wildermann'ın Heinrich Böll Stiftung Berlin için gerçekleştirdiği söyleşinin Türkçe çevirisi... 

Yan yana duran ve pencereden bakan iki karakterin yer aldığı film sahnesi
Teaser Image Caption
İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar, Berlin Film Festivali'nin büyük ödülü Altın Ayı'nın bu yılki sahibi oldu.

Yönetmen İlker Çatak, yeni filmi Sarı Zarflar'da, otoriter bir siyasi sistemin keyfiliğiyle baskı altına alınan, idealleriyle uyum arasında seçim yapmak zorunda kalan bir sanatçı çiftin hikâyesini boğucu bir güncellikle anlatıyor. Film 2026 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülünü kazandı. Çatak ile tavır, ifade özgürlüğü ve kültür üreticilerinin siyasi sorumluluğu hakkında konuştuk.

Sarı Zarflar Türkiye'de devlet baskısına maruz kalan ve şu soruyla karşı karşıya bir sanatçı çiftin hikâyesini anlatıyor: "Doğru tavır nedir?" Hikayenin ilham kaynağı neydi?

Eşim ve ortak senaristim Ayda ile uzun zamandır siyaset konusunda fikir ayrılığına düşen insanlar hakkında bir film çekmek istiyorduk. 2019'da başka bir projenin çekimleri için İstanbul'daydım ve orada bir kafede, tıpkı hikayemizdeki çift gibi işten çıkarıldığını öğrenmiş tiyatrocu meslektaşlarımla buluştum. Bu, ilk kıvılcımdı. Ardından araştırmaya başladık ve ikimizin de hâlâ güçlü bağları olan İstanbul'da görüşmeler yaptık. Eşim orada sanat eğitimi almıştı. Filmin teması böyle netleşti.

“Bugün Almanya'da Sarı Zarflar gibi bir film çekiyorsam, bu film bizim hakkımızda da bir şeyler anlatmalı.”

Film Türkiye'de geçiyor, ancak Almanya'da çekildi. Ekranda “Berlin Ankara olarak”, “Hamburg İstanbul olarak” yazılarını görüyoruz. Bununla, otoriterliğin dünya çapında güçlendiği bu dönemde çatışmanın evrensel boyutunu mu vurgulamak istediniz?

Evet. Bizler Almanya'da diğer ülkelerde olanları kınamakta mahirizdir, ama içimize dönüp şununla yüzleşmiyoruz: Orada şu anda olanlar, bizde de daha önce oldu. Ve yakında tekrar olabilir. Bugün Almanya'da Sarı Zarflar gibi bir film çekiyorsam, bu film bizim hakkımızda da bir şeyler anlatmalı.

Sarı Zarflar'ın merkezinde sanatın, bilimin ve ifade özgürlüğünün saldırıya uğraması var. Kültür ve bilim neden her zaman baskıcı rejimlerin ilk hedefleri oluyor?

Aynı şey medya ve gazetecilik için de geçerli. Zihinleri şekillendiren her şey için. Medya, bilim ve sanat, insanların dünya görüşlerini şekillendirmek konusunda büyük bir güce sahip. Tek başına bir Rocky Balboa filmi, tek bir bireyin hikâyesiyle Sovyet kolektifine dair tahayyülü altüst edebilir. Elbette otoriter devletler de bunu bilir. Öte yandan, bu durum sanatçılara da bir sorumluluk yüklüyor.

Aklınızda somut bir örnek var mı?

Örneğin, şu sıralar hakkında meslektaşlarımla da sıkça tartıştığım, beş yaşındaki Filistinli bir kızın öldürülmesini anlatan “The Voice of Hind Rajab” (Hind Rajab’ın Sesi) filmini düşünüyorum. Bir yandan, filmin politik olarak doğru tarafta durduğunu düşünüyorum. Öte yandan film, propaganda olarak yorumlanabilecek araçlardan da yararlanıyor. Yani bir dünya görüşünü dünyaya haykırmak, bana tek başına yeterli gelmiyor. Bu, iyi bir amaca hizmet etse bile. Daha incelikli ve düşünmeye teşvik eden filmler yapmak istiyorum. Bir insan bir fikre kendi kendine varırsa, o fikir daha derinlere kök salar.

Sarı Zarflar, otoriter koşullara uyum sağlamanın ne anlama geldiği sorusunu ortaya atıyor. Ana karakterler Derya ve Aziz, aniden işten çıkarılmalarından önce devlet tiyatrosunda ve üniversitede oyuncu ve yönetmen olarak çalışıyorlar. Sözde özgürler, ama geçimleri devlete bağlı. Asıl taviz burada mı başlıyor acaba? 

Ben buna taviz demezdim. Ana karakterlerim Derya ve Aziz zaten siyasi bir bilince sahip, ama ayrıcalıklı bir kafesin içinde hareket ediyorlar. İnsan bu kafesin içinde rahatça yaşayabilir ve yine de kendini özgür ve eleştirel olduğuna inandırabilir. Ta ki rejim baskıyı artırıncaya ve ikisi, örneğin Türkiye'deki Kürt azınlığın neredeyse doğuştan beri bildiği şeyleri deneyimleyene kadar.

Derya ve Aziz'in genç bir kızları var, belirli bir yaşam standardına alışkınlar, dolayısıyla kaybedecek şeyleri çok. Bu nedenle, sisteme ne kadar açıktan karşı çıkacakları konusunda çatışıyorlar. Korkudan sessiz kalmayı anlayışla karşılıyor musunuz? Yoksa direniş için tavır ve cesareti tam da kültür üreticilerinden mi bekliyorsunuz?

Kesinlikle bekliyorum. Aynı zamanda, çocuk yetiştiren ve kendilerini tehlikeye atmak istemeyen insanları da anlıyorum. Her gösteri yürüyüşünde, en ön cephede kendini tazyikli suya siper edenler ve arkada yürüyenler vardır. Herkesin tazyikli suyun karşısına dikilmesini bekleyemezsiniz. Ama özellikle kendi sektörümde, daha fazla insanın politik tartışmalara giren filmler yapmasını isterim.

Yönetmen İlker Çatak'ın portresi
Yönetmen İlker Çatak

ABD’deki durumu, ki orada da tavır meselesi tartışılıyor, nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD’de Jimmy Kimmel’in durumunu ilgiyle takip ettim. Önce Disney tarafından görevden alındı, sonra tekrar yayına çıkmasına izin verildi. Ama bu, biri siyasi bir hata yaptığını kabul ettiği için değil, tamamen ekonomik nedenlerden dolayı oldu. Disney için iptal edilen aboneliklerin sayısı çok fazlaydı. Politika ve kapitalizm arasındaki bu etkileşime çok daha fazla dikkat etmeliyiz. 

Para biriktirmenin kendi başına bir değer haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Ancak gerçek değerler başka yerde yatıyor; insanların tavır sergilediği yerde. 

Nasıl?

Örneğin, eğitim de kapitalist sisteme tabi; bunu da Sarı Zarflar'da anlatıyorum. Ya çocuğunuzu özel okula gönderecek paranız vardır ya da devlet okulunda hükümetin gündemiyle doldurulmasını kabul etmek zorundasınız. Para biriktirmenin bir değer haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Ancak gerçek değerler başka yerde yatıyor. İnsanların tavır gösterdiği yerde.

Bu bağlamda hangi tartışmalar yapılsın istersiniz?

Geçtiğimiz yıllarda kimlik siyaseti hakkında çok konuştuk. Beni yanlış anlamayın, bu tartışmalar gerekliydi. Ancak bu tartışmalar yüzünden, sınıf temelli ayrımcılık ve zenginle yoksul arasındaki giderek büyüyen uçurum sorunu gözden kaçtı. Mesela, Almanya'da servet neden bu kadar az vergilendiriliyor? Neden yükselme vaadi, giderek daha az insan için gerçek oluyor? Bunun sonucunda ortaya çıkan siyaset karşıtlığı, pek çok kişinin sağa kaymasının bir nedeni. Bu sosyopolitik konuları acilen ele almalıyız.

“Her insanın bir fiyati vardır” diyor Aziz filminizin bir yerinde. Aynı zamanda herkesin geçimini sağlaması da gerekiyor. İnsanları şantaja açık hale getiren bu ekonomik ikilem çözülebilir mi?

Muhtemelen çözülemez. Brecht, “Önce ekmek gelir, ardından ahlak” demişti. Yani bu, ancak ekmek sorunu halledildiğinde çözülebilir. Dünyanın üçüncü en güçlü ekonomisinde yaşıyoruz. Bu ülkede nasıl olur da tek başına çocuk yetiştiren anneler aynı anda üç işte birden çalışmak zorunda kalır? Nasıl olur da insanlar hâlâ asgari geçim düzeyinin altında yaşar? Bu durumda, “Tavrınız ve idealleriniz sizin olsun, aman benden uzak olun” diyenleri anlıyorum. Fakat sorunları siyasi olarak ele almayanlara anlayış gösteremiyorum. 

Sarı Zarflar, aynı zamanda dayanışma ve birlik konusunu da ele alıyor. İşten atılanlar birbirleriyle kavgalı, Derya ve Aziz'in ilişkilerinde çatışmalar artıyor. Otoriter sistemler bu bölünmeleri bilinçli olarak mı yaratıyor?

Elbette. "Divide et impera", yani böl ve yönet stratejisi, antik çağlara kadar uzanır. Düşmanı bölerek zayıflatmak, bugün de hâlâ işe yarıyor. Bu yüzden Aziz ve üniversitedeki meslektaşlarının işten atılmalarıyla nasıl başa çıkacakları konusunda anlaşmazlığa düştükleri sahne benim için önemliydi. Solun neden neredeyse hiçbir yerde bir araya gelip sağa karşı bir kalkan oluşturmayı başaramadığını merak ediyorum. Bu, Almanya için de geçerli. Hedefin AfD'yi birlikte engellemek olması gerekmez mi? Bunun yerine, kendi aramızda kavga ediyoruz. Son koalisyon hükümetinin başarısızlığı, bu kendi kendini imha eden bölünmeye bir örnek: Partiler stratejik birlik kurmak yerine, ayrışma ve taktik hesaplar içinde kayboluyor. Bu yanlış tarafın ekmeğine yağ süren bir körlük. 

Almanya'da kültür politikası alanındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ülkede de bağımsız alanlar tehdit altında mı?

Almanya'da hâlâ çok özgürce düşünebiliyor ve konuşabiliyoruz. Ama mesele, örneğin Ortadoğu çatışması olduğunda, belirli bir şekilde konuşulduğunda yaptırımlardan korkmak gerekip gerekmediği konusunda bir tereddüt yaşandığını hissediyorum. 

Sağdan gelen tehdit, en büyük sorun. 

Somut olarak neyi kastediyorsunuz?

Devletin çıkarlarının yorumlanma biçimiyle çeliştiği varsayılan görüşlerin sessizce ayıklanma sürecini kastediyorum. Bilim veya kültür alanındaki bu muhalif görüşlerin sahipleri, gerekirse kamu kaynaklarından mahrum bırakılıyor. Almanya’da açıkça cezalandırılmazsınız; daha dolaylı yoldan işleyen bir süreç var. 

Bu sizi sağ kültürden gelen tehditten daha mı çok endişelendiriyor?

Hayır, sağdan gelen tehdit en büyük sorun. Bu nedenle, içişleri bakanımızın, şimdi soldan gelen tehdide kararlı şekilde karşı koyacağı açıklamasına da anlam veremiyorum. Aşırı sağdan söz ettiğimizde, Hanau’yu, NSU kompleksini, Walter Lübcke’yi kastediyoruz. İnsanların öldürülmesini kastediyoruz. Sol şiddet söz konusu olduğunda ise genellikle maddi zarardan bahsediyoruz. RAF gibi insan hayatına mal olan sol şiddet örnekleri de var, ancak bugün her ikisini eşit tutmak grotesk bir tutum.

Sarı Zarflar'in başrol oyuncuları Özgü Namal ve Tansu Biçer.
Sarı Zarflar'in başrol oyuncuları Özgü Namal ve Tansu Biçer.

Sarı Zarflar'ın başrollerinde, Türk sinemasının iki yıldızı Özgü Namal ve Tansu Biçer yer alıyor. Rejimi açıkça eleştiren bir filmde rol almakta tereddüt ettiler mi? Neyi riske atıyorlar?

Neyi riske attıkları hakkında ben sadece tahmin yürütebilirim. Türkiye'de hapse atılmak için çok fazla bir şey gerekmediğini hepimiz biliyoruz. Ama herhangi bir şey olursa, elbette onların önüne siper olurum. Bu benim filmim, benim sorumluluğum. Özgü ve Tansu'ya senaryoyu verdiğimde, aynı zamanda kendime de yönelttiğim bir dizi soru da ekledim. Biri şuydu: Bugüne kadar kariyerinde neyi riske attın? Umarım filmim Türkiye hükümetine bir suçlama olarak değil, bir diyalog daveti olarak anlaşılır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanmak istiyorum.

Kariyerinizde şimdiye kadar neyi riske attığınız sorusuna kendiniz nasıl cevap verdiniz?

Çok şey değil. Tabii ki, şimdiye kadar çektiğim filmlerle ben de bir şeyleri riske attım. Ama politik anlamda değil. Yazar ve yönetmen olarak eleştirmenlerin ve izleyicilerin yargısına maruz kalırsınız, olabildiğince kişisel bir anlatım yapmaya çalışırsınız ve bu da bir ölçüde kendinizi açığa vurmak anlamına gelir. Ama Sarı Zarflar'da daha cesur olmak istedim. Siyasetin bölücü gücü hakkında bir filmle.

Filminiz sanatın neler yapabileceğini sorguluyor. Aziz, toplumsal eleştiri içeren bir oyun yazıyor, ancak bu oyun sadece 100 kişilik, bağımsız bir tiyatroda sahnelenebiliyor. “Tiyatroyla dünyayı kurtaramayız” ifadesi filmde birkaç kez geçiyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ben sanatın dönüştürücü gücüne inanmak istiyorum. Ama son yıllarda bu inancım giderek zayıfladı. Sanatla uğraşan insanlar nadiren sağcıdır. Yine de dünya çapında bir sağa kayma yaşıyoruz. Bu, sanatın anlamının ve etkisinin azaldığını gösteriyor. Buna rağmen şöyle düşünüyorum: Sinemadan çıkan tek bir kişi bile olayları farklı bir açıdan görmeye başlarsa, bu çaba zaten karşılığını vermiş demektir.


Bu söyleşi Patrick Wildermann tarafından gerçekleştirilmiş ve ilk olarak Heinrich Böll Stiftung merkezinin web sitesinde yayınlanmıştır. 

Patrick Wildermann Berlin’de serbest kültür gazetecisi olarak çalışıyor. Başta Tagesspiegel, DIE ZEIT ve Goethe-Institut için olmak üzere, tiyatro eleştirileri, sanatçı portreleri ve kültür politikasıyla ilgili yazılar yazıyor.