KCK davaları ve yargı

KCK davaları ve yargı

PDF

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu terör eylemlerini; “insan haklarını, temel özgürlükleri ve demokrasiyi yıkma amacı güden, Devletlerin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit eden, meşru olarak kurulmuş Hükümetleri istikrarsızlığa uğratan, çoğulcu sivil toplumu tehlikeye atan ve Devletlerin ekonomik ve sosyal kalkınması üzerinde olumsuz sonuçlar doğuran faaliyetler” (17.12.1999, Karar No. 54/164) olarak tanımlamıştır.

Terör eylemlerinin faili, düzenleyicisi ve maddi destekçisi olduğundan şüphelenilen kişilerin mahkeme önüne çıkartılması bütün devletlerin yükümlülüğüdür (12 Eylül 2001 BM Güvenlik Konseyi’nin 1368 sayılı kararı). Güvenlik Konseyi, bu amaçla devletleri acilen işbirliğine çağırmıştır. Bu çağrı gereği Devletler terörü yaratan nedenleri ortadan kaldırmak için çaba göstermelidir.

Devletlerin asli görevinin, kendi halklarını “olası terör eylemlerine karşı korumak olduğunu” vurgulayan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 11 Temmuz 2002 tarihli 804. toplantısında kabul edilen “İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Hakkındaki İlkeler” hakkındaki tavsiye kararı, terörle mücadelede önemli bir belgedir.

Parlamenter Asamble, “Terör Karşısında Demokrasiler” konulu 26 Eylül 2001 ve 1258 sayılı kararında Devletlere “dünyada tüm insanlar için demokrasi, adalet, insan hakları ve refahı güvence altına almaya yönelik olarak ekonomik, sosyal ve siyasi politikalar izleme doğrultusundaki kararlıklarını yineleme ve pekiştirme” çağrısında bulunmuştur.

Türkiye’de, çözülemeyen Kürt sorunu, en çok ölümlerin yaşandığı bir ülke olarak terörün önlenmesinde, barışın sağlanmasında herkesin ve hepimizin sorumluluğu olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

15 Ocak 2010 tarihinde dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” kapsamında yürütülen “Demokratikleşme” çalışmalarıyla ilgili bir basın toplantısı düzenlemişti1. Bu basın toplantısında satır başlarıyla yaptığı bazı hatırlatmalar vardı. Bunları satır başlarıyla şöyle özetlemek mümkündür:

• Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin yakınlarıyla anadillerinde görüşmesine imkân sağlayan yönetmelik yürürlüğe girmiştir.

• Farklı dil ve lehçelerde yayın yapan devlet televizyonu TRT 6 yayına başlamıştır.

• Üniversiteler bünyesinde farklı dil ve lehçelerde Enstitü Araştırma Merkezi Kurulması yönünde YÖK’ün kararları çerçevesinde “Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü” kuruldu.

• Terörle mücadeleyi aksatmayacak şekilde, vatandaşların günlük yaşamlarının normalleşmesini sağlayacak adımlar atılmaktadır. Yol kontrollerinin azaltılması ve yayla yasaklarının asgari seviyeye indirilmesi için tedbirler alınmıştır.

• Bütün bu amaçlarla “Türkiye İnsan Hakları Kurumu” ile “Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu” ile “Bağımsız Kolluk Gözetim Komisyonu” kurulmasının ve ayrıca “İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi’nin İhtiyari Protokolü’nün onaylanması ve öngördüğü ulusal mekanizmanın da kurulması”nın2 hedeflendiği aynı basın toplantısında değinilen konulardır.

Atalay tarafından yapılan açıklamaya göre, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi kapsamında yürütülen çalışmaların iki temel hedefi vardı: Birincisi, terörün sona erdirilmesi, diğeri ise demokrasi standardının yükseltilmesi ile temel hak ve özgürlüklerin alanının genişletilmesiydi.

Atalay, “Bu iki hedefin gerçekleşmesi halinde, tarih boyunca kader birliği yapmış olan milletimizin tüm fertleriyle daha huzurlu, güvenli ve özgür bir ülkede yaşayacağı açıktır. Bu hedeflerin gerçekleşmesi halinde hepimiz ama hepimiz bu ülkede çok daha iyi şartlarda refah içinde kardeşçe yaşayacağız” demişti. Aynı zamanda 13 Kasım 2009 tarihinde TBMM’de, “Demokratik Açılım” projesinin kısa, orta ve uzun vadeli adımlarının açıklandığına değinerek, bu oturumu “tarihi bir oturum” olarak nitelendirilmişti.

Atalay konuşmasında, terörle mücadele ile demokratikleşme çerçevesinde demokrasi, insan hakları standartlarını yakalamaya yönelik kısa, orta ve uzun vadeli tedbirleri almaya devam edeceklerini açıklamıştı. Demokratikleşmenin toplumun bütün kesimlerini kapsadığı zaman başarılı olacağına inandıkları için alınacak tedbirler ülkenin belli bir bölgesini değil, tamamını rahatlatacaktı. Hatta Atalay, “Bu nedenle demokratik açılımın sloganı ‘Herkes için daha fazla özgürlük’tür. Biz herkes için daha fazla hak, daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi diyoruz. Bu, Türkiye’yi zayıflatmaz, tersine güçlendirir” demişti.

Aynı gün, TBMM’de görüşlerini Demokratik Toplum Partisi (DTP) adına açıklayan Ahmet Türk ise hükümetin “Kürt açılımı” adıyla başlattığı, sonunda da “Millî Birlik Projesi” adında karar kıldığı sürecin çözümden uzak olduğunu ifade etmişti. Önerisi ise Kürt sorunun çözümü için ekonomik ve siyasi boyutlarıyla inceleme yaparak çözüm üretecek şekilde TBMM’de bütün partilerin temsil edileceği bir komisyon kurulması olmuştu.

Türkiye kamuoyunun Kürt sorunuyla ilgili yaşanan bütün gerçekleri bilmeye hakkı olduğunu ifade eden Türk, gerçekleri bilmeden kamuoyunun süreci desteklemesini beklemenin hayalcilik olduğunu söyleyerek TBMM’de kurulacak komisyondan demokratik çözüm önerileri beklediklerini anlatmıştı. Eğer bu süreç iyi işletilirse, kazananın Türkiye olacağına işaret eden Türk, “Türkiye’nin demokratikleşmesi, Ortadoğu’da barışın ve demokrasinin gelişmesinin önünü açar. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, bölgesinde demokratikleşmeye öncülük eder. Hem Türkiye hem de Ortadoğu’da yaşanan insanlık dışı acılar ortadan kalkar. Türkiye’nin demokratikleşmesi demek Ortadoğu’nun demokratikleşmesi demek olur” demişti3.

14 Nisan 2009’da 53 kişinin Diyarbakır’da gözaltına alınmasıyla dikkat çeken süreç bugün KCK davaları olarak Türkiye kamuoyunun gündemindedir.

Bu gözaltılardan yedi ay sonra TBMM’de yapılan konuşmalar ve demokratik açılım süreci, hiç kimseye daha fazla özgürlük getirmedi. Aksine davalar çoğaldı, tutuklu sayısı arttı ve KCK davaları Türkiye’nin gündemini etkilemeye devam ediyor.

Diyarbakır’da görülen KCK davası dışında Adana, Erzurum, Van, İzmir’de de benzer davalar vardır ve sürmektedir.

Diyarbakır’dan sonra en dikkat çekici olanı, İstanbul’da devam eden üç ayrı KCK davasıdır.

Bu davaların en önemli özelliği ise haklarında soruşturma başlatılan ya da sürdürülen ve bütün bu davalarda yargılanan kişilerin çoğunluğunun DTP ya da sonrasında kurulmuş olan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) yöneticileri, üyeleri, belediye başkanları veya bu çevrelerden olmasıdır.

Soruşturmalar ile devam eden davalardaki olayların bir kısmı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, dernek, sendika, oda, siyasi partilerde örgütlenme veya siyasi parti çalışmaları, yerel seçimlere katılmak, aday olmak, seçilmek, yerel yönetimlerde faaliyette bulunmak, toplantı ve gösteri yürüyüşü, dilekçe gibi siyasi ve medeni hakların kullanımlarıyla çok yakın ilişkilidir.

Bu yazının ana konusu ise KCK davaları hakkında bilgi verilmesi, hukuki durumunun tespiti ve anlaşılabilir olmasına yardımcı olabilmektir.

Bu yazının amacı Kürt sorunu nasıl çözülebilir, sorusunun yanıtını aramak değildir.

Ama açılan, devam eden KCK davalarını ve ceza adalet sistemini bu davaları açan iddianamelerde öne sürülen suçlamalarla birlikte düşünmektir.

İddianamelerin benzerlikleri ve KCK

Aslında 6352 sayılı Kanun’la Değişik Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan çıkarılarak yürürlükten kaldırılan CMK 250. Maddesi ile Yetkili Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından 5 Temmuz 2012 tarihinden önce hazırlanmış olan iddianamelerin çoğunluğu birbirine benzer özellikler ve tekrarlar içermektedir.

Kamuoyunda bilinen Ergenekon, Balyoz gibi davaların sayfalar dolusu uzun iddianameleri yüzünden birçok hukuki sorun yaşanmıştır. KCK hakkındaki çok sayfalı, uzun, birbirine benzeyen iddianameler ile birçok sanık suçlanmakta ve yargılanmaktadır. Bu uygulamanın bir örneğini CMK’nin 250. Maddesi ile Yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanmış olan 19 Mart 2012 tarihli ve 2012/59 Esas nolu iddianamede görmek mümkündür. Bu iddianame ile açılan dava, “İstanbul KCK ana davası” olarak anılmaktadır.

İddianamenin iddiasına göre, “Türkiye’de PKK’nın kontrolünde KCK Türkiye Meclisi, İran’da Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Irak’ta Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK) ve Suriye’de Demokratik Birlik Partisi (PYD)’den oluşan dörtlü bir uluslararası proje…” ve “bağımsız bir devlet yapılanması” hedeflenmektedir (Sayfa 70).

İddianame bu hedefin, bir başka deyişle KCK adı altındaki “bu yapılanmalardan her birinin”, “bulunduğu ülkede” yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de bir “görevi” vardır.

İddianame KCK’ye yüklenen bu görevin ne olduğu şöyle açıklamaktadır: “…birleşik bağımsız Kürdistan isimli yapılanmanın zeminini oluşturma görevi üstlendiği, PKK terör örgütü içerisinde yabancı ülke vatandaşlarının bulunmasının bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiği, yürütülen faaliyetlerin önce özerk bir yapılanma, nihai olarak da Kürdistan isimli dört ülkenin topraklarının içerisinde olduğu bir devlet yapılanmasını” hedeflenmektedir.

Niçin sürekli isim değişikliğine gidildiği iddianamede şöyle açıklanmaktadır: “…terör örgütü PKK’nın 30 yılı aşkın süredir sürdürdüğü terör faaliyetlerinin zaman zaman çıkmaza girmesi üzerine isim değişikliğine gidilmiştir. Bu nedenle de KADEK, KONGRA-GEL ve benzeri isimlendirmelere gidilmiştir.” “KCK ve Demokratik Toplum Kongresi isimli yapılanmaların birer siyasi hareket oldukları”, “ve ülkenin fiilen bölünmesi sürecini başlatan KCK ve DTK’nın bu suretle meşruiyetini sağlama gayreti içerisine girdiği” ve sonuç olarak PKK ile KCK’nın aynı yapılanmalar olduğunu bu yüzden de örgütten bahsederken “PKK/KCK terör örgütü” şeklinde isimlendirmeye gidildiği iddianamenin tespitidir.

Bu davanın iddianamesinin 69. sayfasından itibaren PKK/KCK tarihçesi yazılmıştır. İddianamede yapılan eylemlerin açıklaması, iddianamenin 550. Sayfasına kadar sürmektedir. Daha sonra tek tek sanıklar ele alınmış ve suçlamalara yer verilmiştir. Suçlamalar iddianamenin 2073. sayfasında tamamlanmıştır.

İddianamede yazılı olan şekliyle; PKK/KCK terör örgütü, 16-22 Mayıs 2007 tarihlerinde 213 örgüt mensubunun katılımı ile “5. Genel Kurul Toplantısı”nı gerçekleştirmiş ve söz konusu genel kurul sonrası Kürdistan Demokratik Konfedaralizmi/Koma Komelan Kürdistan (KKK) adını Koma Civaken Kurdistan/Kürdistan Demokratik Topluluğu (KCK) olarak değiştirmiştir.

Daha sonra da Türkiye içerisindeki faaliyetlerini de Koma Civaken Kürdistan/Türkiye Meclisi (KCK/TM) olarak yürütmeye karar vermiştir. “KCK/TM organizesinde 12-13 Ocak 2008 tarihlerinde Diyarbakır’da gerçekleştirilen ve örgüt yanlısı basın-yayın organlarına ‘Demokratik Halk Meclisi Konferansı’ olarak yansıyan toplantı neticesinde, ‘Demokratik Toplum Sözleşmesi’ adlı örgütsel bir metin onaylanmıştır.”

“Terör örgütünün anayasası niteliğinde olan ‘KCK Sözleşmesi’ esas alınarak hazırlanan metinde KCK/TM yapısının ‘Türkiye ve Kuzey Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi’ olarak adlandırıldığı” iddianamenin tarihsel gelişim bölümünde yer almaktadır.

İddianamenin iddialarına göre, yapılan tespitler bazı ana başlıklar altında toplanarak aşağıdaki gibi özetlenebilir:

* Son dönemde terör örgütü, “KCK” olarak adlandırılmaktadır.

* Türkiye-Irak-Suriye-İran topraklarını içeren bir yapılanma modelini benimsemiştir. Terör örgütü Türkiye’de faaliyetlerini KCK/TM yapılanması aracılığıyla sürdürmektedir.

* KCK, terör örgütü PKK/KCK’nin ana/üst çatı yapılanmasıdır.

* KCK’nin yapılanması, sisteminin işletilme biçimi ve organlarının rolleri gibi hususlar 14 bölümden oluşan KCK Sözleşmesi’nde detaylıca ele alınmıştır.

* Türkiye’de “topyekûn savunma” olarak adlandırdığı strateji üzerinden faaliyetlerini yürütmeyi hedeflemektedir.

* Son dönem stratejisi ise “31 Mayıs 2010 itibariyle başlayan, örgüt tarafından ‘Kürtlerin varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama dönemi’ olarak nitelendirilen, ‘toplumsal inşa çalışmalarına dayanan, silahlı ve siyasi yönleri bulunan’, esas dayanak noktasını ise demokratik özerkliğin teşkil ettiği bir stratejidir.”

* Bu kapsamda örgüt, şiddet eylemlerine, kitlesel eylemlere ve siyasallaşma faaliyetlerine hız vermiş, topyekûn bir varlık-yokluk mücadelesi başlatmıştır.

İstanbul KCK ana davasının iddianamesinde “Siyaset Akademileri”ne özel önem verilmiştir. İddianamede “Siyaset Akademileri”nin ne olduğunu, işlevleri ve amacını satır başlarıyla şöyle açıklanmaktadır:

“Siyaset Akademileri terör örgütünün siyasi alandaki faaliyetlerinin arttırılmasına, örgütün ideolojisine ve amaçlarına paralel siyasetin canlandırılmasına yaramaktadır. Aynı zamanda örgütsel ideoloji çerçevesinde eğitilecek ve yetiştirilecek kadroların dalgalar halinde topluma yayılması bu akademilerle gerçekleştirilecektir. Bu sayede yeni bir toplum inşa edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç Siyaset Akademileri adı altında örgütsel eğitim merkezleri kurulması ile mümkün olacağı için farklı illerde çeşitli adlarla Siyaset Akademileri adlı merkezler açılmıştır.”

İddianameye göre, KCK toplantılarında Mısır’da Tahrir Meydanı’nda halk ayaklanması ile yönetimin devrilmesi örnek olarak gösterilmektedir. Diyarbakır’ın da Tahrir’e çevrilmesinin istendiği iddia edilmektedir. İşte bu halka inme ve halk ayaklanması ile devleti bölme projesinin sacayakları da KCK, DTK ve Siyaset Akademileri’dir.

Mayıs 2007’den itibaren örgüt, “Birleşik Bağımsız Kürdistan” hedefine ulaşmak amacıyla KCK yapılanmasını oluşturmuştur. Temel dayanağını KCK Sözleşmesi’nden alan bu yapılanma, Önderliğin (örgüt lideri Abdullah Öcalan) başkanlığında, yasama, yürütme ve yargı unsurlarını içinde barındıran bir birleşik devlet yapılanma modelini ifade etmektedir.

İddianamenin 2388. sayfası ile 2399. sayfalar arasında da “SONUÇ OLARAK” başlığı altında KCK, Siyaset Akademisi ve DTK hakkındaki yorumlarla suçlamaların tümü özetlenmiştir.

KCK davaları ve yargılananlar

İddianamelere ve açılan davalara göre KCK davalarında kaç kişinin yargılandığının tespiti belki mümkün olabilir ama yanıltıcı olur. Açılan davalarla birleşen bazı davalar da dikkate alınacak olursa, yargılanan kişilerin Türkiye genelinde tam sayısını tespit etmek zordur. BDP Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın yargılanan kişi sayısı hakkındaki soru önergesini, Adalet Bakanı Sadullah Ergin yanıtladı. Bu yanıta göre, 14 Nisan 2009 tarihinde başlayan KCK soruşturmaları kapsamında süren 113 kamu davası var. Bu davalarda 992’si tutuklu olmak üzere 2 bin 146 kişi yargılanıyor. Ergin tarafından verilen bilgiye göre, bu davalarda yargılananların 274’ü muhtar, siyasi parti il ve ilçe başkanı, belediye meclis üyesi ve milletvekillerinden oluşuyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Malatya, Erzurum, Diyarbakır ve Van Cumhuriyet Başsavcılıklarıyla yapılan yazışmalarla elde edilen bilgilere dayalı olarak yapılan Adalet Bakanlığı’nın soru önergesine yanıtı günlük basında yer aldı4.

Ama iddianameler dikkate alınarak Diyarbakır’da ve İstanbul’da süren davalarda yanılma payı da dâhil olmak üzere yargılanan sanık sayısını tespit etmek mümkündür.

14 Nisan 2009 tarihinde başlatılan soruşturma sonrasında KCK hakkında açılan ilk dava Diyarbakır’da devam eden davadır. 7587 sayfadan oluşan 9 Haziran 2010 tarihli iddianame ile (İddianame no: 2010/1072) 151 kişi hakkında dava açılmıştır.

İstanbul’daki BDP il ve ilçe yöneticileri ile Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu, Ayşe Berktay gibi bilinen isimlerin yargılandığı birinci davanın 19 Mart 2012 tarihli (İddianame no: 2012/123) iddianamesine göre, 193 kişi hakkında dava açılmış bulunuyor. Bu davanın iddianamesi 2 bin 401 sayfadan ibaret.

Bu davanın ilk duruşması 2 Temmuz 2012 tarihinde görülmüştür. Silivri’de kurulu olan mahkemede dava, 13 Temmuz 2012 tarihine kadar devam etmiştir. Bir kısım sanıklar iddianamenin okunmasını istediği için yapılan duruşmalarda okunmaya devam ediliyor. Kürtçe kimlik verme ve savunma yapma talepleri reddedildi. 13 Temmuz 2012 tarihli oturuma kadar iddianamenin 352. sayfasına kadar okunmuş durumda. 13 Temmuz 2012 tarihinde yapılan duruşmada, aralarında Prof. Ersanlı da dahil olmak üzere 16 kişinin tutukluluk hali kaldırılarak tahliyesine karar verildi. Bu davanın duruşmalarına 1 Ekim - 9 Ekim 2012 tarihlerinde yine devam edilecek.

Kamuoyunda “İstanbul KCK Avukatlar” olarak bilinen ikinci davanın 03 Nisan 2012 tarihli iddianamesine göre (İddianame no: 2012/168) 50 kişi hakkında ceza davası açılmış durumda. İddianame 891 sayfa. Bu davanın duruşması 16, 17 ve 18 Temmuz 2012 tarihlerinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde görüldü. Davada iddianame özetlenerek okundu. Kürtçe savunma talepleri reddedildi. Mahkeme bazı sanıkların tahliyesine karar verdi. Davanın duruşmaları Kasım ayına ertelendi. Salon yetersizliği nedeniyle duruşmalar Silivri’de görülecek.

Yine kamuoyunda “gazeteciler hakkındaki KCK davası” olarak bilinen üçüncü davanın 27 Nisan 2012 tarihli iddianamesine göre 44 kişi hakkında açılan ceza davasının ilk duruşması, Eylül ayında yapılacak. Bu davanın İddianamesi ise 800 sayfadan oluşuyor.

Bu durumda Diyarbakır’da devam eden ceza, İstanbul KCK ana davası, ikincisi avukatlarla ve gazetecilerin bulunduğu üçüncüsü dikkate alınacak olursa, bu dört davada toplam 438 kişi hakkında açılmış olan ceza davaları sürüyor. Sanıklar hakkında dava açan dört ayrı iddianamenin sayfa sayısı toplamı, 11 bin 679’dur.

2 bin 146 kişinin yargılanması olağan mıdır

Sayın Ergin’in açıklaması dikkate alındığında, sadece İstanbul’da 438 kişi hakkında ceza davası vardır. Bu istatistikî veriler nedeniyle endişe verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmeliyiz. Kimse “suç işleyen kişiler hakkında dava açılmasın veya cezalandırılmasın” diyemez. Beklenen, adaletli ve hukuka uygun yargılamadır. Kuşkusuz yargının otoritesi bakımından her ceza davasının sonuçlanması ve hatta adil yargılanma hakkının gereği kısa sürede sonuçlanması beklenir.

Hayatın kendi pratiğinde KCK operasyonları ile soruşturmalarında gözaltına alınmalar, tutuklamalar ve yargılamalar birdenbire olağan karşılanmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak olağanüstü yargılamaların içselleştirilmesi, benimsenmesi süreci yaşanmıştır ve bu süreç devam ediyor ki asıl bu durum düşündürücüdür. “Demokratik Açılım” adlı açılımlar veya “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” gibi politik önerilerle açılan ceza davaları birlikte düşünüldüğünde, yasama ve yürütme ile yargı arasında çelişkiler ortaya çıkmaktadır. Uygulamada karşılaşılan bu çelişkiler, siyaset ile hukuka olan güveni sarsmakta ve siyasi çözümlerin samimiyetleri sorgulanmaktadır.

Aslında ceza davalarının çokluğu veya uzun iddianameler, uzun tutukluluk hallerinin yarattığı sorunlar üzerinden demokrasi tartışması yapılmamalıdır. Demokratik hukuk devleti ilkelerinin uygulandığı ülkelerin gündemlerinde bu tür sorunlar yer almaz. Ülkemizde eğer ortaya çıkan bu sorunların çözümünü istiyorsak, demokrasinin araç olarak kullanılması gerekir. Çünkü insan araç değil, amaçtır. Yargılama makamlarının, mahkemelerin terör sorununu çözmek gibi bir görevleri yoktur. Mahkemeler yargılama yapar. İşlenmiş suç varsa, saptar ve ceza verir. Bu nedenle yasa, yürütme organları ve/veya siyasetçiler tarafından başka bir görevi varmış gibi görülmesi yargıda sorunlar yaratır. Dolayısıyla bu soruları çözmek için ürettiğiniz her türlü yasal düzenleme, başka sorunlar çıkmasına neden olur. Sonuç olarak, olağanüstü dönemlerin yargılamalarını sürdürmek çözüm değil, sorun yaratır. Yasalarla olağanüstü yetkilerin ve görevlerin aratıldığı bir hukuki düzen olağan değildir.

Ceza hukukundan ne beklenir

Ceza hukukuna nasıl bakıyorsunuz? Tercihiniz nedir? Ceza hukuku hakkında bir felsefeye sahip misiniz? Tüm bu soruları yanıtlamak ve cesur olmak zorundasınız.

Türk ceza hukuku “panik mevzuatına” geri dönüşü yaşıyor. Herkes, hukuk üzerine demeçler veriyor. Yargılamalar bütün hayatımıza egemen oldu. Şimdi artık “silahlı terör örgütü kurmak ve üye olmak” ve/veya “terör örgütüne yardım yataklık” gibi suçların konuşulmasına geçildi.

Herkes “taraf” gibi davranıyor ama asıl önemli olan hukuktan ve adaletten yana taraf olmaktır. Vicdanlı olmaktır. Artık herkesin hukuku ve yargılaması var. Davaların artık “adı” var ve bununla anılıyor. Sonuç olarak Türkiye’nin ceza hukuku sistemi “bertaraf” olmak üzere ve sürekli artan sorunlarla uğraşıyor.

Kısacası, Ceza Muhakemesi Kanunu ile kabul edilen “tutukluluk hali”, adaletli işleyen bir müessese gibi çalışmamakta ve sürekli tutukluluk yapan bir mekanizma gibi işlediği için özgürlüklerin kısıtlanması, adil yargılanma hakkı gibi sorunlar, toplumu derinden etkilemeye devam ediyor.

Önce kanuna uygun “sorun” yaratılmaktadır. Sonra yaratılan sorunun çözümü için yasa yapılmaktadır. Bu çare “demokrasi” adına bulunduğu için aslında sorun çözülüyormuş gibi yapılmaktadır. Daha sonra da çözüm olarak bulunan “kanun değişiklikleri” ile yaratılan yeni sorunlar üzerinden “siyasetler” sürdürülüyor. Bunun son örneği 2 Temmuz 2012 tarihinde kabul tarihli 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”dur. Bu kanun 5 Temmuz 2012 tarihinde 28344 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği sırada İstanbul Ana KCK davasının duruşmaları devam ediyordu. Henüz ikinci dava olan avukatların yargılanmasına başlanmamıştı.

6352 sayılı Kanuna göre, tutukluluk halinin devamı için gerekçe yazılması aranacaktı. Bu gerekçeler arasında kişiye yüklenen suçlama ile eylemi arasında somut olgulara dayalı gerekçeler aranacaktı. Kuvvetli suç şüphesi tutuklama için gerekli kabul ediliyordu. Tutuklama yerine adli kontrol tedbirlerinin uygulanması, yasa koyucunun iradesiydi. Artık tutuklama yerine adli kontrol kararı verebilmek için eski düzenlemedeki ceza süresi kaldırılmıştı. Tüm tutuklama kararı yerine, adli kontrol kararı vermek mümkün hale gelmişti.

KCK davaları Silivri Cezaevi yanında kurulu, tutanaklara geçtiği biçimiyle söylemek gerekirse, “müstakil girişi” bulunan Özel Görevli Mahkeme’de sürerken yine Silivri’de kurulu başka mahkemelerde Ergenekon ve Balyoz davaları devam ediyordu.

2 Temmuz-13 Temmuz 2012 tarihlerinde yapılan KCK ana davası sürerken 6352 sayılı Kanun’un kabulü tutukluluk hallerinin sona ermesi için “umut” yarattı. Bu kanuna göre, göreve devam eden ağır ceza mahkemesinin görevinin sona erdiği, yok hükmünde olduğu, geçici madde ile getirilen göreve devamın Anayasa’ya aykırı olduğu öne sürüldü ama talepler reddedildi. İnsanların “tutuklulukları” üzerine kurulu bir yargı sisteminde, onların “özgürlükleri” üzerinden politika yapılan ülkede yaşamak, herkesin hayatını etkiler.

Artık “korkular” üreten, herkese gözdağı veren, vicdanı olmayan bir hukuk sistemi üzerinden yaratılan sorunlar, toplumda gerginlik ve panik yaratıyor. Adalet ve hukuk arayışı, vicdanları kanatıyor.

Oysa çok basit çözümler üretebiliriz. Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler, BM Genel Kurulu tarafından 1985 yılında onaylandı. Kaynağı Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’dir. Bu temel ilkeler, kanun önünde eşitlik, masumluk karinesi ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil, aleni olarak yargılanma hakkını içermektedir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmeleri (ikiz sözleşmeler), bu hakların kullanılmasını güvence altına alır. Sadece Türkiye’de değil, dünya üzerinde bu ilkelerin hayata geçirilememesi yüzünden yargı ile yargının bağımsızlığı, yargının tarafsızlığı, temel insan hakları ve özgürlüklerinin korunması kavramları arasında ne yazık ki uçurumlar vardır. Bu uçurumların kapatılması, yenilerinin yaratılmasını önlemek için Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler hayata geçirilmeli ve pratikte uygulanmalıdır.

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’den (5) numaralı ilkeye göre, “Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir.”

Ceza hukukunun amacı, kişilerin barış içinde ve güvenli olarak beraber yaşamasını sağlamaktır. İnsanlar ile toplumun hukuki değerlerini, daha hafif veya daha başka hukuki ve sosyal-politik tedbirlerle korumanızın mümkün olmadığı durumlarda, vatandaşlarınızı korumak için ceza hukukuna başvurabilirsiniz. Çünkü ceza hukuku, diğer hukuksal düzenlemelerin yetersiz kaldığı durumlarda kendisine başvurulması gereken son sıradaki hukuktur. Toplumsal düzendeki her aksiliği, her bozulmayı ceza yaptırımıyla gidermek, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu yüzden, ceza hukuku, cezalandırma hukuku değildir ve olmamalıdır. Ceza hukuku, bireyin temel haklarını ve hakkını korumalıdır. Yasaları üreten yasama organı, insan haklarını ihlal eden suçlar yaratamaz. İfade, örgütlenme gibi özgürlükler, politik yaşama katılmak gibi haklar kullanılmak için vardır, kısıtlanmak için değil. Bu yüzden ceza hukuku ve cezalandırma son çare (ultima ratio) olmalıdır. Ceza hukuku ve cezalandırma ilk çare (solo ratio) değildir.

İşte KCK davalarının ve soruşturmalarının bu süzgeçten geçirilmesi gerekir. Bir toplumun “yasa düzenine” değil de “etik temelli hukuk düzenine” kavuşmasında toplum bireylerinin özne olabilmesi temel koşuludur. O yüzden insanı araçsallaştırmayan bir kamu düzenine kavuşmak için insan özne olarak kabul edilmeli ve araçsallaştırılmamalıdır. Amaç, insan olmalıdır.

Bu yüzden KCK davalarının sanığı olan insanlarla olan yargının ilişkisi, hatta adalet ve hukuk bu bakış açısı içinde düşünülmelidir.

KCK davaları aslında BDP’nin kapatılması davası mıdır

İstanbul KCK Ana Dava iddianamesinden anlaşıldığına göre, “KCK” ya da terör örgütü lehine faaliyette bulunduğu ihbarı alınan kişilerin iletişimlerinin dinlenilmesi yolu seçilmiştir. Yine iddianameye göre, “Terör örgütünün üst yapılanması olan KCK/TM’nin İstanbul İl Yürütmesi tarafından BDP İstanbul İl ve İlçe Başkanlığı binalarında toplantılar yapıldığı ve bu toplantılara örgütün İstanbul’daki üst düzey yöneticileri ile örgütü sevk ve idare eden çekirdek kadronun katıldığının öğrenilmesi üzerine mahkeme kararıyla ortam dinlemesi yapıldığı... “ ve bu yolla delil toplandığı belirtilmektedir.

İstanbul Ana KCK davasını açan iddianamenin son sayfasında dikkat çekici bir bilgi yazılıdır: “PKK/KCK terör örgütü ile BDP arasındaki organsal bağlılığı ve hedef birliğini açıkça ortaya koymaktadır. Kaldı ki Siyaset Akademileri’nin BDP’nin tüzel kişiliği altında açılarak terör örgütünün eğitim kamplarına çevrilmesi dahi bu partiyle terör örgütü arasındaki organsal bağı ortaya koyduğu anlaşılmakla bahse konu partinin hukuksal durumunun takdiri için iddianamenin bir sureti Mahkemece kabulünü müteakiben Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilecektir.”

Bu kararla ortaya çıkabilecek “iki ayrı soruşturma” yöntemi ileride hukuki sorunlara yol açabilir.

Anayasa’nın 68. maddesine göre siyasi partiler önceden izin almadan kurulur.

Anayasa’ya, yasalara uygun olarak faaliyette bulunurlar. BDP siyasi partidir ve TBMM’de yer almaktadır. Vatandaşlar da siyasi parti kurma, usulüne göre partilere girme ve ayrılma hakkına sahiptir. Anayasa’nın 68. maddesindeki bu hükmün yanında siyasi partilerin uyacakları esaslar, Anayasa’nın 69. maddesinde yazılıdır. 68. madeninin 4. fıkrasında siyasi partilerin tüzük ile programlarının ve eylemlerinin ne olabileceği, nelerin yasak olduğu yazılıdır. Siyasi parti faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri, çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur ve bunların uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır. Eğer bir siyasi partinin tüzüğü ve programı Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olduğu tespit edilirse, hakkında temelli kapatma kararı verilir. Bu durumda yargılananlar BDP içinde yer almış olmakla, faaliyet göstermekle, parti binalarına girip çıkmakla, kamuoyuna açık olan veya partinin düzenlediği demokratik toplumsal eylemlerine katılmakla aslında demokratik bir hak kullanmış olmasına rağmen haklarında iddianame düzenlenerek dava açılması hukuki bir çelişki yaratır. Eğer bir siyasi partinin tüzel kişiliğine karşı suçlama öne sürülürse, kişilerin suçlanması gerekmez. Partinin tüzel kişiliğinin sona erdirilmesi ve kapatılması yolunun açılması için kişiler hakkında ceza davası açılmasına neden olunabilecek bir ortam yaratılamaz. Çünkü kanunlara göre kurulmuş ve faaliyet sürdüren bir siyasi partinin böyle bir iddia ile suçlanması karşısında, kişilerin suçlanması hukuka aykırı olur.

Bu sorun mahkemede dile getirildi ama BDP hükmi şahsiyetinin değil sanıkların, yani kişilerin yargılandığı gerekçesiyle davanın Anayasa Mahkemesi’nde görülmesi gerektiği konusundaki talep reddedildi.

Sonuç yerine

KCK yapılanması hakkında açılan ceza davaları üzerinden Kürt sorunu çözülemez.

Dipnot

1. http://www.icisleri.gov.tr/default.icisleri_2.aspx?id=4262.

2. Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Şubat 2011 günü yapılan Genel Kurul toplantısında (23. Dönem 5. Yasama Yılının 70. Birleşimi) “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 203 milletvekilinin katıldığı açık oylama sonucunda 203 oyla kabul edildi. Sözleşmenin 23.02.2011 kabul tarihli 6167 sayılı Onay Kanunu ise 12.03.2011 tarihli 27872 sayılı Resmi gazetede yayımlandı.

3. Dönem 23, Yasama Yılı 4. Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi Cilt: 53 18’inci Birleşim 13 Kasım 2009 Cuma.

4. Radikal. 04.08.2012. KCK Bilançosu, Tarık Işık haberi. (http://m.radikal.com.tr/NewsDetail.aspx?ArticleID=123751&CategoryIDs=1). Milliyet, 04.08.2012, ”Ergin: KCK’dan yargılananların sayısı 2 bin 146”.

0 Yorumlar

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle