Ermeni soykırımının 100. Yılı ve seçim sath-ı maili

Ermeni soykırımının 100. Yılı ve seçim sath-ı maili

Adil Hafızanın Işığında adlı kitabın yazarı Büyükelçi Altay Cengizer Hürriyet’e verdiği mülakatta Ermeni soykırımının 100. yıldönümüne dair düşüncelerini böyle dile getiriyordu.

Büyükelçinin çalışması Türk dışişleri geleneği açısından “ezber bozan” bir iş olarak görüldü. Her ne kadar kendisi kitabın içeriğinin bakanlığın yaklaşımı olarak yorumlanmaması yönünde uyarıda bulunsa da, Cengizer’in Dışişleri Bakanlığı Siyaset Planlama Genel Müdürü olduğunu ve diplomatların görevdeyken kişisel görüşlerini açıklamalarının çok da alışıldık bir durum olmadığını düşünürsek, 2015’in Türkiye’deki siyasî atmosferi belirleyen makamların zihninde nasıl bir yere oturduğuna dair bu kitaptan hareketle ipuçları edinebiliriz.

1915 olaylarına karşı duyarlı, Hrant Dink Vakfı’nın Gazeteci Diyalog Programı’yla Ermenistan’ı ziyaret etmiş, konu hakkında dünyadaki gelişmeleri takip eden, siyaset ve diplomasi çevreleriyle ilişkili Hürriyet muhabiri Cansu Çamlıbel’in bu bağlamdaki tespiti de not etmeye değer: “Önümüzdeki zorlu süreçte, Dışişleri’nin Cengizer’in yıllarını verip yüzlerce kaynağı tarayarak ortaya koyduğu çalışmadan faydalanabileceğini tahmin etmek güç değil.”

“Ermeni meselesi” Türkiye Cumhuriyeti için dış politika sahasında bir savaş cephesi olageldi ve 1915 olaylarına ilişkin toplumsal, kültürel, sanatsal, siyasal olsun fark etmeksizin her mecrada, mümkün olan her ülkede “inkâr politikası” ekseninde mücadele edildi. Dışişleri Bakanlığı belirlemiş olduğu strateji çerçevesinde, bu konudaki faaliyetlerini gerek yurtiçinde, gerek dış temsilcilikler aracılığıyla yurtdışında ilgili kişi ve kurumlarla işbirliği içinde sürdürüyor.

Türkiye-Ermenistan ilişkilerini normalleştirmek amacıyla 2009’da ortaya atılan bir proje dışında, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermenilere yönelik yüz yıllık yaklaşımında pek bir sapma olmadı. 2009’daki protokollerle ilk defa, soykırımın inkârını temel alan düşmanlık çemberinden dışarıya çıkan bir yaklaşım sergilenmişti. Ne var ki, Türkiye’nin enerji gereksinimleri ve ülke içindeki milliyetçi söylem ülkeyi Ermenistan’ın “baş düşmanı”, enerji zengini Azerbaycan’ın çizgisinde kalmaya zorladı ve geleneksel bildik siyasete geri dönüldü.

Üç temel politika

Türkiye’nin 1915 olaylarına yönelik üç temel politikasının olduğunu söyleyebiliriz. İlki, yurtdışında, özellikle de ABD’de, inkârcı lobi faaliyetleriyle kanun yapıcıları etki altına almaya çalışmak ve Türkiye’nin jeopolitik önemini dış siyasette bir şantaj malzemesi olarak kullanarak, 2015 temalı projelere ve Ermeni Soykırımı’na ilişkin yasa faaliyetlerine ket vurmak. İkincisi, çeşitli kanallarla kaynak aktarılan sosyal bilimciler aracılığıyla, 1915 olaylarına ilişkin Türkiye’nin pozisyonunu Batı’da savunacak ısmarlama akademik çalışmalar yürütmek. Son olarak, Çanakkale “zaferi”nin yüzüncü yılı kutlamalarını ön plana çıkararak, onu Ermeni soykırımının ikamesi olarak kullanmak, 24 Nisan anmasının gündemdeki yerini kaybetmesini sağlamaya çalışmak.

Yine inkârcı, ama yeni bir mesaj: “taziye”

2009’dan bu yana, Ermenistan-Türkiye arasında imzalanan protokollere benzer zihniyette tek adım Ermeni soykırımının 99. yıldönümünden bir gün önce, 23 Nisan 2014’te atıldı. Pek çok kişinin “tarihî” olarak nitelediği bu hamle, o gün başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın taziye açıklamasıydı. Erdoğan Ermeni soykırımının 99. yıldönümünde yayınladığı mesajda “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” ifadelerine yer verdi.

Türkiye’de gündemi belirleme kabiliyeti en yüksek kişi olan Erdoğan’ın bu mesajı bir anda 24 Nisan Ermeni soykırımı anmasını ve Ermeni soykırımı temasını birincil gündem maddesi haline getirdi ve bugüne kadar bir dış politika unsuru olan konuyu bir iç siyaset tartışmasına dönüştürdü.

Bu konuda küçük bir anekdot nakletmek isterim. Tam da gazeteyi (Agos) bağladığımız geceye denk gelen 23 Nisan akşamında, medyanın “soykırım anması”na ilgisi açısından karamsar bir ruh halinde manşet toplantısına hazırlanıyorduk. Diğer gazete ve televizyon kanallarında çalışan meslektaşlarımız Taksim’deki anmaya yönelik ilgilerini kaybetmişti, medyada bu konuda sessizlik hâkimdi. Erdoğan’dan gelen bu açıklamayı kimse beklemiyordu. Hafızalara “taziye mesajı” olarak kazınan bu açıklamadan sonra bu konu haftalarca gündemde kaldı, telefonlarımız susmadı. Erdoğan’ın Batı ve Doğu Ermenicesi de dâhil olmak üzere dokuz dilde yayınlanan taziye mesajı, hâlâ inkârcı, ama yeni bir durumdu. Agos’un sözünü ettiğim toplantısından sonra ortaya çıkan “Taziye son değil başlangıç olsun” başlıklı başyazıdan bir bölümü de paylaşmak isterim:

“Ölülerimiz hakkında dilenen rahmeti kabul etmemek ortak değerlerimize sığmaz. Biz de bu taziyeyi sağ elimizle kabul edip kalbimizin üzerine götürüyoruz. Sevinçle, ama çokça kederle… Sözümüz ise bu kadar değil. Eksik bulduklarımız, eleştirdiklerimiz, dikkat çekmek istediklerimiz var. Bunların da dikkate alınmasını istiyoruz.

Türkiye’de geçmişle yüzleşme, ulusal çıkar motivasyonlu konjonktürel hamlelerle değil, gerçek, planlı, içeriği dolu adımlarla gelecek.

Ve eğer bu değişim yaşanmazsa, taziye sadece bir taziye olarak kalacak. Yani bir son olarak… Oysa taziye, bu toprağın geçmişiyle gerçek temasa, halkların gerçek barışına can suyu da olabilir. Yeter ki gerçekten istensin.”

İnkârcı, ama yeni bir mesaj olarak taziye Erdoğan ve Dışişleri’nin Ermeni meselesinde, önceki devlet söylemini belli bir ölçüde ileriye taşıyan yeni pozisyonuna yönelik girişimler kümesiyle, başka taktiksel kararların bir bileşimi. Saf ve iyimser bir yaklaşım, buna “Ermeni soykırımının tanınmasına giden uzun yolda atılmış bir ilk adım” derken, gerçekçi bakış açısı bu mesajın 100. yıl öncesinde Ankara’nın üzerindeki baskıyı azaltmaya yönelik bir taktik hamle olduğunu söyler. Ancak, laf ağızdan bir kere çıkıyor ve her ne olursa olsun, Türkiye’nin söylemi taziye mesajının öncesine dönemeyecektir.

Bütüncül strateji

Diğer yandan, Ermeni diasporasında, Ermenistan’da ve Türkiye’deki belli çevrelerin zihninde giderek büyüyen bir soru işareti var: AK Parti için büyük öneme sahip bir genel seçimin yaşanacağı, Ermeni soykırımının yüzüncü yılı 2015’te neler olacak? Siyasî atmosfer bu olaydan nasıl etkilenecek ve sonuçları ne olacak? Bir başka soruysa ana muhalefet partisi CHP’nin tutumunun ne olacağı.

Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan bir başbakan gibi meydan konuşmaları yapacak ve propaganda sahnesinde yer alacak olsa da, Ermeni soykırımının siyasî atmosfere nasıl yansıyacağını tespit etmek için, nihayetinde AK Parti’yi seçime götürecek kişi olan Başbakan Davutoğlu’nun söylemine göz atmak gerek.

Davutoğlu taziye mesajı sonrası, “Umarım uzattığımız el havada kalmaz. Türkiye baskılar altında açıklama yapmaz, açıklama konjonktürel değildir" diye konuşmuştu ve ardından İstanbul Bağımsız Milletvekili İhsan Barutçu’nun TBMM’ye verdiği soru önergesine cevaben yaptığı açıklamayla sözlerini şu şekilde açmıştı: “1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarıyla mücadele, meselenin diplomasi boyutundan hukukî boyutuna, kamu diplomasisinden akademik çalışmalara, yurtdışındaki Türk diasporasının da dâhil olduğu faklı kulvarlarda eşgüdümle çalışacak, bütüncül bir strateji gerektirmektedir. Nitekim Başbakanımızın 23 Nisan tarihli mesajı bu stratejinin bir yansımasıdır.”

Taziyeden sonraki süreç resmî tarih tezi üretiminin kalesi Türk Tarih Kurumu Başkanı Metin Hülagü’nün istifası ve “yeni yaklaşıma uygun uluslararası itibarı olan akademisyen” arayışıyla devam etti.

Başbakan Davutoğlu’nun bahsettiği “bütüncül strateji”ye ilişkin bazı örnekler seçim arifesinde, soykırımın yüzüncü yılına dair neyle karşılaşacağımızı ortaya koyabilir. Ankara’nın içeride ve dışarıda neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşen hamlelerinin birbirine tezat doğası ve zikzaklı hali ister istemez taziyenin kapsam ve etkisini sorgulatıyor. Dış dünyada her tür yöntemle inkâr ve ret üzerinden ilerleyen siyasetin, bu konudaki diğer adımları pragmatik hamleler olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Çanakkale Savaşı’yla gündem değiştirme

Bu bağlamda, İsviçre ve Avustralya'dan iki somut örnek verebiliriz. İsviçre'de, 2008’de Cenevre Kent Konseyi'nden onay alan, Birleşmiş Milletler Merkez Binası’nın yanında Ermeni soykırımında ölenlerin anısını yaşatmak üzere Hafızanın Sokak Fenerleri adlı sanat eserinin yapımının Türkiye dışişlerinden gelen baskılar ve çeşitli pazarlıklarla ertelendiği ortaya çıktı. İsviçre’nin çok önem verdiği 2015 yılında Antalya’da düzenlenecek G-20 zirvesi davetiyesinin Türkiye’nin elinde bulunması, bu projenin gerçekleşmesini engelleyen bir koz oldu.

İkinci olarak, Avustralya Türkiye Müdafaa Birliği (ATA-A) Yeni Güney Wales Parlamentosu'nun Ermeni soykırımını tanıması üzerine, Avustralya Dışişleri Bakanlığı'na bir tepki mektubu kaleme aldı. Dışişleri Bakanı Julie Bishop bu mektuba, ülkenin belirlediği dış politika doğrultusunda Ermeni meselesini “soykırım” olarak tanımlamadığı cevabını verdi. Ankara’nın Avustralya'ya yönelik ilgisi sadece olası bir Ermeni soykırımı yasasının önüne geçmekle sınırlı değil. Hükümet kanadından çok defa “1915 bizim için Çanakkale'dir” sözünü işittik ve 2015 yaklaşırken Çanakkale Savaşı'nın Ermeni soykırımının gündemdeki önemini azaltmak için kullanıldığı ve kullanılacağı biliniyor. 2015 Türkiye'de “Avustralya Yılı”, Avustralya'da ise “Türkiye Yılı” ilan edildi. Çanakkale'deki çıkarma Avustralyalı kimliğini oluşturan yegâne olay olarak görülüyor. Çanakkale elbette Avustralyalılar için “kutsal” bir yer, çünkü o trajik günde çok sayıda Anzak hayatını kaybetti. Ne yazık ki, Avustralya hükümeti bir misilleme korkusuyla, Türkiye'ye yönelik herhangi bir eleştiride bulunamıyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bir açıklamayla bu yasa tasarısıyla ilgisi olanların Çanakkale'ye gelemeyeceğini bildirdiği Avustralya medyasında yer aldı.

Bu tabloya, AK Parti döneminde, Sansaryan Han konusunda gösterilen direnci de ekleyebiliriz. Mahkemenin bu mülkü, sahibi olan Türkiye Ermenileri Patrikliği’ne iade etmeme kararının -taziyenin hemen ardından ve duruşma öncesinde Erdoğan’la yapılan görüşmede, hükümet tarafından verilen olumsuz yanıt anımsandığında- hukukî değil, siyasî olduğu ortaya çıkıyor. Bu iadenin benzer durumdaki gasp edilmiş azınlık vakıfları mülklerinin iadesine ilişkin diğer örnekleri de gündeme getireceği düşünülürse, olumsuz kararın önemi anlaşılır.

Dolayısıyla, bu gelişmeler ele alındığında, Ermeni soykırımının 100. yılının siyasî atmosfere etkisinin, bir kozmetik unsur olarak kalan, samimiyeti sorgulanan, ama uluslararası arenada Türkiye’nin elini güçlendiren taziye mesajının ötesine geçmeyeceğini söyleyebiliriz. Ancak yine de not etmek gerek, taziye mesajının da sürpriz bir hamle olduğunu unutmayalım.

Bu konuda görüşlerini sorduğumuz gazeteci Yetvart Danzikyan şöyle diyor: “Soykırımın 100. yılı ile AKP için hayli kritik olan seçimlerin aynı yıla denk gelmesi elbette bir soru işareti yaratıyor. Seçim, eğer erkene alınmazsa, haziranda. Öte yandan, geçen yılki taziye mesajı geniş bir tartışmaya yol açsa da bir beklenti yaratmış durumda. AKP'nin 100. yılda en azından bu çıtanın altına düşmemesi beklenebilir, ama bu şimdilik sadece bir çıkarsama. Zira AKP, tabanı da buna müsait olduğundan, hayli elastik bir parti. Nasıl ki, Kürt meselesinde savaş kararını da, barış kararını da aynı tepkiyle karşılıyorlar, 1915 meselesinde de şahince bir tutumu da, güvercince bir tutumu da aynı tepkiyle karşılayacaklarını tahmin ediyorum. Bütün mesele AKP kurmaylarının bu yıl için nasıl bir menü düşündükleri. Benim açımdan zıt yönlerdeki iki açılım da şaşırtıcı olmaz.”

CHP ve MHP’de açılım zor

Gelelim siyaset sahnesinin diğer aktörlerine. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Erdoğan'ın 1915 taziyesini “Bunun değerlendirecek bir tarafı yok, bu millete bu kadar eziyet fazla” sözleriyle yorumlamıştı.

CHP'dense Erdoğan'a destek geldi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu Erdoğan'ın açıklamasında en dikkati çekici kavramın “taziye” olduğunu belirterek şöyle konuştu: "Bu bütün dinlerde var olan kutsal, saygıdeğer bir kavram. Hiçbir sakınca yok. Bundan gocunmamak lâzım. Ama hangi ortamda, hangi vesile ile? Niçin bu kadar geç kalındıktan sonra, yıllarca iktidarda olan bir başbakan 2014 yılını seçiyor. Bunu biraz sorgulamak lâzım…"

Partilerin söylemlerini ve Ermeni soykırımının 100. yılının siyasete ve seçimlere nasıl etki edeceğini tartışırken elbette parti tabanlarının ele alınması gerek. Nihayetinde partiler, tabanlarına uygun ya da tabanlarını genişletmek üzere siyaset üretiyorlar. Ancak, şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni meselesine dair ne bir kamuoyu anketi ne bir akademik çalışma yapılmış. Her ne kadar yeterli olmasa da, Ekonomi ve Dış Politikalar Merkezi’nin (EDAM) Aralık ayı sonunda yayınladığı Ermeni Meselesi Kamuoyu Anketi başlıklı çalışma bu konuda imdadımıza yetişiyor. Araştırmaya göre, kamuoyunun kayda değer bir kısmı Erdoğan’ın 23 Nisan 2014’teki “taziye mesajı”yla somutlaşan resmî politikaya destek veriyor.

Ankette, 7 Kasım–7 Aralık 2014 arasında, Türkiye’deki seçmenleri temsilen bin 508 kişilik örneklem grubu içinde yer alanlara Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin izleyebileceği politikalar arasında hangisini tercih ettikleri soruluyor. Sonuçlara göre, 1915’te hayatını kaybedenlerin sadece Ermeniler olmadığı belirtilerek, bütün kayıplar için üzüntü duyulduğunun dile getirilmesi görüşünü savunan yüzde 24’lük bir kesime ilave olarak, yüzde 12’lik bir kesim de 1915’te hayatlarını kaybeden Ermeniler için özür dilemek yerine üzüntü belirtilmesi görüşünü paylaşıyor.

“Soykırım iddiaları”nın kabul edilmesi görüşünde olanların oranıysa yüzde 9. Başka bir yüzde 9’luk kesim ise “soykırım iddiaları”nı kabul etmeden özür dilenmesi yönünde bir adımı tercih ediyor. Bir başka deyişle, ankete katılanların yüzde 18’i 1915 dolayısıyla Ermenilerden özür dilenmesi gerektiğini düşünüyor.

Araştırmaya katılanların yüzde 21’iyse Türkiye’nin “Ermeni soykırımı iddiaları” konusunda herhangi bir adım atmaması görüşünü savunuyor. Araştırma sonuçları arasında ilgi çeken bir diğer nokta, görüşülen kişilerin yüzde 25’inin bu soruya yanıt vermemeyi tercih etmesi.

Üzerinde durulması gereken bir husus CHP seçmenlerinin bu konudaki bölünmüşlüğü olmalı. CHP seçmenleri “soykırım iddiaları”nın kabul edilmesini tercih etmiyor, ancak özür dilenmesine diğer parti tabanlarından daha olumlu yaklaşıyor. CHP seçmenleri arasında en fazla destek gören seçenek yüzde 20’lik bir oranla “hiçbir adım atılmaması”. Bunu yüzde 17’lik oranla o dönemdeki bütün kayıplar için üzüntü beyan edilmesi seçeneği izliyor.

İçindeki farklı eğilimlerle birlikte, CHP’nin Ermeni soykırımı konusundaki politikalarına daha çok “ulusalcı” çizginin damgasını vurduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu konuyu Dokuz Eylül Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi ve özellikle CHP’yle ilgili çalışmalarıyla tanınan Ayşen Uysal şöyle değerlendiriyor: “Tek tük farklı seslerin çıkıyor olması partinin çizgisinin soykırımı tanıyan bir konumda olduğunu söylemek için yeterli görünmüyor. Hatta başka meselelere ilişkin özürler bile bazı CHP’lilerin aklına hemen Ermeni soykırımını getirebiliyor. Örneğin, Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun bir televizyon programında Dersim katliamından ötürü özür dilemiş olması partiyi bağlayacak bir adım olmaktan uzak, en iyimser bakışla, parti içinde ve tabanında nabız yoklamak için atılmış bir adımken, hemen kılıçların çekilmesine ve meselenin Ermeni soykırımıyla ilişkilendirilmesine sebep oldu. Hatırlayacak olursak, Tanrıkulu’nun söz konusu konuşmasının hemen ardından özrü Ermeni soykırımıyla da ilişkilendiren partinin ulusalcı kanadı şaha kalkmış ve Tanrıkulu’na hakarete varan ağır sözler sarf etmişti”.

CHP’nin Ermeni soykırımına dair en somut önerisi “Ortak bir tarih komisyonu kurulması ve tarafların belgelere dayanan gerçekler etrafında diyaloğa girmesi”. Bu çerçevede, tüm arşivlerin açılması ve bir “diyalog grubu” oluşturulması da öneriler arasında. Partinin somut çözüm önerileri bunun ötesine geçmiyor, daha doğrusu geçemiyor. Kemal Kılıçdaroğlu mesele gündeme geldiğinde, “Soykırım olup olmadığını tarihçilere bırakalım” demekle yetiniyor. Bu yaklaşımın suya sabuna dokunmadan işin içinden sıyrılmanın, topu taca atmanın bir ifadesi olduğu açık.

Ayşen Uysal 2015’te CHP’de bu konuda bir açılım beklenmesi konusunda karamsar. “Yaklaşan milletvekili seçimleri CHP’nin Ermeni soykırımı konusundaki yaklaşımlarını değiştirir mi?” sorumuza cevabıysa şöyle: “Değiştirir demek çok zor. Bir yandan, ulusalcı tabanın tepkisinden çekiniliyor. CHP’nin siyasî bileşenlerini değiştirmeden, Ermeni, Dersim ve Kürt meseleleri konusunda ciddi bir adım atabilmesi çok zor. En fazla, bir-iki milletvekiliyle nabız yoklar ve hemen geri adım atar. Kaldı ki, bilgi eksikliğinden ve dolayısıyla da kulaktan duyma klişelerin ötesine gitmeyen bilgilerden ötürü, Ermeni soykırımı konusundaki hassasiyetin CHP içinde ulusalcılara özgü olarak düşünülmesi de çok gerçekçi değil. Manzara bu olunca, seçim de olsa, 2015 yılı da olsa CHP utangaç söylemlerin ötesine geçemez. Meseleyi tarihçilere ve geleceğe havale etmeye devam eder. Yani Ermeni soykırımına dair politikasızlığını sürdürür.”

1915 Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yıldönümünde de, siyasî çevrelerde bir millî mutabakat zemini yarattığı ortada. Bu konuda sadece, özgürlük, adalet ve geçmişle yüzleşme konularında diğer taraflardan fersah fersah ilerde olan Kürt siyasî hareketi ayrışabiliyor. 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan meclisteki tek siyasî parti Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) lideri Selahattin Demirtaş’la, TBMM’deki bir toplantıda bu konuda kısa bir görüşme yapma imkânım olmuştu; Demirtaş, HDP’ye oy vermeyen Kürtlerin de 1915’le yüzleşmek istediğini söylemişti.

2006’da Türkiye’yi ziyaret eden Tüm Ermeniler Gatoğigosu (“Başpatrik”) II. Karekin, görüşmelerinde 1915 olaylarını kastederek, “Soykırım oldu, bunun tartışılacak bir tarafı yok” diye konuşup tepkiyle karşılanmıştı. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop Mutafyan ise açıklama yaparak, II. Karekin’in görüşlerine katılmadığını belirtmek “zorunda” kalmıştı. 1 Ocak 2015 yeni yıl ayininde vaaz veren Episkopos Sahak Maşalyan’ın ise açıkça Ermeni Soykırımı’ndan bahsettiğini gördük, ki bu daha önce kilisede görülmemiş bir durumdu.

2015’in, Büyükelçi Cengizer’in ifade ettiği gibi Ermeniler için bir penaltı atışı mı olduğu tartışılır, fakat bu konunun dünyada ve Türkiye’de her zamankinden çok daha fazla tartışılır olacağı ve uluslararası toplumda artan ilgi ve sağduyunun bu konuda konuşmak isteyenleri cesaretlendireceği çok açık.

Ancak, Türkiye’nin 2015 gündeminde bir de genel seçim var. Siyasî partilerin önünde, sınırın kapalı olduğu Ermenistan’la ve Ermeni Diasporasıyla ilişkileri geliştirmek, el konulan azınlık mülkleri sorunuyla ilgili yeni açılımlar yapmak gibi, 2015 bağlamında ele alınabilecek, en azından bir adım sayılabilecek nice konu varken, iktidar partisi, bu yüz yıllık yarayı 25 Nisan’da yapacağı Çanakkale Savaşı anma etkinlikleriyle kapatmaya çalışıyor, ana muhalefet partisiyse, “ortak tarih komisyonu” önerisinin ötesine geçmeden, suya sabuna dokunmayan bir çizgiyi seçim yılında da sürdürmekten yana.

Ilgili içerik

  • 2015: Bir iyileşme fırsatı

    Bir yanda sivil toplumun demokrasi ve hak mücadelesi, diğer yanda giderek otoriterleşen yönetimin yarattığı gerginlik, bölgedeki alt üst oluşlar ve çatışma ortamında girdik 2015’e. 1915’in üzerinden 100 yıl geçti. 

    By Fethiye Çetin

0 Yorumlar

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle