Yıktın perdeyi eyledin viran

Yıktın perdeyi eyledin viran

Türkiye 2015’e, bu şartlar altında oyun koymaya, turne düzenlemeye, özellikle çocuk tiyatrolarıyla en ücra köşelere ulaşmaya çalışan, iyi kötü bugüne gelmiş bir sanat mirasını bütün olumsuz koşullara rağmen taşımaya gayret eden kamuya ait özerk sanat yapılarının tamamen ortadan kaldırılması tehdidiyle girdi. 2014’te Türkiye’nin sanat kurumları tam anlamıyla bir varoluş savaşıyla yüz yüze geldi.

Devlet ve Şehir Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi, senfoni orkestraları, onlarla beraber Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü açısından 2014, kapatılan ve satılan salonlar, sansür ve istifa haberleri arasında, geçmiş yıllara göre hayli yetersiz bir sezon hazırlığıyla, ama esas, TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) tasarısının başlarının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanışıyla geçti. 

Türkiye Sanat Kurumu Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı’nın son halinden kamuoyunun haberdar olmasıyla birlikte, akıbeti belirsiz halde akıntıya sürüklenen bu kurumların yönetim yapılarındaki ani değişiklikler de tartışmaların büyüklüğünü, gidişatın çapını ortaya koyuyordu. Kamunun ötesinde bütün bir sanat alanını etkilemesi muhtemel olan bu kanun tasarısının ışığında, 2014’ün sahne sanatları, esas olarak tiyatro açısından nasıl geçtiğine bakalım. Somut vakalara geçmeden evvel, iktidarın nasıl bir sanat dünyası arzuladığına dair en somut veri olan TÜSAK tasarısıyla başlayalım.

Bir heyula: Türkiye Sanat Kurumu

Başta Devlet Tiyatroları olmak üzere kamusal sanat kurumlarının atalete mahkûm kılındığı, hantallaşan ve hâkim siyasî-kültürel kodlara göre pozisyon alan kurum bürokrasilerinin sanatsal niyetleri belirlediği, buna karşılık, kamuya ait özerk sanat kurumlarının daha da bağımsız kılınması, sanatsal ve idarî ölçütlerin sanatçıların inisiyatifiyle yeniden değerlendirilmesi gerektiği hususunda aslında herkes yıllardır mutabık. Belki de bu yüzden ve başka ülkelerde iyi örnekleri görülebildiği için Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) gibi bir çatı örgütlenmesi teklifine kategorik olarak karşı çıkmayıp mevcut tasarıya eleştirel yaklaşanlar da var. Ancak, Avrupa ülkelerinin opera ve bale geleneğinin tarihselliğiyle Türkiye’deki sanatsal mirası bir tutmak adil bir yaklaşım değil.

Üstelik bu bakış, örneğin Darülbedayi geleneğini, orkestraların hafızasını, dekorcuların bilgisini, Türkiye’deki sanatların ruhuna sinmiş tarihsel çabaları ve pek çok şanlı zirvesi bulunan bir mirası azımsama kibrini taşıyor. Zaten Türkiye’nin halihazırdaki siyasî manzarası ışığında bakınca TÜSAK tasarısındaki kimi ayrıntılar, bütün bir sanat âlemini hücrelerine kadar etkileyecek, ülkenin kültürel kodlarına nüfuz edecek bir kapsama girişiminin masaya konduğunu gösteriyor.

Tasarıya göre, TÜSAK sahne sanatlarından edebiyata kadar, idare faaliyetleriyle veya destek ve teşviklerle, kendi yağıyla kavrulabilen bağımsız topluluklar dışında, bütün bir sanat ortamına hâkim olacak. Bu çatı kurumu on bir kişilik Türkiye Sanat Kurulu yönetecek ve bu üyeler Kültür ve Turizm Bakanı’nın teklifiyle Bakanlar Kurulu tarafından seçilecek. Yani, bu tasarıyla sanatsal bağımsızlık mefhumu daha yolun başında ezilecek, TÜSAK tamamen iktidarın güdümünde bir merkez karargâh olarak yükselecek, hükümetin seçeceği on bir kişi piramidin tepesinde oturacak. Fakat neyse, bu üyelerin en azından altısının desteklenen sanat dallarıyla şu veya bu şekilde ilişkili olma şartı varmış.

TÜSAK tarafından desteklenecek bütün sanat dalları, Tiyatro Destekleme Grup Başkanlığı, Müzik Destekleme Grup Başkanlığı gibi alt hizmet birimlerine ayrılacak, yani mevcut kurumların tamamı lağvedilecek, taşınmazları TÜSAK’a devredilecek. Mesela “İstanbul Şehir Tiyatroları geleneği” gibi bir şeyden söz etmek artık mümkün olmayacak.

Mevcut kadrolu sanatçılar arasından seçilenler, “Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca her sanat dalında en az birer adet kurulacak orkestra, koro ve topluluklarda görev almak üzere” Bakanlık Sahne Sanatları Genel Müdürlüğü’ne geçecek. Demek ki, diyelim bakanlık bir adet senfoni orkestrasını bünyesinde tuttu, TÜSAK’ın mevcut diğer kadroları kendi iş ve işlevlerinde koruyup korumayacağı meçhul. Kadrolu sanatçılar bir şekilde (mesela konservatuarlara atanarak) memur statüsünde kalsa bile bu gelişme, pek çok sanat dalını özel girişimin insafına terk etmek anlamına gelecek. Belki Türkiye’nin birçok kentinde oyun sahnelemek mümkün olmayacak, belki de bazı sanat dallarının kökü memleket genelinde tamamen kuruyacak.

Mevcut kurumların geliştirilebilir özerkliğini bakanın iki dudağı arasına kilitleyip topyekûn imha eden bu tasarıya yönelik tepkiler elbette büyük oldu, açıklamalar ve istifalar birbiri ardına geldi. Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi, Cumhurbaşkanlığı ve kent senfoni orkestraları, genel müdürlük ve bölge müdürlüklerinin ortak imzasıyla bildiriler yayınladılar, protesto gösterileri birbirini izledi, yazıldı çizildi. Bu köktenci, otokratik, merkeziyetçi, sanatı dizginlemek, hizaya getirmek için her tür zeminin önünü açan tasarı halen rafta bekletiliyor, ara rejim itibariyle kamuya ait sanat kurumlarının neredeyse bütün yönetimleri vekâleten idare ediliyor.

TÜSAK mevcut tasarı haliyle ya da biraz daha esnetilmiş, demokratikleştirilmiş versiyonuyla kamuoyuna resmen sunulmadan, belki de kabul edilip yürürlüğe konmadan önceki bu geçiş dönemi, tekil örnekleriyle ve total hamleleriyle geleceğe dair fikirler de veriyor.

“Macbeth”in iktidarı ve Devlet Tiyatroları

TÜSAK karşıtı bildiri metninde “Sunulan haliyle bu taslak, kabul edilemez bir içeriktedir. Diğer sanat kurumlarını ve DT Genel Müdürlüğü’nü fiilen ortadan kaldırmaktadır. Bu, tarafımızca kabul edilemez bir anlayış ve uygulamadır” diyen Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürü Mustafa Kurt’un kendisi zaten yakın zamanda bakanlık tarafından vekâleten atanmıştı, fakat TÜSAK’a karşı çıkışının ardından gelen baskılar sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Onun yerine vekâleten kurum dışından atanan, konservatuarın ardından Dormen Tiyatrosu’nda pişmiş Nejat Birecik’i çeşitli televizyon komedilerindeki yan rolleriyle, mesela “Çocuklar Duymasın”daki psikolog karakteriyle hatırlıyoruz.

Devlet Tiyatroları’nın taze genel müdürü Nejat Birecik’in ilk icraatı, kendi oyuncusuna soruşturma açmak oldu. Ankara Ekin Tiyatrosu’yla Ordu iline turneye giden Ankara DT oyuncusu Tuncer Yığcı, Facebook sayfasında espriyle “Ordu... Göreve...” yazmış, böylece “orduyu Birecik’e ve DT’ye karşı kışkırtmıştı”.

Yine Birecik, memuriyetinin ilk demlerinde, Putin’in ziyareti sırasında bazı Ankara DT oyuncularını Aksaray’a “animatör” olarak göndermekle, davetin organizasyon ihalesini alan özel şirketin talebiyle kimi oyuncularını Tolstoy, Puşkin, Mevlânâ kılığına sokup ortada dolaştırmakla itham edilmişti.

2014 yılı Devlet Tiyatroları açısından bir mahkûmiyet kararıyla açılmıştı. Cuma Boynukara’nın oyunlaştırdığı Ehmedê Xanî (Kürt ozan ve mutasavvıf, 1650-1707) eseri Mem û Zîn nihayet 2009’da DT repertuarına kabul edilmiş, 2012’de Van DT tarafından sahneye konmuş, ancak oyunun ismi Mem ile Zin’e, oyunda geçen Newroz Nevruz’a dönüşmüş, oyuna bir de “Türkmen düğünü” eklenmişti. Boynukara’nın açtığı dava 2014 mayısında tazminat kararıyla sonuçlandı.

Boynukara’ya “Siz Newroz diyorsunuz, biz Nevruz, sıkıntı o mu?” diyerek oyuna müdahaleyi savunan dönemin DT Genel Müdürü Lemi Bilgin’in ardından kurumun başına vekâleten atanan Mustafa Kurt’un istifası TÜSAK’a karşı çıkışına dayandırılırken, görünür neden yine bir sansür vakasıydı.

Kâzım Akşar’ın yazıp yönettiği Güneş Batarken Bile Büyük adlı oyunda şehirden ayrılıp kendini alt sınıftan bir kadınla taşraya kapatan Goethe’nin sarf ettiği kimi sözler (“Seninle yatmak istiyorum”) bakanlık yetkilileri tarafından “erotik” bulunmuş, prömiyerin ertelenmesi talimatı verilmiş, buna yanaşmayan Kurt, oyunun prömiyeri öncesinde istifasını sunmuştu.

Bu manzara, Devlet Tiyatroları bünyesindeki sansür faaliyetlerinin prova takibi düzeyine kadar indiğini gösteriyor. DT oyuncularının tamamının fotoğraflarının tek tek çekilerek bakanlığa gönderilmesi yetmiyormuş gibi, 2014 sezonu öncesinde de bütün oyunların prova kayıtlarının, oyun metinlerinin oyuncuların ve figüranların listesiyle birlikte CD’ye basılarak bakanlığa gönderilmesi talep edildi.

Ömer Çelik’in Kültür ve Turizm Bakanı olarak atanmasıyla birlikte, birkaç sene önce Devlet Tiyatroları’nın on yıllık repertuarını mercek altına alıp “neden bu kadar Nâzım Hikmet oyunu var da Necip Fazıl yok” diye soran bakanlığın arzuları da, geçen sene ilk defa sahnelenen Para (Necip Fazıl Kısakürek, 1942), bu seneki Sabır Taşı’nın (Necip Fazıl Kısakürek, 1940) gösterdiği gibi, hızla tatmin ediliyor.

Ancak, provalardaki denetim yetmiyor, sergilenen oyunlara da el atmak gerekebiliyor. Örneğin, geçen sene Ankara DT’de sahnelenmeye başlanan, bu sene de birkaç kez sahnelenen koca Shakespeare klasiği Macbeth dahi, Nejat Birecik’in genel müdürlüğe atanmasının hemen ardından, bakanlık temsilcilerinin gazabına uğradı. Broşüründe “Macbeth ve Lady Macbeth, iktidar basamaklarını zalim adımlarla çıktıkça bir yandan da kendi yıkımlarını hazırlamaktadırlar” diye tanıtılan oyun, bir başka oyunun dekor çalışmaları bahane edilerek kasım ayı programından çıkarıldı.

Öte yandan, bu oyunlar sahneye konsa bile, izleyiciyle nerede buluşacakları sorunu var. İstanbul AKM çoktan dev bir polis karakoluna, bir hayalet anıta döndü; modernist mimarisi hor görülerek yıkılıp yıkılmayacağı, restore edilip edilmeyeceği, ne amaçla kullanılacağı tamamen meçhul. Türkiye’nin en kalabalık şehrinde DT oyunları AVM diplerine, daracık, basık, havasız odalara sıkışmış vaziyette.

Ankara’yı da benzer bir akıbet bekliyor: Ankara’nın en önemli iki tiyatro sahnesi Akün ve Şinasi sahnelerinin gizli ihaleyle 33 milyon liraya satıldığı, önceliğin otel inşa etmek olduğu açıklandı. Atölye sahnesinde deneysel çalışmalara da yer veren, Ankara DT’nin bütün dekor ve inşa faaliyetlerinin sürdürüldüğü, kendi ağacını kendi yetiştiren, böylelikle büyük bir ormanı koruması altında tutan İrfan Şahinbaş Sahnesi de saldırı altında. Mart ayında yıkım ekiplerinin ani bir baskınla yüzden fazla ağacı katlettiği kompleks, temmuzda, arazinin hemen yanında inşaatı süren AVM projesinin adamlarınca kurşun yağmuruna tutuldu. Ankara Operet Sahnesi ise çoktan Devlet Opera ve Balesi’nin, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü koro ve topluluklarının kullanımına kapatıldı. Bu güzelim sahne artık sadece Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel davetleri için kullanılacak.

100. yılında Şehir Tiyatroları

Bütün bölge ve şehir tiyatroları gelecek kaygısına kapılmış halde fokur fokur kaynıyor, fakat kuruluşunun yüzüncü yılını kutlayan ve Darülbedayi geleneğini devralan İstanbul Şehir Tiyatrosu (İŞT) hepten cadı kazanı görünümünde. 2014 sonunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kuruma müdür olarak atanan Şevket Demirkaya vaktiyle okul müdürü olarak görev yapmış, su ürünleri halini, Ümraniye zabıtasını idare etmiş, uluslararası güreş hakemliği lisansı olan bir zat.

Yine yakın zamanda genel sanat yönetmenliğine atanan Erhan Yazıcıoğlu ise, TÜSAK’ı müdafaa açısından benzeşse de, Nejat Birecik’in aksine en azından kurumun içinden yetişmiş bir isim; o da kimi televizyon dizilerindeki yan rolleriyle, dublajlarıyla, ama özellikle “Seç Bakalım” adlı yarışma programındaki sunuculuğuyla tanınıyor.

Göreve gelişinin ardından kendisiyle yapılan bir söyleşide “Sivri çocuklarımın uçlarını törpüleyeceğim, otokontrolü öğreteceğim. Bazıları politik konularda çığrından çıktıkları zaman otokontrolünü kaybediyor” diyen Yazıcıoğlu’nun ilk icraatlarından biri, aynı Nejat Birecik gibi, meslektaşına dava açmak oldu. Yazıcıoğlu’nun şikâyetçi olduğu oyuncu ve yöneten Nedim Saban, Cibali Karakolu ve Fareli Köyün Kavalcısı oyunlarında sansür uygulandığını iddia ediyordu. Saban’a göre, ünlü Cibali Karakolu’ndaki fahişe rolü tamamen kaldırılmış, karakterin bütün replikleri çıkarılmıştı. Yazıcıoğlu ve oyuncu Zihni Göktay oyunun uzunluğunu gerekçe göstererek durumu kabullendi. Oyunla ilgili bir başka iddia, Cafer’in elbiselerini çıkarmasını istediği sevgilisine söylediği “illâ hükümet mi soyacak” cümlesinin metinden çıkarıldığıydı. Fareli Köyün Kavalcısı’nda ise ayakkabı kutusunda saklanan paralardan bahis vardı.

Şehir Tiyatroları oyuncusu Hülya Karakaş’ın kamuya açık mektubundan, reji hazırlığı neredeyse tamamlanmış olan Memet Baydur oyunu Kadın İstasyonu’nun Yazıcıoğlu tarafından programdan çıkarıldığını öğrendik.

Diğer kurumlar gibi, Devlet Opera ve Balesi (DOB) de yönetim kadrosundaki değişikliklerle sarsıldı. Yedi yıldır DOB’un genel müdürlüğünü yürüten Rengim Gökmen görevinden alınırken, onun yerine gelen Mersin DOB Müdürü Selman Ada, Gökmen’le beraber TÜSAK karşıtı bildiriye imza atan diğer bölge müdürlerinin işine ayağının tozuyla son verdi. Ada’nın personelin kılık kıyafetine ilişkin genelgesi ise basında “Balerine tayt yasağı” başlığıyla yer buldu. Antalya DOB’un vekil müdürü Aslı Ayan’ın ise plajda arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğrafını Facebook’ta yayınladığı için görevden alındığı iddia edildi.

Özel tiyatroların “genel ahlâk”ı

Özel tiyatrolar 2014’ü bütün bu tartışmaların göbeğinde geçirdi. Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu’ndan Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular’ına, onlarca tiyatroya destek reddedildi, ama mesela repertuarına Vahdettin’in son günlerinden Aliya İzzetbegoviç’in hayatına çeşitli temsiller koyan Oyuncu Tayfası altı farklı oyunla, altı farklı şirket adıyla desteklendi. İş destek almakla da bitmiyor: Tiyatrolara gönderilen Özel Tiyatroları Destekleme Yardımları Protokolü’nün 14. maddesine göre, oyunların “genel ahlâk kurallarına uygun olma” şartını taşıması gerekiyor, aksi halde bakanlık desteği 15 gün içinde yasal faiziyle birlikte geri alınıyor. Ayrıca, geçmiş yılların aksine, bakanlık destek talep edilen oyunların metinlerini artık önden talep ediyor.

Bakanlığın kimi özel tiyatrolardan desteğini esirgemesinin ardında Gezi olayları esnasında takınılan tavırların yattığı söyleniyor. Örneğin, Emek Sahnesi’nin sahneye koyduğu Kırmızı Yorgunları oyununun temsiline oyuncu Barış Atay’ın “iktidar aleyhine çok konuştuğu” gerekçesiyle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından izin verilmediği iddia edildi. Edirne Millî Eğitim Müdürlüğü de, Samsun Sanat Tiyatrosu’nun Diren oyunu için Halk Eğitim Merkezi’nin kapılarını kapadı. Nedim Saban’ın Tiyatrokaresi’nin sahneye koyduğu Onca Yoksulluk Varken de belediye engeli sebebiyle Erzurum’da mekân bulamadı. Kepez İlçe Eğitim Müdürlüğü ise “genel ahlâk”ı ve metinde geçen “muhabbet tellalı” sözünü gerekçe göstererek bir lisede sahnelenecek olan Rumuz Goncagül’e onay vermedi, öğretmen kademe durdurma cezasıyla başka bir okula nakledildi. İstanbul Üniversitesi ise, 1990 yılından beri faaliyet gösteren Öğrenci Kültür Merkezi sahnesini sorgusuz sualsiz yıktı.

Eğitim kurumlarındaki öğrenci faaliyetlerinden memleketin köklü tiyatro topluluklarına kadar her alanda kendini hissettiren, güncel siyaseti veya “genel ahlâk”ı gerekçe göstererek baskı mekanizmalarını çalıştıran iktidarın sanat politikalarını baştan reddeden bağımsız yapılanmalar elbette var. Aldığı desteği protokolün 14. maddesini protesto ederek iade edeceğini ilan eden Tiyatro Kumpanyası gibi örnekler de mevcut. Öte yandan, özel tiyatrolara desteğin bizatihi kendisinin akıbeti de meçhul. Sene sonunda yapılan bir toplantıda bakanlık müsteşar yardımcısının altı yıldır destek alan tiyatro topluluklarına bu sene destek verilmemesinde ısrarcı olduğu konuşuluyordu.

Devlet eliyle tiyatroculuk olur mu?

2013 başında Kültür ve Turizm Bakanı olarak atanan Ömer Çelik’in bazı söylemleri kabinesinin eski başkanını andırıyor: “Bakanlık sansür yaptı demek kolaycılık. İddia ediyorum, kültür-sanat mahallesinin ideolojik muhtarlarının yaptıkları baskılar karşısında en özgürlükçü pozisyon bakanlığa aittir!”

Ömer Çelik’in icraatlarından biri de kültür insanlarına dava açmak, ki bir örneğini geçtiğimiz sene Türkiye Eleştirmenler Birliği Başkanı Üstün Akmen’e açtığı tazminat davasında sergiledi.

TÜSAK tasarısı bekleyedursun, artık cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan, üç sene önce Şehir Tiyatroları üzerinden bu alandaki düzenlemelere dair net fikrini ortaya koymuştu: “Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında, devlet eliyle tiyatroculuk olmaz. Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştireceğiz. Özelleştirmek suretiyle buyrun istediğiniz gibi tiyatrolarınızı oynayın. Gerektiği zaman bizler hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor olur, desteğimizi veririz. İşte buyrun özgürlük, istediğiniz oyunları istediğiniz gibi oynatın, istediğiniz yerde oynayın. Kimse engel olmaz. Ama kusura bakmayın, geleceksin şehir tiyatrosundan, hem belediyeden maaşını alacaksın, ondan sonra da istediğin gibi yönetime de verip veriştireceksin. Böyle saçmalık olmaz.”

Bu noktada başa dönelim ve Devlet Tiyatroları’nın eski genel müdürü Yücel Erten’in eleştirilerine kulak verelim. Türkiye’deki tiyatro geleneğini “aydın despotluğu”yla açıklayan iktidar partisi üyelerinin “sanatın ne olduğuna dair fikir sahibi olmadıklarından” kuşkulanan Erten, kendisiyle yapılan bir söyleşide Erzurum’dan örnek veriyor: “TÜSAK, sanat kurumlarını onarmayı, düzeltmeyi, geliştirmeyi hedeflemiyor. TÜSAK, sanat kurumlarını yok etmeyi amaçlıyor. Bu kurumların önemini anlatmak için bir tek örnek yeter: Birkaç yıl önce Erzurum DT, bölgedeki 17 ilçeye Bremen Mızıkacıları adlı çocuk oyununu turneye çıkarmış. Valilik de bir anket yürütüyor: Bu 17 ilçede yaklaşık 10-11 bin çocuk tiyatro seyretmiş. Ankete göre, çocukların yüzde 92’si hayatında ilk defa, kalan yüzde 8’i de bir önceki yılki turnede ilk defa oyun seyretmiş. Burada bir soru çıkıyor karşımıza: Devlet tiyatrolarını, operasını, balesini yok ettiniz. Konuyu, sektör iştahına açtınız. Özel sektör, kâr güdüsüyle bunu nasıl sağlayacak?”

2015 itibariyle kamuya ait sanat kurumları belirsizliklerle dolu bir yıla daha hazırlanıyor. Tasarı haliyle TÜSAK Meclis’ten geçerse, yüz yıllık kurumların bütün mirası berhava edilecek, dağıtılacak, bir merkez hücre sanatın yönetimini üstlenecek. TÜSAK bu haliyle kabul edilmez, kurumlar ayakta kalırsa, hak ettikleri özerk yapıya kavuşmaları da bu şartlar altında kolay görünmüyor. Kamu kurumları açısından da, özel tiyatrolar açısından da 2015, önceki yılları aratmayacak bir varoluş mücadelesine sahne olacak gibi duruyor.

0 Yorumlar

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle