Sivil Alanın Geleceği: Sivil Toplumun Yeniden Dayanışmasına ve Yeniden Siyasallaşmasına Doğru

Sivil Alanın Geleceği: Sivil Toplumun Yeniden Dayanışmasına ve Yeniden Siyasallaşmasına Doğru

Barbara Unmüßig: Sivil alanı kapatacak evrensel eğilim göz önüne alınırsa hepimiz tarafından yapılması gereken zorlu seçimler var – Creator: Stephan Röhl.. Creative Commons License LogoBu fotoğraf Creative Commons License lisansı altındadır

Sivil toplum alanı dünya çapında saldırı altında. Küresel Yaklaşımlar Konferansı’nda yaptığı açılış konuşmasında Barbara Unmüßig dünyanın her bir yanından gelen 160 sivil toplum örgütü temsilcilerini dayanışma içinde olmaya ve daralan ve kapanan alanları yeniden siyaset gündemine almaya çağırdı.

Bugün, burada, bizimle bütün dünyadan oldukça çeşitli bir dizi sivil toplum aktörleri temsil ediliyorlar. Ortak yanlarımız var: İnsanların haklarını savunmak ve desteklemek için çalışmamız, sesimizi yükseltmemiz, bunları yapanları desteklememiz ve maalesef hepimizin faaliyet alanlarının daralıp kapanması ile karşı karşıya kalmamız.

Dünya genelinde sadece baskıcı ve dikta rejimlerin olduğu ülkelerde değil demokrasiyle yönetilen ülkelerde de aktif yurttaşlık saldırı altında ve sivil toplumun faaliyet gösterdiği alan daralıyor. Son yıllarda keyfi yönetim, yolsuzluk ve baskılara karşı yapılan protestolardaki artıştan dolayı hükümetler imtiyazlarını ve iktidarlarını kaybetmekten giderek daha fazla korkuyorlar. Carnegia, 2010’dan bu yana 60’dan fazla ülkede önemli protestoların yapıldığını belgeledi. Protestolar tüm bölgelerde ve tüm siyasal bağlamlarda yükselişe geçiyor- ancak oldukça yerel sorunlarla süreklilik sağlıyor: Sosyo-ekonomik sıkıntılar, çevresel krizler ve özellikle iyi ve demokratik bir yönetişim için siyasal talepler; bütün bunlar genellikle gösterilerin bir parçası olarak ancak “Meydan”ın dışında insanların sesini yükseltmelerine ve değişim talebinde bulunmalarına neden oluyor.

Biz burada, bu konferansta genel olarak örgütlü ve kurumsallaşmış sivil toplumu temsil ediyoruz. Ne var ki demokratik hak taleplerinde bulunmak için harekete geçen bütün insanlara ulaşmalıyız. Kendi hayalimizin ötesine geçmek için çok daha geniş sektörler arası birlikler oluşturmalıyız. İnsan hakları savunucuları, hukukçular, çevre aktivistleri, blogcular var- kendilerini eleştirel ve bağımsız bir sivil toplumun parçası olarak gören herkes- küresel ölçekte giderek daha çok bağ kuran birbiriyle ilişkilenen herkes.

Yeni teknolojiler de yurttaş bağlılığına yeni bir boyut katıyor: Bir tarafta internet ve sosyal medya bütün olarak yeni bir ölçekte sivil aktörlerin birbirleriyle bağlantı kurmasını, iletişimini ve örgütlenmesini sağlıyor. Yerel aktivistler daha önce görülmemiş uluslararası ağlara erişim sağlıyor ve kendi mağduriyetlerine dikkat çekiyorlar.

Hükümetler zalimane adımlarına her türden gerekçe gösteriyorlar

Öte yandan çevrimiçi alan giderek daha fazla hükümetlerin gözetim, denetim ve müdahale alanlarına giriyor. İletişim ağlarını ve desteklerini kesiyorlar.  Bu, çok daha fazla bilinçli olmamız ve siber güvenlik sorunlarıyla uğraşırken birbirimizi destekleme becerilerimizi genişletmemiz gereken bir boyut.

Geçtiğimiz 25 yılda sivil toplum alanları giderek daralıyor ve görülmemiş ölçüde izole edilip kapanıyor. Yalnızca 2015 yılında 64 ülkede STK’larla ilgili yasalar ve diğer kısıtlayıcı önlemler yürürlüğe kondu. Tüm ülkelerin en az  % 80’inde sivil toplumun baskı altında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kullanılan yöntemlerin haddi hesabı yok: Kısıtlayıcı yasalar, bürokratik engeller, karalama kampanyaları, sansür, iftiralar ve istihbarat örgütleri ve polis tarafından yapılan yasadışı açık ve şiddetli baskı.

Hükümetler kuşkusuz kendi ekonomik ve siyasi iktidarlarını korumak için attıkları zalimane adımlara her türden gerekçeyi gösteriyorlar. Terörizm ve güvenlik meseleleri gerekçeler listesinin en başında olurdu, ama şimdi ulusal egemenliğin yeniden onaylanması çok daha öne geçmiş görünüyor. Bu anlatılara karşı koymak için açık ve kararlı argümanlar ileri sürmeliyiz. Temel insan haklarımızın ulusal gündemlere ve güvenlik meselelerine kurban gitmesine izin vermemeliyiz.  Varsayılan “dış müdahale”ye karşı geliştirilen en önemli taktik yerel STK’lar ve diğer sivil toplum örgütlerinin finansal yaşam hattını kesmektir. STK’ların yurtdışından fon almalarını kısıtlamak, yasaklamak ya da karalamak eleştirel sivil toplum çalışmalarını engellemek için en yaygın kullanılan araçlardan biridir. Bu çabalar sadece yereli uluslararası destekten yoksun bırakma stratejisi olmayıp aynı zamanda hükümetlerin sürdürmek ve savunmak zorunda oldukları evrensel ilkeler olarak insan hakları gibi vazgeçilmez hakları küresel ölçekte reddetme eğiliminin bir parçasıdır.

Açıkça Konuşmalıyız

Sivil alanı kapatacak evrensel eğilim göz önüne alınırsa hepimiz tarafından yapılması gereken zorlu seçimler var: Baskı altına alınan, kapatılan ya da daraltılan alanlar karşısında ne yapacağız? Teslim edecek miyiz? Faaliyette bulunmak için bize bırakılan alanları nasıl kullanacağız? Çalışmalarımızı başımızı belaya sokmayacak konu ve gündemlerle mi sınırlayacağız? Tamamen kapıya kilidi vurma ya da artık siyasi çalışmalar yapmama –oto-sansür- ikilemiyle karşılaştığımızda ne yapacağız? Yüz yüze kaldıkları olağanüstü koşullarla teslim olanları suçlayamam. Etiyopya’daki büromuzu kapatma kararı almak bizim için zorluydu. Mısır ve diğer bölgelerdeki çalışmalarımızı yürütmek giderek daha zor oluyor.

Küresel gelişmeler bize haklarımızı korumak ve yeniden kazanmak için gelecekte mücadeleyi sürdürmek zorunda olduğumuzu söylüyor. Hükümetler bizi bölmek için “iyi” ve “kötü” çocuklar olarak ikiye ayıracaklar. Bunun olmasına izin veremeyiz, çünkü birbirimizle dayanışmaya son vermemiz bizi yalnızca zayıflatır. Birbirimizle dayanışma içinde olmalı ve temel haklarımızı geri kazanmak için birlikte hareket etmeliyiz. Açıkça savunduğumuz ve mücadele yürüttüğümüz temel haklar ve demokratik değerlerden ödün vererek ya da oto- sansür uygulayarak kendimizi koruyacağımıza inanmak hatasında bulunmamalıyız. Tabii ki, hepimizin günlük çalışmalarımızda nasıl en etkili ve daha önemlisi en güvende olacağımıza dair akıllı seçimler yapmaya ihtiyacımız var. Ancak siyasallaşmadan ve dayanışmadan uzaklaşmanın bizi ele geçirmesine izin verirsek, sivil toplum aktörleri olarak meşruiyetimizi yitiririz.

STK’lar ve sivil toplum örgütleri olarak çok taraflı siyasi süreçlere- İklim değişimi müzakereleri ya da Gündem 2030 gibi-  üzerinde uzlaşılmış uluslararası standartların yerine getirilmesi için baş gözlemciler ve yürütücüler olarak çağrılmaya devam ediyoruz. Gözlemci olarak bu rolü kullanmak ve yerine getirmek zorunda olduğumuza inanıyorum ve çekinmeden konuşmalıyız- hükümetlerimizi hesap verebilir kılmak, kamusal tartışmayı teşvik etmek ve yerleşik düzene alternatifler önermeyi sürdürmek konularında. Ayrıca bizatihi daralan alanlar konusunu da siyasi gündemde tutmalıyız: Sivil alanların daralmasına karşı savaşmak hakları geri almakla ilgilidir- insan hakları ve yurttaş hakları. Bunlar vazgeçilmez haklardır, bunlar uluslararası hukukla bağlıdırlar, bunlar ortak etik standartlardır ve hükümetlerimize durmadan bunu hatırlatmalıyız.

Bugün burada başlatılacak olan Yurttaşlık Sözleşmesi tam olarak bununla ilgilidir: İfade özgürlüğü, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü haklarımızı geri kazanmak ve hükümetlerden bağımsız sivil toplumun engellenmeksizin çalışabileceği alanların korunmasını talep etmek. Hükümetlerin eleştirel ve katılımcı yurttaş faaliyetlerini sonlandırma peşinde olduğu bu süreçte birbirimizle dayanışma içinde olmalı, alanlarımızı yeniden kazanmayı siyasi gündemimize almak için çaba harcamalıyız.

Bu konuşma 26 Ekim 2016'da Berlin'de yapıldı. 
"Squeezed - Sivil Toplum Alanları" adlı dosyamızda daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

Ilgili içerik

  • Egemenlik kisvesi altında otoriter baskı

    Mısır ve Rusya gibi ülkelerde sivil toplum hareketlerinin baskılanmasına, “devlet egemenliğinin korunması” ve “ademi müdahale ilkesi” gerekçe gösteriliyor. Hoşa gitmeyen eleştirinin susturulduğu yerde, aktivistlerin her tür dayanışma ve desteğimize ihtiyacı var

0 Comments

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle