AKP’nin on yılında sendikalar ve sendikasızlaştırma

AKP’nin on yılında sendikalar ve sendikasızlaştırma

 

 

AKP’nin on yılında sendikalar ve sendikasızlaştırma

Aziz Çelik

Türkiye’de sendikalaşma, işçi hakları ve emeğin sorunları üzerinde konuşmak kaçınılmaz olarak olumsuz ve karamsar bir tablo çizmek anlamına geliyor. Sendikal hak ve özgürlükler sadece son on yılda değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tarihi boyunca hak ve özgürlükler kataloğunun “üvey evladı” oldu. Özellikle çalışanların toplu hakları (sendikalaşma, toplu pazarlık ve grevi de içeren toplu eylem hakkı) bazen tümüyle yasaklandı, tümüyle yasaklanamadığı dönemde sınırlandı veya kâğıt üzerinde tanınarak uygulamada kullanılamaz hale getirildi. 1960-1980 dönemi hariç, yaklaşık 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde sendikal hakların sistemli olarak yok sayıldığını veya ihlâl edildiğini görmekteyiz.1

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) “demokratikleşme”, “sivilleşme” ve “AB’ye uyum” söylem ve iddiaları ile iktidarda bulunduğu son on yılda (2002-2012) sendikal haklar açısından durum nedir? Sendikalaşma oranları ve toplu sözleşme kapsamı nasıl bir seyir izlemiştir? Sendikal hak ve özgürlüklerle ilgili mevzuat ve uygulamada nasıl gelişmeler yaşanmıştır?

AKP’nin tek başına hükümet olduğu 2002 sonrası dönemde sendikal haklar açısından ciddi bir aşınma yaşandı. Bu aşınmanın sonuçları hem nitel (mevzuat, uygulama, toplumsal-siyasal etki), hem de nicel (sendikalaşma, toplu sözleşme kapsamı) açıdan çarpıcıdır. Türkiye sendikalaşma oranları açısından 12 Eylül askerî darbesi sonrasındaki on yıldan (1980’ler) çok daha geri bir düzeydedir.

Sendikalaşmada OECD’nin en kötüsü

Türkiye’de sendikalaşma oranları konusunda resmî veriler ile fiilî durum arasında büyük bir uçurum yaşandığı bilinmektedir. Sendikalaşmaya ilişkin veriler Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) tarafından yayımlanmaktadır. Ancak bakanlık tarafından yayımlanan istatistiklerde yer alan sendikalaşma oranları hayli tartışmalıdır.2

Bakanlığın Ocak 1984 ile Temmuz 2009 arasında yayımladığı sendikalaşma istatistiklerine göre, Türkiye’de sendikalaşma oranları yüzde 51 ile yüzde 69 arasında değişmektedir. Bakanlığın en son yayımladığı 2009 Temmuz istatistiklerine göre, sigortalı işçi sayısı 5.4 milyon, sendikalı işçi sayısı 3.2 milyon ve sendikalaşma oranı da yüzde 59.9’dur. İskandinav ülkeleri hariç neredeyse bütün AB ülkelerinin ve AB ortalamasının oldukça üzerinde olan bu oranlar gerçeği yansıtmaktan çok uzaktır.

ÇSGB tarafından açıklanan sendika üye sayılarının inandırıcı olmaması, sendikalaşma oranlarının saptanmasında başka yöntemleri gündeme getirmektedir: Bunlardan biri de toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamındaki işçi sayısının toplam ücretlilere oranlanmasıdır. Bu hesaplama ILO tarafından yayımlanan uluslararası sendikalaşma istatistiklerinde ve çalışma ilişkileri yazınında da kullanılmaktadır.3

Tablo 1: Toplu İş Sözleşmesi Kapsamı ve Fiili Sendikalaşma Oranları 1998-2010

 

Yıl

Toplam Ücretli Sayısı (bin)

TİS Kapsamı (bin) (*)

Fiili sendikalaşma Oranı %

1988

 7.170

 1.590

22,2

1990

 7.224

 1.433

19,8

1995

 8.551

 1.257

14,7

2000

 10.485

 1.049

10,0

2005

 11.436

 899

7,8

2010

 13.762

 786

5.7

(*) Toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısının dört yıllık ortalaması esas alınmıştır.

Kaynak: TÜİK Hane Halkı İşgücü Veri Tabanı ile ÇSGB Çalışma Hayatı İstatistiklerinden hesaplanmıştır.

ILO’nun önerdiği yöntem doğrultusunda ücret, maaş ve yevmiye geliri elde eden tüm ücretlileri dikkate aldığımızda şu sonuca ulaşmaktayız: Toplu iş sözleşmeleri kapsamında yer alan işçi sayısının 1988 yılında 1.6 milyon dolayında iken, giderek azaldığı ve 2010’da 750-800 bin dolayına indiği ve buna bağlı olarak sendikalaşma oranının da yüzde 22 seviyesinden yüzde 6’ya gerilediği görülmektedir (Tablo 1). 2000’li yıllarda ise sendikalaşma oranı yüzde 10’dan yüzde 6 düzeyine gerilemiştir. Ancak, bu tablonun özel sektör için daha da vahim olduğunun altını çizmek gerekiyor. 2011 ÇSGB verilerine göre özel sektörde toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçi sayısı 370 bindir.4 Özel sektörde sendikalaşma oranının yüzde 3.5 civarında olduğu hesaplanmaktadır.5 Bu inanılmaz derecede düşük bir orandır. Türkiye’de 2000’li yıllardaki sendikalaşma oranları, 12 Eylül darbesi sonrası dönemden de, sendikaların ciddi baskılar altında olduğu 1950’li yıllardan da daha geridir. Türkiye tek parti dönemi sonrasının en düşük sendikalaşma oranları ile yüzyüzedir.

Yukarıda vurgulanan nedenlerle OECD de resmî sendikalaşma istatistiklerine itibar etmemektedir. OECD, Türkiye için Çelik ve Lordoğlu (2006) tarafından önerilen metodu6 tercih ederek yaptığı hesaplamada 2010 yılı için sendikalaşma oranını yüzde 5.9 olarak vermektedir.7

Tablo 2: OECD Ülkelerinde Sendikalaşma Oranları 2002-2011 (yüzde)

 

 

2002

2010/2011

Değişim

Türkiye

9.5

5.9

-38

ABD

12.8

11.3

-11

Meksika

13.9

13.2

-5

Şili

13.3

15.0

12

İspanya

16.0

15.9

-1

Hollanda

21.0

18.2

-13

Almanya

23.5

18.5

-21

Japonya

20.3

19.0

-6

Yeni Zelanda

22.2

20.8

-6

İngiltere

29.3

25.8

-12

Avusturya

35.2

28.1

-20

Kanada

30.3

28.8

-5

İtalya

33.8

35.1

4

İrlanda

36.1

35.6

-2

Belçika

50.9

52.0

2

Norveç

54.5

54.6

0

İsveç

77.3

67.7

-12

Danimarka

73.2

68.8

-6

Finlandiya

73.5

70.0

-5

OECD Ortalaması

19.6

17.5

-11

Kaynak: OECD.Stat (3 Kasım 2012)

Tablo 2’de yer alan OECD verilerine göre, OECD’nin en sendikasız ülkesi yüzde 5.9 sendikalaşma oranı ile Türkiye’dir ve 2002-2011 arasında Türkiye’de sendikalaşma yüzde 38 oranında gerilemiştir. Kısaca, Türkiye sendikalaşmada OECD sonuncusu iken, sendikasızlaşmada OECD birincisidir.

Türkiye’de sendikalaşmanın maddî-nicel zemini hızla büyürken, sendikalaşma oranları azalmaktadır. Gerek toplam ücretli sayısı gerekse sigortalı işçi sayısı açısından son on yılda hızlı bir büyüme yaşanmıştır. 2000 yılında 10.5 milyon olan ücretli sayısı (sendikalaşabilir çalışanlar) 2011 yılında 14.9 milyona ulaşmıştır. Sendikalaşabilir istihdamın tabanı yüzde 42 oranında genişlemiştir. Bu genişlemeye karşın, sendikalaşma oranları yüzde 10 düzeyinden yüzde 6’ların altına gerilemiştir. Bunun çalışma ilişkileri ve sosyal politika literatüründe tek bir adı vardır: Sendikasızlaştırma. Türkiye’de sendikasızlaştırma sistemli bir biçimde artmakta ve bunun sonucunda sendikalı ve toplu pazarlık kapsamındaki çalışan sayısı hızla azalmaktadır.

Sendikal baskılar ve sendikasızlaştırma

Bu yoğun sendikasızlaşma nasıl açıklanabilir? Sendikalaşma oranlarında dünya çapında bir gerileme yaşandığı ve Türkiye’nin de bundan nasibini aldığı söylenebilir mi? Bu gerekçe Türkiye’de yaşanan dramatik sendikasızlaştırmayı açıklayıcı nitelikte midir? Sendikalaşmada dünya çapında genel olarak bir düşüşün yaşandığı doğrudur. Ancak Türkiye’de yaşanan sendikasızlaşma OECD ortalamasının üç katından daha fazladır. Son on yılda, OECD ülkelerinde sendikalaşmada ortalama yüzde 11 oranında bir gerileme yaşanırken, Türkiye’de gerileme yüzde 38 düzeyindedir. OECD’de ortalama sendikalaşma düzeyi yüzde 17.5 iken, Türkiye’de sendikalaşma yüzde 6’nın altına inmiştir. Bu ürkütücü düşüşü sadece dünyadaki genel eğilimle açıklamak mümkün değildir. Türkiye’de sendikasızlaştırmayı hızlandıran ek etkenler ve olumsuzluklar söz konusudur.

Kuşkusuz, 1970’lerin sonundan başlayarak ekonomi ve sosyal politikalarda yaşanan değişim ve neoliberal yönelim, kamu kesiminin daralması ve özelleştirme, toplam istihdam içinde hizmet sektörünün payının büyümesi, ana işletmelerin işlerinin önemli bir bölümünü alt işverenler ve taşeron şirketlere devretmeleri (out-sourcing), firma ölçeğinin küçülmesi, esnek-kuralsız ve standart olmayan çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sendikasızlaşmaya yol açmaktadır. Bu etkenler yanında, Türkiye’de sendikasızlaştırmayı ürkütücü boyutlara ulaştıran ve adeta sendikasız bir çalışma ilişkileri sistemi yaratan özgül koşullardan da söz etmek gereklidir.

Türkiye’nin çalışma mevzuatı (özellikle toplu çalışma ilişkileri mevzuatı) sendikasızlaştırmanın başta gelen nedenlerinden biridir. 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’nın çalışma hayatına ilişkin hükümleri ile bizzat askerî cunta tarafından yasalaştırılan 2821 sayılı Sendikalar ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunları büyük ölçüde TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) talepleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. 1980 sonrası sendikal haklara ilişkin düzenlemelerde en çok dikkati çeken nokta sendikaların faaliyetlerine getirilen kapsamlı ve topyekûn sınırlamalardır. Sendikalar bunlara tepki gösterirken işveren örgütleri 12 Eylül’ün sendikal yasalarından memnuniyetlerini gizlememiştir.8

2821 ve 2822 sayılı yasaların uluslararası normlara, örgütlenme ve kolektif sendikal haklarla ilgili önde gelen iki ILO sözleşmesine (87 Sayılı Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına ilişkin sözleşmelere) aykırı olduğu ILO denetim organları tarafından yıllardır vurgulanmaktadır. ILO Uzmanlar Komitesi raporlarında çeşitli defalar Türkiye’deki sendikal hakların pek çok açıdan ILO normlarıyla çeliştiği belirtilmiş ve hükümet acil değişiklikler yapmaya çağrılmıştır. Benzer eleştiriler yıllardır Avrupa Birliği’nin Türkiye İlerleme Raporları’nda da yer almaktadır.

Darbe ürünü bu sendikal mevzuat sendikal örgütlenmeye karşı ciddi kısıtlamalar getirmiştir. Sendikaya üyelikte noter koşulu, yüzde 10 işkolu ve yüzde 50+1 işyeri-işletme barajları ve anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki tespit sistemi nedeniyle sendikal örgütlenmenin önü tıkanmıştır. Öte yandan, sendikal nedenli işten çıkarmalara karşı etkin bir iş güvencesi sisteminin olmayışı sendikalaşan işçilerin işten çıkarılmasını yaygın bir uygulama haline gelmiştir.

Sendikalaşmaya ilişkin en kritik düzenleme yetki sistemine ilişkindir.9 Sendikanın işkolu ve işyeri barajlarını aşıp aşmadığı ÇSGB tarafından tespit edilmektedir. Bakanlık bu konuda zaman zaman nesnel olmayan tarafgir uygulamalar yapabilmekte ve hükümete yakın sendikaları korumaktadır. Ancak, daha da kritik olanı, bakanlığın verdiği ön-yetkiye işverenin ve rakip sendikanın itiraz etmesi durumunda toplu iş sözleşmesi prosedürünün durmasıdır. Yetki tespit davaları yıllarca sürebilmekte ve dava süresi boyunca, sendika ilgili işyerinde hiçbir faaliyet sürdürememektedir. İşveren ise dava sürecini bir sendikasızlaştırma imkânı olarak kullanmakta ve sendikalaşan işçileri ya istifa ettirmekte ya da işten çıkarmaktadır. Sendikal örgütlenmeyi engelleyen bu yetki sistemi TBMM’de 18 Ekim 2012 tarihinde kabul edilen yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu (STİSK) ile de korunmuştur.

Türkiye’nin çalışma mevzuatı, sendikal nedenli işten çıkarmalara karşı etkin bir koruma sistemi (işgüvencesi) sağlamamaktadır. Davalar çok uzun sürmekte ve yasalar işverene işe iade yükümlülüğü getirmemektedir. Sendikal nedenli işten çıkarmalar için öngörülen maddî tazminat ise caydırıcı değildir. Diğer bir ifadeyle, sendikasızlaştırmayı hedefleyen işveren bunun maliyetini ödeyerek sendikalaşmayı engelleyebilmektedir. Öte yandan, yeni kabul edilen STİSK ile 30’dan az işçi çalıştırılan işyerlerinde çalışan işçiler ile altı aydan az kıdemi olan işçilerin (bu toplam işçilerin yüzde 50’si civarındadır) sendikal tazminat hakları ortadan kaldırılmıştır.

Çeşitlenen sendikasızlaştırma teknikleri

AKP döneminde sendikalaşma gerilerken, Türkiye işverenlerinin sendikalaşmayı engelleme becerileri büyük gelişme göstermiştir. Sendikal örgütlenmenin zayıflamasının başlıca nedeni, Türkiye işverenlerinin envai çeşit sendikasızlaştırma teknikleridir. Son yıllarda giderek artış gösteren anti-sendikal teknikler (union-busting) konuyla ilgili bir raporda 41 başlıkta toplamıştır. Bu anti-sendikal tekniklerin bazıları şunlardır:10

•  Sendikaya üye olan işçileri işten çıkarmak ve yeni işçi alarak sendikanın yetkisini düşürmek

•  Sendikalaşma faaliyetini önceden haber alıp engellemek için işçiler arasına muhbir yerleştirmek

•  İşçilerin gittiği camilerde, imamları devreye sokarak, sendikalaşmayı engellemek için vaaz verdirmek

•  Akrabalık, hemşerilik gibi ilişkileri kullanarak sendikalaşmanın işverene ihanet anlamına geldiğini öne sürerek işçileri baskı altında tutmak

•  İşçiler arasındaki siyasî görüş, inanç, etnik köken ve benzeri ayrımları kışkırtarak işçileri birbirine düşürmek

•  İşçileri sendikalaşmadan vazgeçirmek için işçilere maaş dışı maddî yardım ve ödeme teklif etmek

•  İşe giriş sırasında işçilere “sendikaya üye olmayacağım” yazılı kağıt imzalatmak ya da işçilerden senet almak

•  Kayıt dışı istihdama ve taşeronlaşmaya başvurarak işçilerin sendikalaşma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak

•  Sendikalaşmaya öncülük eden işçilere ve sendikacılara, fiilî şiddet uygulama, silah çekme ve adam kaçırmak

•  İşyerine noter getirerek ya da işçileri işyeri servisleriyle notere götürerek işçilerin sendikadan istifa etmesini sağlamak

•  Sendikaya üye olan işçileri yıldırmak için işçinin görev yerini değiştirmek, işçiye daha zor iş vermek

•  Kasıtlı olarak işkolu ve yetki itirazı yaparak sendikalaşma sürecini uzatmak

•  Kağıt üzerinde işyerinin adını değiştirerek veya işyerini kapatıp yeni bir işyeri açarak sendikanın yetki almasını engellemek

•  İşçileri üye oldukları sendikadan istifa ettirip, işveren güdümlü sendikalara üye olmaya zorlamak

•  Sendikalaşma sürecinde direnişe geçen işçilerin direnişini polis, jandarma aracılığıyla veya adam tutarak kırmak

•  Sendikalaştığı için işten atılan ve işe iade davasını kazanan işçilere işbaşı yaptırmamak

•  Sendikalaşan kadın işçilere kocaları ya da aileleri yoluyla sendikadan istifa etmeleri için baskı yapmak. Hamile veya çocuklu kadın işçileri sendikadan istifa etmeleri için zorla mesaiye bırakmak, çalışma saatlerini uzatmak

•  Sendikalaşan kadın işçilere fiziksel veya sözlü cinsel tacizde bulunmak

•  Sendikalaşan işçiler hakkında “kara listeler” oluşturarak bu işçilerin iş bulmasını engellemek.

Alt işveren (taşeron) uygulamalarının hem kamu hem de özel sektörde yaygınlaşması, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin baskın hale gelmesi sendikasızlaştırmanın bir diğer önemli nedenidir. Güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin sendikalaşmayı zorlaştırdığı bilinmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik alt işveren uygulamasının örgütlenmeyi imkânsız hale getirdiğini söylemektedir. Bakanlık tarafından açıklanan verilere göre Türkiye’de alt işverende çalışan işçi sayısı kamuda 586 bin ve özel sektörde 419 bin olmak üzere toplam 1 milyonun üzerine çıkmıştır. Verilere göre taşeron işçiliğin en yaygın olduğu sektörler 417 bin kişi ile (kamu) temizlik ve 318 bin kişi ile (özel) inşaat sektörleridir. Hizmet alımının en yaygın olduğu kamu kurumları ise yüzde 36 ile belediyeler, yüzde 14 ile KİT’ler ve yüzde 4 ile yüksek öğretim kurumlarıdır. Raporda 27 AB üyesi ülkesinde alt işveren kapsamında çalışan işçi sayısının 4.5 milyon olduğu belirtilmektedir.11 Veriler Türkiye’de alt işveren uygulamasının kapsamının genişliğini göstermesi açısından çarpıcıdır.

AKP nasıl bir sendikacılık istiyor?

2002’de başlayan ve halen devam eden dönem, AKP’nin tek başına ve yüksek oy oranları alarak hükümet olduğu bir dönemdir. İktisat politikaları açısından kendisinden önceki hükümetlerin neoliberal yaklaşımlarını istikrarla devam ettiren AKP hükümetleri, bu dönem içinde toplumsal ve siyasal yaşamın değişik alanlarında güçlü bir hegemonya yarattı. Bu hegemonyanın çalışma hayatı ve sendikalar açısından da geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Sendikal hareketin önemli bir bölümü 1940 ve 1950’li yıllarda olduğu gibi12 iktidar partisinin etkisi altına girmiştir. Sendikaların üyelerinin ezici çoğunluğunun halen kamuda olduğu (kamu işçisi ve kamu görevlisi olarak) dikkate alındığında bu etkinin nedenleri daha iyi anlaşılabilir.

AKP döneminde büyük ölçekli grevlerin önemli bir bölümü ertelenmiştir. Grev dışı direniş ve eylemler ise bizzat başbakan tarafından ağır ifadelerle eleştirilmiştir. Kamu çalışanlarının grev hakkı tanınmamış, tersine grev yasaklarını genişletici bir tutum izlenmiştir. AKP’nin devletin bütün alanlarında elde ettiği hakimiyet ve güç karşısında sendikal hareket ciddi bir kendine güvensizlik yaşamaya başlamıştır. AKP’nin on yılı, çalışma ilişkilerinde zoraki bir çalışma barışı yaratmıştır. AKP’nin bu hegemonyası karşısında sendikal hareketin ortak hareket edebileceği bir siyasal dinamik olmayışı, sendikal hareketin önemli bir bölümünün sinmesine yol açmıştır.

AKP döneminde sadece yeni bir siyasal rejim değil, yeni bir çalışma rejimi de inşa edildiğini vurgulamak gerekiyor. AKP esas olarak kendinden önceki neoliberal politikaları devam ettirmekle birlikte, bunları uygulama kararlılığı önceki hükümetlere göre çok daha yüksektir. ANAP (Anavatan Partisi) dönemiyle (1983-1991) başlayan güvencesiz ve esnek çalışma uygulamaları 2000’li yıllarda kurumsallaştırılmaya başlanmıştır. Önceki dönemlerde çalışma mevzuatı esnekleştirilirken, 2000’li yıllarda doğrudan esnek ve güvencesiz çalışmanın mevzuatı inşa edilmeye başlamıştır. Bu nedenle, 2000’li yılları önceki çalışma rejimlerinden köklü bir kopuş olarak değerlendirmek mümkündür. 1960 Anayasası ile 274 ve 275 sayılı yasalarla başlayan çalışma rejimi, 1980 askerî darbesi ile önemli ölçüde etkisizleştirilse de asıl tasfiyesi 2000’li yıllarda gerçekleşmektedir.

AKP hükümetleri Türkiye’de geçmişte örneklerine rastlanan vesayet sendikacılığını, simbiyotik sendikacılığı yeniden öne çıkarmak istiyor. Bunun uygulamada çeşitli örneklerini görmek mümkündür. Bunlardan en çarpıcı olanı kamu görevlileri sendikaları alanında yaşanmaktadır. Kamu görevlileri sendikalarına üye olan kamu görevlilerinin sendika aidatlarının devlet tarafından ödenmesi uygulaması, sendikaların iç işlerine açık bir müdahale olarak ortada durmaktadır. 2005 yılında başlayan bu uygulama Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesine karşın “toplu sözleşme primi” adıyla sürmektedir. Bir diğer çarpıcı gelişme ise hükümete yakın bir memur konfederasyonunun üye sayısında yaşanan artıştır.

Tablo 3: Kamu Görevlilerinin Sendikalaşma Mucizesi 2002-2012 (bin)

2002

2012

Değişim %

Memur-Sen

42

650

1448

Kamu-Sen

329

418

27

KESK

262

240

-8

Toplam

633

1308

107

Kaynak: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı

Tablo 3’te görüldüğü gibi, 2002 ile 2012 arasında toplam sendikalı kamu çalışanı sayısı yüzde 107 artmıştır. Buna karşılık, hükümete yakınlığı ile bilinen Memur-Sen konfederasyonu on yılda yüzde 1450 oranında büyümüş, bir diğer ifadeyle, üye sayısını 15 kat artırmıştır. KESK’te yüzde 8’lik bir erime yaşanırken, Kamu-Sen’in üye artışı ise yüzde 27’de kalmıştır. Bu tablo çalışma ilişkileri ve sendikacılık literatürü açısından pek rastlanmayan bir durumdur. Sendikaların genel olarak eridiği günümüz koşullarında on yılda üye sayısını 15 kat artırmak bir sendikal mucize (!) olarak değerlendirilebilir.

Nasıl oluyor da kamu çalışanlarının hakları için mücadele eden sendikalar zayıflarken, hükümetle uyum içinde davranan ve hükümetin temel politikalarını destekleyen konfederasyonun üye sayısı 15 kat artıyor? Memur-Sen dünya ve Avrupa sendikal örgütleri (ITUC ve ETUC) tarafından üye kabul edilmezken üye sayısını nasıl bu kadar artırabiliyor? Aslında, ortada sendikal başarı ve sendikal mücadele ile artan üye sayısı yok. İşin sırrı simbiyotik sendikacılık ve devlet destekli sendikacılık anlayışında yatıyor. Memur-Sen AKP hükümeti desteği ile ve hükümete destek vererek örgütleniyor. AKP dönemindeki 15 kat büyümenin en önemli izahı budur.

Güdümlü ve simbiyotik sendikacılık örneklerine işçi sendikaları alanında da rastlanıyor. İşçiler sendikalarından istifaya ve hükümete yakın bir konfederasyonun sendikalarına üye olmaya zorlanıyor. Çay-Kur’da, Orman Bakanlığı’nda ve Anadolu Ajansı’nda çalışanların Türk-İş üyesi sendikalarından istifa etmeleri ve Hak-İş üyesi sendikalara üye olmaları istendiği bilinmektedir. Anadolu Ajansı’nda Türkiye Gazeteciler Sendikası’ndan (TGS) istifa eden çalışanlarca kurulan Medya-İş Sendikası yöneticilerinin işveren konumundaki Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı ziyaretleri sırasında Arınç’ın söylediği sözler çarpıcıdır ve hükümetin nasıl bir sendikacılık istediğini ortaya koymaktadır. “İdeolojik sendikacılık yapılmaması gerektiğini” söyleyen Başbakan Yardımcısı Arınç şöyle diyor: “Biz inşallah yeni toplu sözleşmemizi daha ileri haklar noktasında Medya-İş Sendikası’yla yaparsak bu bizi çok mutlu edecektir. İdeolojik sendika olmamak lâzım.”13 Kendisine bağlı bir kuruluşta faaliyet yürüten bir sendikaya nasıl sendikacılık yapılacağını tavsiye eden bir hükümet (aynı zamanda işveren) temsilcisinin varlığı Türkiye’de sendikacılığın gerçek durumunu açıklamak için yeterli olsa gerek.

AKP hükümetinin nasıl bir sendikacılık istediği yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası ile bir kez daha ortaya çıkmıştır.14 Yasanın sosyal tarafların mutabakatına dayandığını söylemek zordur. Türk-İş yasanın bazı hükümlerine karşı çıkarken, DİSK yasanın esasına ve tümüne itiraz etmektedir. Aynı şekilde, Türk-İş içinde muhalif bir oluşum olan Sendikal Güç Birliği Platformu da yasanın temel düzenlemelerine karşı çıkmaktadır. Nitekim, Türk-İş ve DİSK yasanın veto edilmesi için Cumhurbaşkanı’na çağrı yapmıştır. Aynı şekilde, Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in de üyesi olduğu Uluslararası Sendika Konfederasyonu (ITUC) ile Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) Cumhurbaşkanı’na veto çağrısında bulunmuştur.

Yeni yasa daha taslak aşamasında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından eleştirilmiş ve ILO sözleşmelerinin (özellikle 87 ve 98 sayılı sözleşmelerin) gereklerini karşılamaktan uzak olduğu vurgulanmıştır. Bu eleştirilere karşın, taslak Meclis aşamasında iyileştirilmemiş, aksine yeni kısıtlamalarla kabul edilmiştir. Yasanın hazırlık ve kabul sürecinde özellikle büyük işveren örgütlerinin (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, TOBB ile Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu, TUSKON gibi) belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.

Türkiye’nin yeni sendikalar yasası, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ürünü olan ve 1983 yılından bu yana yürürlükte bulunan 2821 ve 2822 sayılı sendikal yasaların getirmiş olduğu pek çok kısıtlamayı korumakta, hatta bazı alanlarda daha da kısıtlayıcı hükümler içermektedir. Sendikal barajlar özgür sendikacılığı engelleyici düzeydedir. Yasa sendikalar arasında ayrımcılık yapmaktadır. Yasanın en önemli zaafı sendikalaşmayı engelleyen mevcut toplu sözleşme yetki sistemini korumasıdır. Öte yandan, yasa geniş grev yasakları ve hükümete tanınan grev erteleme yetkisi nedeniyle de uluslararası normlara aykırılık taşımaktadır. Yeni sendikal yasa 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmelerine, ILO denetim organı kararlarına, gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’na esaslı aykırılıklar içermektedir.

Ya sendikasızlaştırma ya da
simbiyotik sendikacılık

Türkiye’nin AKP’li son on yılında sendikalaşmadan değil sendikasızlaştırmadan söz etmek yerinde olacaktır. Sendikalaşma ülke tarihinin en düşük düzeylerine gerilerken sendikaların faaliyetlerinde ve toplumsal-siyasal etkilerinde de önemli bir gerileme yaşanmıştır. AKP hükümetinin benimsediği neo-liberal iktisat politikaları, dayandığı muhafazakâr sosyal değerler ve önemli bir bölümünü temsil ettiği yeni yükselen sermaye gruplarının sendika alerjileri, sendikal hak ve özgürlükler konusunda AKP’nin mesafeli tutumunu açıklar niteliktedir. Ancak bununla birlikte, AKP’nin sendikaları bütünüyle dışlayıcı bir strateji yerine güdümlü, simbiyotik ve kontrol edilebilir bir sendikacılık yaratma hedefine de sahip olduğu görülmektedir. Sendikalaşmanın büyümesi konusunda pek hevesli olmayan AKP var olan veya potansiyel sendikal örgütlülüğü de başıboş bırakmayıp kendi hegemonyası altına almak istemektedir.

Dipnotlar

1.          Çelik, Aziz (2008), “Vatandaşlık, Demokratikleşme ve Toplu İşçi Hakları: Yüzyıllık Vesayetçi Gelenek (1908-2008), Aydınlanma, Türkiye ve Vatandaşlık içinde, (Haz: Fuat Keyman), İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi; Çelik, Aziz (2012), “İşçilerin Cumhuriyet Seyri, Evrensel gazetesi, 28 Ekim 2012.

2.          Çelik, Aziz ve Kuvvet Lordoğlu (2006), “Türkiye’de Resmi Sendikalaşma İstatistiklerinin Sorunları”, Çalışma ve Toplum Dergisi, 9:11-30.

3.          Bu hesaplama yapılırken Türkiye açısından şu noktalara dikkat etmek gereklidir. Türkiye’de toplu iş sözleşmeleri en az bir, en çok üç yıl için yapılabilmektedir. Ancak, uygulamada sözleşmelerin neredeyse tümünün ikişer yıllık olarak bağıtlandığı görülmektedir. ÇSGB istatistiklerinde ise toplu sözleşmelerden yararlanan işçi sayısı yıllık olarak yer almaktadır. Ancak, yıl bazında değerlendirme bir anlam ifade etmeyeceğinden, toplu iş sözleşmelerinden yararlanan işçi sayısı hesaplanırken iki yıllık toplamları veya üç ile dört yıllık ortalamaları dikkate almak gerekmektedir.

4.          ÇSGB, 2011 Çalışma Hayatı İstatistikleri, http://www.csgb.gov.tr/csgbPortal/csgb.portal?page=resmi_katki, 30 Ekim 2012.

5.          DİSK/Sosyal-İş Sendikası (2012), Türkiye’de Sendikal Örgütlenme, http://www.sosyal-is.org.tr/dosyalar/trkiyede_sendikal_rgtlenme_raporu.pdf, 30 Ekim 2012.

6.          Visser, Jelle, Sébastien Martin & Peter Tergeist (2012), Trade Union Members and Union Density in OECD Countries, Sources and definitions, http://www.oecd.org/dataoecd/37/2/35695665.pdf, 3 Kasım 2012.

7.          http://stats.oecd.org/Index.aspx?QueryId=20167, 3 Kasım 2012

8.          Sendikal yasa tasarıları kamuoyuna açıklanmadan bir gün önce, 9 Şubat 1983 günü TİSK Genel Başkanı Halit Narin yasa hakkındaki görüşlerini işçi sendikalarını kastederek şöyle açıklıyordu: “20 yıldır biz ağladık, onlar güldü.” MESS (2000). Gelenek ve Gelecek. İstanbul: MESS Yayını, Cilt 2, s. 105.

9.          Bu konuda ayrıntılı değerlendirmeler için bakınız: Özveri, Murat (2012) “Türkiye’de Uygulanan Toplu İş Sözleşmesi Yetki Sistemi ve Sendikalaşmaya Olan Etkileri (1983-2009)” Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

10.         Bakır, Onur ve Deniz Akdoğan (2009). “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, Sayı 383.

11.         Cumhuriyet (2012), “Taşeron firma işçisi 1 milyona ulaştı” http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=375338.

12.         Çelik, Aziz (2010): Vesayetten Siyasete. Türkiye’de Sendikacılık, İstanbul: İletişim Yayınları.

13.         Medya-İş (2012), Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Medya-iş Sendikası’nı kabulü http://www.medyais.com/default.asp?s=haber144 (29 Ekim 2012)

14.              Türkiye’nin 6366 sayılı yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu (STİSK) 18.10.2012 tarihinde TBMM tarafından kabul edilmiş ve 7 Kasım 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Aziz Çelik

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü öğretim üyesi. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Doktorasını “Vesayetten Siyasete Türkiye’de Sendikacılık 1946-1967” (İletişim Yayınları, 2010) adlı teziyle Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümünde tamamladı. Çalışma ilişkileri, sosyal politika, sendikacılık ve emek tarihi konularında çalışmakta ve bu alanlarda çeşitli kitap, makale ve yazıları bulunmaktadır. Birgün gazetesi ile T24 İnternet gazetesinde çalışma hayatına ilişkin düzenli yazılar yazmaktadır. 1985-2009 yılları arasında sendikal eğitim ve araştırma uzmanı olarak çalıştı. Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV) Mütevelli Heyeti üyesi.

0 Comments

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle