Demokraside eksikleri olan bir ülke, ne kadar demokrasi savunabilir?
Başbakan Erdoğan’ın Mübarek’in istifa etmesi ve siyasi reformlar yapılması yönündeki ısrarlı çağrısı, Türkiye siyasi kamuoyunda ikircikli tepkilere neden oluyor. Türkiye’deki siyasi partiler Mısır halkının yanında yer almaya çalıştıkça, kendi ülkelerindeki sınırlı demokrasi anlayışıyla yüzleşiyorlar.
Türkiye’de parlamento seçimleri öncesi tartışılan konuların başında demokrasinin zaafları, yeni anayasa ve başkanlık sistemi yer alıyor. Burada karşıt görüşlerin ortaya çıktığı konu, Türkiye toplumuna ne kadar demokrasi reva görüleceği. BDP de dahil olmak üzere parlamentodaki bütün partiler –AKP, CHP ve MHP- %10’luk seçim barajı ve siyasi partilerin oluşumunu zorlaştıran diğer yasaları feshetmekte zorlanıyor. Bu yasalar sayesinde bugüne değin Kürt halkı ve diğer daha küçük partiler gibi muhalif seslerin büyük ölçüde parlamento sürecinden dışlanması mümkün oldu.
Aynı durum din ve siyaset ilişkisi konusundaki tartışmalar için de geçerli. Geçtiğimiz yıllarda birçok kez iktidardaki AKP’nin yasaklanması için uğraşan Kemalist CHP, hala daha dinle ilişkisinde demokratik bir yaklaşım bulabilmiş değil. CHP Kemalist ilkelerin varlığını sürdürebilmesi adına demokratik hakların kısıtlanması üzerinden siyaset yapmaya devam ediyor.
Bu nedenle parlamentodaki parti grup sözcülerinin Mısır’daki gelişmelerle ilgili tepkileri bizzat Türkiye’deki çatışma ortamını yansıtıyor: Başbakan Erdoğan yaklaşık on günlük bir suskunluktan sonra Mısır Devlet Başkanı’nı istifa etmeye ve demokratik reformlar yapmaya çağırdı. Erdoğan, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada “Halkın değişim talebi karşısında suskun kalamayız“ dedi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu için ise, “Mısır’ın kaosa sürüklenmemesi, kan akmaması, bir iktidar boşluğu oluşmaması ve kamusal düzenin tehlikeye girmemesi” önemliydi. Davutoğlu, Mısır’ın önündeki zorlukların bir kişinin istifasıyla çözülemeyeceğini, ülkenin tarihi bir şans yakaladığını ve bu şansın Orta Doğu’da (biri Filistin’de, diğeri Cezayir’de olmak üzere) iki kez kullanılamadığını, Cezayir’in 90’lı yıllardaki demokrasi çabalarını hayata geçiremediğini, Filistin’de ise Hamas’ın serbest seçimleri kazanmasının kabul edilmediğini söyledi.
BDP Meclis Grup Başkanı Selahattin Demirtaş bu türden durumlarda beklendiği gibi bir çıkış yaparak, Türkiye hükümetini, kendi halkının siyasi reform çağrısını benimsemeye ve artık Kürt halkının değişim taleplerini dikkate almaya çağırdı. Aşırı sağ cenahtaki MHP ise, tam da bu yaklaşımı bir tehlike olarak görüyor: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli iç politikada istikrar adına, hükümeti, Mısır sokaklarındaki insanların taleplerini aceleci bir tavırla desteklememeye çağırdı. Bahçeli, bu türden destekleyici demeçlerin ülkedeki „bölücüler“ tarafından istismar edileceğini ve Türkiye’yi istikrarsızlığa iteceğini belirtti.
Kemalist çevreler ise, Müslüman Kardeşler’in büyük bir güç kazanacakları ve bölgenin tamamında dini-siyasi akımların güçleneceği tehdidini dile getiriyor. Bağnaz Kemalist tutumu yumuşatması beklenen ve bu konuda kendisini henüz ispatlaması gereken yeni CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da kendisinden umulduğu şekilde tepki vererek, Mısır ve Tunus halklarının Türkiye Cumhuriyeti’ni, ama kurucusu Mustafa Kemal’in ilkelerine sadık bir cumhuriyeti örnek almaları gerektiğini söyledi. Kılıçdaroğlu, insan haklarına, kadın erkek eşitliğine saygılı bu modelin adının sosyal devlet olduğunu, Orta Doğu için de bu modeli arzuladıklarını belirtti.
Öte yandan ülkede yeni bir anayasa ve başkanlık sistemi tartışmaları bağlamında, Mısır’daki başkanlık sistemiyle paralellikler kurmaktan da geri durulmuyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın şimdiden Mübarek’ten ve hatta Obama’dan dahi daha fazla güç ve yetkiye sahip olduğunu vurgulayarak AKP’nin kısıtlı demokrasi anlayışına gönderme yapıyor.
Sivil toplum ve küçük siyasi partiler geçtiğimiz günlerde Mısır Elçiliği’nin önünde toplanarak sokaklardaki Mısır halkının Mübarek’in istifa etmesi çağrısını desteklediler. Bu grup için, Mısır on yıllardır ABD’nin el üstünde tuttuğu ve sonunda halkın isyan ettiği bir diktatörlük. Bu arada son günlerde çeşitli sivil toplum örgütlerinin İnternet sitelerinde ayaklanmanın ABC’sini anlatan bir yazı dolaşıyor. Bu yazıda, aktivistlerden İslami siyasi akımların güçlenmesi tehlikesinden söz eden uluslararası tartışmaların zihinlerini karıştırmalarına izin vermemeleri isteniyor ve diktatörlüğe ve liberal ekonomiye karşı harekete geçenin „halkın“ kendisi olduğu, Mısır’ın bir devrim yaşadığı ve „halkla“ dayanışma içinde olunması gerektiği belirtiliyor.
Türkiye Orta Doğu’daki ayaklanmalar için bir model olabilir mi?
Sayısız köşe yazarı için Türkiye’nin önemi – iktidardaki AKP’yle – çizdiği yolun Orta Doğu için bir model olmasında yatıyor. AKP’nin serbest seçimlerle iktidara geldiği, Batı’ya ABD’ye ve İsrail’e boyun eğmediği, bunun da Batı’nın desteklediği otoriter rejimlere bir alternatif umudunu geliştirdiği, Arap ülkelerinde ancak böyle bir alternatifin insanlara diktatörlere baş kaldırma cesaretini verdiği söyleniyor.
Tanınmış köşe yazarı Hasan Cemal de, Oryantalizm eleştirisi yaptığı yazısında konuya benzer bir şekilde yaklaşmış: Cemal’in oryantalizm dediği, sayısız Batı ülkesinin yanı sıra Arap ülkelerinin ve İsrail’in demokrasi karşısında duydukları korku. Bu korkunun ortak paydaşının, Orta Doğu’da demokratik seçimleri İslamcıların kazanması ve bu grupların Batı’nın çıkarlarını tehlikeye sokması ihtimalinin olduğunu belirten Cemal, yine bu korku yüzünden demokrasinin feda edildiğini ve otoriter rejimlerin desteklendiğini belirtiyor. Hasan Cemal’in, Türkiye’nin AKP iktidarında ikinci bir İran ya da benzeri bir ülke olmadığı yönündeki sözlerini desteklemek mümkün. AKP hükümeti gerçekten de birkaç yıl boyunca demokrasiye giden yolda reformların taşıyıcısı olmuştu.
Ancak sadece Tunus ve Mısır’daki değil, Türkiye’deki güncel gelişmeler de, yine sadece Batı’yı değil, AKP hükümetini de demokrasi yetenekleri bağlamında yeni bir açmazla, yeni bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: AKP hükümeti, sokaktaki insanların taleplerini desteklemeyi becerebilecek mi?
Değişim sürecinde Orta Doğu ve aktif Türkiye’nin dış politikası
Fuat Keyman, Radikal gazetesindeki yazısında, gerçekten de ekonomik gelişme ve demokrasi üzerinde yükselen, barış getirecek aktif bir dış politika yürütmek isteyen bir Türkiye’nin, Mısır’da muhalefet, değişim ve demokrasi ilişkisine ciddi katkı sağlaması gerektiğini belirtiyor ve AKP’nin çok taraflı dış politikasının bu noktada önemli bir testten geçtiğini ifade ediyor.
Aynı şeyin CHP içinde geçerli olduğunu belirten Keyman, partinin demokrasi ve sosyal eşitlik yanlısı bir parti olma yönünde değiştiğini ispat etmesi gerektiğini söylüyor. Oysa CHP’nin dış politikadan sorumlu genel başkan yardımcısı Osman Korutürk, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in kontrolü ele geçirmeleri tehlikesine işaret ediyor ve bölgenin tamamında (Filistin’deki Hamas gibi) İslami-siyasi güçlerin kuvvetleneceğini belirtiyor.
Yine sayısız köşe yazarı, olayları Müslüman Kardeşler’in başlatmadığını, Mısır’da gelişen hareketin Müslüman Kardeşler’in istismarının ötesinde bir şey olduğunu CHP’nin kavrayamamasını eleştiriyor ve CHP’nin zamanın önceliklerini hala daha anlayamadığını ifade ediyor. Orta Doğu’daki yaşanan uyanışın ardından partinin demokrasi yeteneği iyice kuşku götürür bir görüntü aldı. Parti başkanlığındaki değişimin bu durumu çok da fazla değiştirdiğini söylemek mümkün değil.
Ve ilginçtir, Türkiye hükümetinin bölgedeki aktif dış politikasının sona ermiş olmasını eleştiren de yine aynı CHP.
Türkiye Orta Doğu’da üstlendiği rolü yitiriyor mu?
Türkiye hükümeti, başta CHP olmak üzere muhalefetteki bütün partiler tarafından, Mısır’daki gelişmeler hakkında olaylar başladıktan ancak on gün sonra görüş bildirip, göstericilerin tarafında yer almakla suçlanıyor. Türkiye hükümetinin, ABD’nin gelişmeler hakkındaki görüşlerini açıklamasını beklediği, durumla ilgili tarafını belirlemeden önce, ABD ve AB’ninkiyle örtüşen bir tutum belirlediği söyleniyor. Böylece Türkiye’nin Orta Doğu’da liderlik rolü üstlenemeyeceğinin anlaşılmış olduğu, çünkü bunun bağımsız ve özgün bir dış politika gerektirdiği ifade ediliyor.
Girişimci ve aktif özellikleri giderek artan bir dış politikanın mimarı olan Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise bu yaklaşıma karşı çıkıyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik gelişmeler bağlamında yeni dış politikanın en önemli noktalarını şöyle dile getiriyor: Daha önce olayları sadece izlerdik, şimdi demokratik reformlar talep ediyoruz ve bunun için gerekli desteği sağlıyoruz.
Geleceğe yönelik öngörüler
Türkiye’nin kendisi bugün iç politikada bir değişim döneminden geçiyor. Reformların motoru olan AKP toplumun gözünde giderek yıpranıyor ve demokrasi yolunda önemli bir adım atabilmek için ivedilikle gerçekleştirilmesi gereken reformlardan çekiniyor. Ana muhalefet partisi CHP, genel başkanının değişmesiyle, başlatılan yoldan ilerleyerek AKP’ye alternatif olacak bir parti olma umutlarını alevlendirdi. Ama parti bağnaz Kemalist tutumundan vazgeçecek ve Türkiye’nin değişen koşullarına doğru yanıtları verecek bir durumda henüz değil. Partideki yeni yüzler, CHP’yi sımsıkı sarıldığı olgulardan ve katı tutumundan sürdürülebilir bir şekilde kurtarabilecek mi, yoksa kendileri de bu tutumun çarklarında öğütülecek mi, henüz belli değil.
Durumun böylesine karmaşık ve çetrefilli olması, şu anda Türkiye’nin Orta Doğu’da öncü bir rol üstlenmesinin ve böylece Orta Doğu toplumlarının demokratikleşmesine yapıcı bir katkı sağlamasının akla yatkın olmadığını gösteriyor. Türkiye şu anda fazlasıyla kendi iç tartışmalarına, içerdeki kavgalara gömülmüş durumda.