“Arap Baharı” ile Ortadoğu’da değişen dış politika dengeleri

“Arap Baharı” ile Ortadoğu’da değişen dış politika dengeleri

 

“Arap Baharı” ile Ortadoğu’da değişen dış politika dengeleri

2010 yılının son ayında Tunus’un o güne dek dünyada pek az kişinin adını duyduğu küçük bir şehrinde gerçekleşen bir olay, Ortadoğu’yu dünya siyaset gündeminin merkezine alışılagelmişten farklı bir şekilde yerleştirdi. Tunus’ta patlayan demokratik değişim fırtınası kısa sürede Arap Ortadoğu’su ve Kuzey Afrika’da devrimci bir kasırgaya dönüştü. O güne dek otoriter rejimlerin dünyadaki tüm değişim dalgalarına karşı koyarak ayakta kalmanın yolunu hep bulduğu bölgede kentli orta sınıfların başını çektiği bir özgürlük ve egemenlik hareketi yerleşik yapıları sarstı, siyasetin niteliğini değiştirdi.
İlk olarak Kuzey Afrika’da rejim değişikliklerine yol açan devrimci hareketler, Tunus ve Mısır’da 10 yıllardır siyaset alanına meşru şekilde çıkmayı bekleyen İslamcı akımları iktidara da taşıdı. Karşı devrimin etkisiyle Yemen, Bahreyn, Ürdün ve bir ölçüde Fas’taki değişim arayışları, kâh baskı kâh rüşvetle akamete uğrasa da bölgenin siyaset çizgisinde kuşkusuz bugüne dek yaşanandan farklı bir geleceğin önü de açıldı.
Bir yanıyla Arap halklarının kendi özgürlük, egemenlik, onur mücadelelerini toplumsal hareketlenme ve barışçı örgütlenme yoluyla yapması, el Kaide’nin temsil ettiği şiddeti kutsayan distopyanın antiteziydi. El Kaide lideri Üsame bin Ladin’in tam da Arap isyanlarının başladığı dönemde Amerikan komandolarınca Pakistan’da öldürülmesi, simgesel olarak Arap dünyasında onun temsil ettiği çizginin iflasını ilan ediyordu.
Diğer yanıyla sömürgecilik döneminden Soğuk Savaş sonrasına kadar, darbeler sonucu oluşan radikal rejimlerin varlığına rağmen bağımlılık ilişkilerini kıramayan bölge ülkeleri, kendi egemenliklerine hâkim olacağı yeni bir döneme başlıyordu. İktidara gelen İslamcı partilerin ülkelerini nasıl ve hangi ilkeler çerçevesinde yöneteceği, özellikle Batı dünyasıyla nasıl bir ilişki kuracağı, bölgesel düzende yeni güç dağılımının nasıl oluşacağı da uzun sürmesi öngörülen geçiş döneminin önemli sorularıydı.
Ortadoğu’daki değişim dalgasının yol açtığı en kanlı ve en karmaşık mücadele, Suriye’de gerçekleşti. Arap milliyetçiliğinin entelektüel, siyasi merkezi olan ve Ortadoğu’daki güç mücadelesinin odağında yer alan bu ülkede rejim kolay pes etmedi. Bölgeden, uluslararası sistemden aldığı desteğin de yardımıyla direndi ve kendi halkına savaş açarak kendisini korumaya çalıştı. Devrimci hareketle karşı devrimin, demokratik ulusal egemenlik arayışlarıyla ulus altı kimlikler üzerinden mezhep temelinde yapılan iktidar mücadelesinin birbirine karıştığı Suriye, bu bakımdan da Arap isyanlarının tüm risk ve potansiyellerini bünyesinde barındırıyordu.
Soğuk Savaş’ın bitmesinden beri üçüncü kez "Türkiye modeli" Batı dünyasının çıkarlarına en uygun çözüm olarak değişimden etkilenecek ülkelerin önüne kondu. Türkiye’nin bu potansiyel rolünün “model” tanımlaması dışında benimsemesi, Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Afrika gezisinde inançlı bir lider olmasına karşın laik devlet yönetiminden yana olduğunu söylemesi, Batı dünyasında olumlu yankılar yaptı. Türkiye’deki iktidar partisi, Kuzey Afrika ülkelerindeki iktidar adayı İslamcı partilerle de yakın ilişki kurdu, onlara örgütlenme ve pratik çözüm üretme konularında yardımcı olmaya çalıştı.
Zaman, özellikle Mısır gibi hayli köklü bir siyasi geleneğe sahip ve Arap dünyasının en önemli ülkesinde bu tür model arayışlarına pek prim verilmeyeceğini, ideolojik yakınlığın siyasi uyum anlamına gelmeyeceğini de gösterdi. Paradoksal olarak ülkemizin çok yararına olacağı ve dış politikasındaki özerk davranma eğilimlerini güçlendireceği varsayılan Arap isyanları sonrasında Türkiye’nin son 10 yılına damgasını vuran dış politika yaklaşımı da ciddi bir darbe aldı. 10 yıllık iktidar döneminde dış politikadaki başarılarını hep ön plana çıkaran, içerideki meşruiyet ve güç birikiminde bunlardan yararlanan AKP hükümeti, özerk hareket alanının daraldığına tanıklık etti.
2011 yılının başında yapılan Büyükelçiler Konferansı’nın açış konuşmasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin çalkantılı uluslararası sistem içindeki yerinin nasıl olması gerektiğini şöyle tarif etmişti: “Bu dönemde ülkemize biçtiğimiz rol, açık bir tabir, yeni bir kavramsallaştırma ile söylemek istiyorum, ‘Akil Ülke’ rolüdür. Dünyada, küresel olaylarda sözü dinlenen, olayları önceden gören, o olaylara karşı tedbir alan, alternatif çözüm üreten akil bir ülke. Çevre bölgelerde daha kriz çıkmadan krizi hissedebilen, hassas ayarlı bir diplomasi ile her an bu ülkelere, bu bölgelere çözümler getirebilen bir ülke.”
Bu iddialı konuşma Tunus’ta Muhammed Buazzizi’nin kendisini yakmasıyla başlayan olaylardan iki hafta sonra, Tunus diktatörü Bin Ali ülkesini terk etmeden 11 gün, Mısır’daki Tahrir Meydanı hareketi başlamadan da üç hafta önce yapılmıştı. Konuşmada ne Tunus, ne Mısır, ne de yıl içinde çarpıcı gelişmelere tanıklık edecek Libya, Suriye, Bahreyn hatta Yemen gibi ülkelerin adı geçiyordu.
Doğrusu 3 Ocak 2011 tarihinde Ortadoğu’da tarihin akışının bu denli keskin bir şekilde değişeceğini öngörmek, belki de mümkün değildi. Olaylar bir kez tarihsel boyutlarını aldığında ise Türkiye, muhafazakâr Arap devletlerinden önce kendisini doğru yerde konumlandırdı. Libya’da, NATO konusunda baştaki falsoya rağmen isyanın yanında yer alarak Fransa’nın Türkiye’yi Batı Akdeniz’den uzak tutma girişimini de atıl bıraktı.
O güne dek İran dahil tüm baskıcı yönetimlerle kardeşçe yaşayan, samimiyeti ilerleten, ekonomik entegrasyon peşinde koşan Ankara’nın dış politikası, bu sarsıcı gelişmelerin ışığında rota değişikliği yaptı. Davutoğlu bu değişikliği, Aralık ayında yapılan bir diğer büyükelçiler toplantısında şu teorik çerçeveyle izah etti: “Tarih akarken arada sırada durup sakin bir şekilde rasyonel bir zeminde ama tarihin bütün ritmini, nabzını tutarak bir müddet durup bakmak ve bakarak tarihi yorumlamak ise sağlam bir duruş gerektirir.”
Bakanın sağlam duruştan kastı, Türkiye’nin 2000’li yılların son dönemine kadar güvenlik/özgürlük dengesinde heyecanla sürdürdüğü özgürlük alanlarını açma iradesiydi. Davutoğlu’na göre, “bu rejimler bizim çok önceden tespit edip vurguladığımız özgürlük/güvenlik dengesini anlayamamışlardı... Kendi halkını tehdit olarak gören ülkelerin, devletlerin atılım gücü kalmaz”.
Reel politikle idealizmi harmanlamaya başlayan ve bu nedenle seçici olarak müstebit rejimlerle arasına mesafe koymaya başlayan Türk dış politikasında, gene Davutoğlu’nun dediği gibi “bizim halkımıza hak olarak gördüğümüz temel haklar adına yani seçme seçilme, fikir özgürlüğü gibi ilkeler ve temel haklar adına ayağa kalkan kardeş halklara sahip” çıkılacaktı.
Arap isyanlarının ardından telaşa kapılan Batı dünyasının ve diğer ileri gelen güçlerin rejimleri değişen ülkelerin geleceğiyle ilgili arayışları ortalığa bir “Türkiye modeli” lafının yayılmasına da yol açtı. Bilen bilmeyen bu konuda yazıp çizdi. Aslında “Türkiye modeli”nden medet umma ilk kez gerçekleşen bir olay da değildi. Sovyetler Birliği dağıldığında, 11 Eylül gerçekleştiğinde de benzer bir arayış, Türkiye’ye yüklenmek istenen böyle bir misyon ortaya çıkmıştı.
Bu sefer aradaki önemli fark 2003 Irak işgalinden itibaren, ABD’nin başarısızlığının da bir neticesi olarak Türkiye’nin geçmişe göre daha rahat hareket edebileceği alanın genişlemiş olmasıydı. Bu ortamda “merkez ülke”, “komşularla sıfır sorun” gibi kavramlarla teçhiz edilen Türk dış politikası, büyük iddialar da taşımaya başlamıştı.
Bu bakımdan belki de Arap isyanlarının en ironik sonuçlarından birisi yukarıda da vurguladığım gibi Türkiye’nin bu manevra alanını daraltması, ABD ile daha fazla yakınlaşmasını zorlaması ve etrafındaki gelişmeleri etkileme gücünün sınırlarını fazlasıyla faş etmesiydi. Burada da örnek olay, kuşkusuz Suriye idi.

1989-1999
Berlin Duvarı çöküp Soğuk Savaş pratikte sona erdiğinde, Türkiye kendisini derin bir stratejik yalnızlık içinde bulmuştu. Dönemin Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Lawrence Eagleburger Türk televizyonunda 32. Gün programında Mehmet Ali Birand ile konuşurken Ankara’nın belki de bundan sonra daha çok Ortadoğu’ya odaklanmasının doğru olacağını, zira aslında Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olmadığını söyleyebiliyordu. Türkiye’nin dış politika ve güvenlik seçkinleri de güvenlik ekseninin zayıflaması, daha doğrusu en önemli varlık nedeninin ortadan kalkmasıyla Türkiye’yi Avrupa’ya bağlayan bağların da iyice gevşeyeceğinden kaygılanıyordu.
Saddam Hüseyin’in 1990 Ağustos’unda Kuveyt’i işgal etmesi, Batılı müttefiklerin stratejik haritayı yeniden keşfetmesine ve Türkiye’yi bir kez daha orada kritik bir konuma yerleştirmesine yol açtı. Ancak, başlangıçta Atlantik İttifakı içinde ciddi bir güven krizi de yaşandı. Almanya bir savaş halinde NATO anlaşmasının 5. maddesi gereği Türkiye’nin yanında yer almaya direndi ve ülkemizin savunması için gerekecek Patriot füzelerini göndermek istemedi. Irak’ı Kuveyt’ten çıkaran Körfez Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği dağıldı. Orta Asya’daki enerji kaynakları bakımından zengin Türk kökenli cumhuriyetlerle Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını kazanması, yepyeni bir stratejik ve kültürel coğrafyanın dünya sistemine açılması sonucunu getirdi.
Bu yeni stratejik harita “Türkiye modeli” tanımlamasının ilk kez gündeme gelmesine yol açtı. Türkiye’nin Müslüman nüfuslu, NATO üyesi, kapitalist, laik ve demokratik bir ülke olması, yeni dönemde, kimliğiyle de coğrafyası ölçüsünde bir değere sahip bulunması anlamına geliyordu. Orta Asya ülkeleri, Türkiye’nin bu sistemik özelliklerini taklit edecek, Ankara ise bu ülkelerin Avrupa kurumlarına entegre edilmesi için yardımcı olacaktı. Bu dönem pek uzun sürmedi. Uzun zaman bir “büyük birader”in baskısını hisseden bu genç ülkeler, yenisini istemediğinden araya mesafe koydu. Kaldı ki Türkiye’nin kapasitesi de bu yükü kaldıracak düzeyde değildi.
Gene de ülkemizin iç politikası açısından hayli sorunlu geçen 1990’larda Yugoslavya’nın kanlı dağılışında Ankara’nın oynadığı rol, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çeşitli barış gücü operasyonlarına başarıyla katılması ve İsrail ile geliştirilen stratejik ilişki, Türkiye’nin ABD stratejik düşüncesinde yeniden önem kazanmasına yol açtı. İşin ilginç tarafı, bu gelişmeler yaşanırken Türk kamuoyunun hatırı sayılır bir bölümü ABD’yi, Kuzey Irak’ta de facto özerk bir Kürt siyasal biriminin kurulmasını kolaylaştırdığı için gerekli, ancak güvenilmez, hatta tehlikeli bir müttefik olarak algılıyordu.
Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın hemen ertesindeki, küreselleşme ve demokratikleşmenin en önemli iki değer olarak sivrildiği bu dönemde asıl meselesi içerideydi. Türk siyaseti demokratik kriterlerini daha üst seviyeye taşımak, idari yapısını yeniden yapılandırmak, hukuk sistemini bireyi öne çıkaran bir anlayışa kavuşturarak liberalleştirmek gibi sorumluluklar taşıyordu. Yazık ki özellikle bu gündemi benimseyen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vakitsiz ölümünün ardından Türkiye’nin yetersiz demokrasisinin muhafızları, hele de Silahlı Kuvvetler, PKK ile sürdürülen düşük yoğunluklu savaşı ve kendi kafalarındaki “şeriat” tehlikesini kullanarak ülkeyi içe döndürdü. Bu içe kapalı, dünyayla kavgalı ve otoriterleşen Türkiye profili, 1999 yılında ABD PKK’nin lideri Abdullah Öcalan’ı Kenya’da Türk istihbarat yetkililerine teslim ettikten sonra gevşemeye başlayacaktı.

2001-2011
Öcalan’ın yakalanması, İran ve Suriye ile 1990’larda bu ülkelerdeki rejimlerin PKK’ye destek vermesi nedeniyle iyice zehirlenen ilişkileri, düzelme yoluna döndürdü. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton Türkiye’yi ziyaret etti ve iki ülke ilişkileri bir “stratejik ortaklık” olarak tanımlanmaya başladı. 1997 sonunda Türkiye’yi dışlayan AB, Almanya’da hükümetin değişmesinin ve yoğun Amerikan çabalarının da etkisiyle Türkiye’ye adaylık statüsünü tanıdı.
Bu gelişmeler yaşanırken dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in yönetiminde Ankara Soğuk Savaş sonrasına uygun, çok boyutlu bir dış politikayı inşa etmeye ve bunun teorik gerekçelerini geliştirmeye başladı. 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte bugünkü Dışişleri Bakanı ve ilk yıllarda Başbakanlık danışmanı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, bu yönelimi derinleştirdi ve kendi teorik yaklaşımlarına uygun kavramları kullanarak geliştirilen siyasetin söylemini kurdu.
Bu arada, Türkiye’nin geleneksel olarak Batıcı olan güvenlik seçkinlerinin bir kısmı, AB sürecinin dayattığı ve ülkemizdeki askeri vesayet rejiminin altını oyacağını bildiği demokratikleşme programından rahatsız olmaya başladı. Bu rahatsızlık Avrasyacı bir stratejik tercihin, giderek bu seçkinler arasında daha görünür hale gelmesi sonucunu doğurdu. Avrasyacı stratejik tercihlerden yana tavır alanların bir kısmı, ileriki yıllarda AKP hükümetlerine yönelik çeşitli komploların içinde yer aldığı iddiasıyla tutuklandı ve halen yargılanıyor.
11 Eylül saldırıları, “Türkiye modeli” söylemini canlandırdı. El Kaide’nin cihatçı projesine karşılık “piyasa yönelimli ekonomisi olan, tüm eksikliklerine rağmen laik bir demokrasi rejimiyle yönetilen, Müslüman nüfuslu NATO üyesi” Türkiye, hayli cazip bir alternatif teşkil ediyordu. AKP’nin iktidara gelmesi, bu modele daha da cazibe kattı. Zira yeni iktidar partisi İslamcı kökenden gelmesine rağmen Türkiye siyasetini askersizleştirme/sivilleştirme yolunda bir hayli mesafe kaydettiren bir demokratik reform programını heyecanla uygulamaya soktu. Kuşkusuz bu adımların atılabilmesi ve başarılı olabilmesinde Türkiye kamuoyunun ezici çoğunluğunun desteklediği AB üyelik sürecinin büyük payı vardı. Bu durumda, 10 yıllık bir gecikmeyle de olsa Türkiye’nin dış politikasıyla, ait olduğu güvenlik camiasının değerleri ve iç politikadaki düzenlemeleri arasında uyum sağlanmaya başlıyordu.
Türkiye’nin baştan itibaren karşı çıktığı, yapılmaması konusunda uyardığı ve sonunda parlamentosunun kararı sonucu bir parçası olmayı reddettiği ABD’nin talihsiz Irak macerası, bölgedeki güç dengesini de alt üst etti. ABD işgalinin Iraklı Şiileri ve Kürtleri iktidara taşımasıyla birlikte, bölgede Sünnilerle Şiiler arasında yüzyıllardır birincinin lehine var olan güç dengesi de değişti.
Bu yeni ve radikal ölçekte değişik stratejik ortamda Türkiye statükoyu veri diye kabul ederek, tüm komşularıyla yoğun angajman politikası gütmeye başladı. Daha önceki dönemlerde filizlenen ekonomik ilişkileri geliştirmek amacıyla vizelerin kaldırılması türünden bir dizi devrimci sayılabilecek gelişmeye öncülük etti. German Marshall Fund için yazdığı bir yazıda analist Ian Lesser, Türkiye’yi çevreleyen koşulları Irak’ın işgali ve bu ülkede yaşanan kanlı mezhepsel iç savaşa rağmen “zararsız bir ortam” olarak değerlendirir. Ortam zararsızdır, zira önemli aktörlerin hiçbiri Türkiye’nin bölge vizyonuna, izlediği siyasete karşı koyacak durumda değildir. Nitekim 2003’ten 2010 yılına kadarki dönemde Ankara’nın Suriye ve İran politikaları Washington’a rağmen yürütülmüştü.
Silahlı Kuvvetler’in dış politika yapımı üzerindeki etkisi azaldıkça, Ankara Cumhuriyet’in kuruluşundan beri beslediği vehimlerden kurtularak, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt siyasal kimliğinin oluşmasından daha az rahatsızlık duymaya başladı. AKP hükümetinin politikaları yükselişte olan Anadolu iş dünyasının iktisadi enerjisini, ticaret ve yeni piyasalara yönelmeye kanalize etti. Böylece, Kemal Kirişci’nin deyimiyle, Türkiye giderek bir “ulusal güvenlik devleti” olmaktan bir “ticaret devleti” olmaya doğru evrildi.
Hem ekonomik alanda hem de siyaset düzeyinde AKP hükümeti, kendi hedeflerine yoğunlaştı ve “merkez ülke” tanımlamasına uygun olarak Türkiye’nin çevresini de dönüştürmeye çalıştı. Balkanlar’da göreli olarak rahat sürdürülen bu çabalar, Kafkaslar’da Ermenistan açılımının Azerbaycan’ın sert tepkisine çarpması nedeniyle akamete uğrarken en çok yoğunlaşılan alan da en dertli bölge sayılabilecek Ortadoğu oldu. Ankara Ortadoğu’da tüm taraflara eşit mesafede yaklaşarak, bölgenin çözülemeyen tüm sorunlarında yapıcı bir taraf olmaya çalıştı. Özellikle nükleer programı nedeniyle Batı ittifakı ile ilişkileri çok ters giden İran ile Batılı müttefiklerinin arasını bulmaya ve bu açmazdan çıkılmasını sağlamaya çalıştı. Göz önünde bunlar yaşanır, Türkiye İran’ı fazlasıyla kollar bir görüntü verirken Irak, Gazze, Lübnan ve hatta Suriye’de iki komşu ülke yüz yıllardır süren rekabetlerini kıyasıya sürdürüyordu.
Hayli yaratıcı unsurlar içeren, en azından İran’ı bir belge imzalamaya ikna eden Brezilya ve Türkiye tarafından kotarılan anlaşmanın Amerikan yönetimince derhal kadük ilan edilmesi, bu konuda kaçırılmış bir fırsattı. Ancak Washington’un bu tavrı, aynı zamanda Türk-Amerikan ilişkilerinde büyük ortağın küçüğüne dış politikadaki gücünün ve özerk manevra alanının sınırlarını göstermesi anlamına da geliyordu. Ankara bu mesajı iyi değerlendirmediğinden anlaşmadan yaklaşık bir ay sonra BM Güvenlik Konseyi’nde ABD Başkanı Obama’nın çekimser kalınması yönündeki ricasına rağmen İran’a yönelik yeni yaptırımlar paketine Brezilya ile birlikte hayır oyu verdi. Bu oyun ardından ilişkiler iyice gerilirken Amerikan ve Batı medyasında Türkiye’nin eksen değiştirip değiştirmediği ciddi ciddi tartışıldı. Hayır oyunun siyasi maliyetinin yüksekliğinin anlaşılması üzerine Ankara, NATO’nun Lizbon zirvesinde “füze kalkanı” projesini kabul edip, bu proje çerçevesinde kullanılacak bir radarın kendi topraklarına konuşlandırılmasını da isteyince bu tartışmalar son buldu.
Eksen kayması tartışmalarının yegâne kaynağı, Türkiye’nin İran’ı kollar gözüken politikaları da değildi. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısından itibaren bu ülkeyle ikili ilişkiler hızla irtifa kaybetti. AKP iktidara ilk geldiğinde, ideolojik kökenlerinden beklenmeyecek bir esneklik ve gerçekçilikle İsrail ile ilişkileri olabildiğince iyi götürmeye çalıştı. Ancak, aynı zamanda Filistin konusunda Hamas’ın Şam’da oturan lideri Halid Meşal’i Filistin seçimlerinden sonra Ankara’ya çağırmak gibi Tel Aviv ile ilişkileri gerecek adımlar da atmaktan sakınmadı. Bozulan ilişkiler İsrail ordusunun Gazze’ye yardım konvoyunun başındaki Mavi Marmara gemisine saldırması sonucu dokuz Türk’ün öldürülmesiyle, kopma noktasına geldi. İsrail hükümetinin iki kez özür dileme aşamasına gelmesine rağmen son adımı atmaması nedeniyle, ilişkiler 2010 yılı Mayıs ayından beri fiilen kopuk vaziyette sürüyor. Her ne kadar İsrail’in Filistinliler’e yönelik şiddet politikalarından hiç hazzetmeyen Türkiye kamuoyunda bu ülke ile iplerin gerilmesi, ciddi bir iç politika rantına yol açtıysa da Arap isyanlarının başlamasıyla şekillenen yeni istikrarsızlık ve belirsizlik ortamında her iki ülkede ilişkilerin kopuk olmasının sıkıntısını çekiyor.
Bu dönemde Türkiye’nin dış politikada hem çok girişken olması, hem de bir hayli özerk hareket edebilmesi, birkaç koşulun bir araya gelmesi sayesinde mümkün olabilmişti. Türkiye bir yandan AB üyeliğini ciddiyetle istiyor ve kendisine çeki düzen veriyordu. Diğer yandan ekonomisini güçlendiriyor ve etrafında dikkatli bir siyaset izleyerek bir çıkar alanı oluşturmaya çalışıyordu. Bölgedeki genel kaos ve bölge devletlerinin zayıflığı ile ABD’nin Irak’taki askeri varlığı, İran karşısında denge unsuru olabilecek yegane bölgesel güç sayılması, Türkiye’nin bu dönemdeki politikalarının başarısında pay sahibiydi. Ancak bu aktif politikanın sürdürülebilmesi ve ekili olunabilmesi için statükonun devam etmesi şarttı. Arap isyanları/uyanışı ile birlikte statükonun bozulması ve ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle birlikte Türkiye çok daha zorlu bir stratejik ortamda kendisini buldu.

2011-
Arap Ortadoğu’sunu sarsan büyük kalkışmalar daha önce de vurguladığım gibi “Türkiye modeli” söyleminin bir kez daha devreye girmesine yol açtı. Olayların akışı içinde AKP gibi İslamcı köklerden gelen hareketlerin, Batı öncelikli sisteme zarar vermeden ülkelerini yönetip yönetemeyeceği, sorusu soruldu. Zaman ve tarihin akışı, bu soruyu cevaplayacak. Aradan geçen süredeyse, Türkiye’nin havası, bölgesel hatta küresel güç olma iddiaları ise bir hayli hasar gördü.
2011yılında Suriye krizinin derinleşmesiyle birlikte bölgesel güç dağılımı mücadeleleri de mezhep kutuplaşmasına dayandırılan bir söylemle patladı. Bölge dışı güçlerin de bu mücadeleye taraf olmasıyla Suriye, yeni jeopolitik rekabetin esas mücadele alanlarından birisi haline geldi. Bu durumda Türkiye, coğrafyanın kendisine verdiği tüm avantajlara rağmen tek başına belirleyici bir aktör olmaktan uzak bir performans sergiledi. Üstelik daha önceki dönemde ilişkilerin yakın olduğu İran ve Rusya gibi Suriye meselesinde taraf iki komşusuyla ilişkileri de bu nedenle gerginleşti.
Yeni dönemin gerçekleri ve bölgesel güç mücadelesinin çok oyunculu hale gelmesi, Türkiye açısından en başta özerk bir politika uygulaması için gerekli alanın daralması anlamına gelecektir. Bunun ötesinde ülke kamuoyuna hâkim anti-Amerikancı duygulara rağmen Ankara ve Washington çok daha yakın bir işbirliği içine girecektir. Kaynakları azalan ABD, bölgesel müttefiklere ihtiyaç duymakta, Türkiye ise kendi başına etkileyemediği gelişmeler üzerinde söz sahibi olabilmek, kendi güvenliğini de sağlayabilmek için Washington’un gücünü ve desteğini arkasında hissetmek isteyecektir. AB’nin yaşadığı ekonomik kriz ve bunun ötesindeki daha derin kimlik krizi, Türkiye açısından çifte sorun yaratmaktadır. Bir yandan AB perspektifinin zayıflaması ve bu perspektife kamuoyunca verilen desteğin azalması, Türkiye’nin demokratikleşmesinde kritik rol oynayan bir müşevviki ortadan kaldırdı. Türk demokrasisinin gerçekten hukukun üstünlüğüne dayalı, liberal bir anlayışa sahip şekilde yeniden yapılandırılması çabasında kaygı verici bir gerileme yaşandı. Buna bağlı olarak da Avrupa’nın çekim gücünün azalması, Türkiye’nin Ortadoğu girdabına çekilmesi ihtimalini arttırdı. Bu nedenle gerek daha otoriter bir siyasi söylem ve davranış, diğer yandan mezhep konularında dikkatsiz bir söylem, daha önceki dönemlerde olduğu gibi Türkiye’nin sıkıntıya girmesine yol açabilecektir.
Tarihselliği açısından Arap isyanlarını doğru değerlendiren, bu gelişmedeki özgürlük ve egemenlik taleplerine hak veren Türkiye, Suriye’deki çatışmanın ardından bir başka tarihsel gelişme yaşanacağını da doğru hesap edemedi. 1918-1922 yıllarında Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa’nın kurguladığı düzen kurulurken kendi paylarına düşeni alamayan Kürtler, aradan 90 yıl geçtikten sonra önce Irak’ta siyasi bir kimlik kazandı, ardından da Suriye’de statülerini değiştirmenin koşullarını yarattı. Ortadoğu’da yeni kurulacak düzenin bir boyutu daha sürecek gibi gözüken mezhep savaşları, bir diğeri İslamcı hareketlerin iktidarın sahibi ya da ortağı olacağıysa, nihai boyutu da Kürtlerin siyasi konumlarının geçmişten çok farklı olacağıdır.
Böyle bir gelişme yalnızca Irak ile Suriye’yi değil, hatırı sayılır Kürt nüfuslara sahip İran ve Türkiye’yi de yakından ilgilendirecektir. Bu aşamada Türkiye’deki dış politika yapıcılarına düşen yeni ortamı soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek, ülkemizin gücünü, kapasitesini doğru ölçmek ve yaşanmakta olan krizi asgari hasarla aşmaya çalışmak olmalıdır. Daha şimdiden Suriye krizindeki ihtiyatsız politikalar Türkiye’yi BM sistemi içinde yalnızlığa sürüklemiş, mülteci akını kaynaklarını zorlamış, İran, Irak, Suriye gibi PKK üzerinden ülkemizi sıkıntıya sokabilecek komşularıyla sert ve düşmanca ilişkiler içine sokmuştur.
Bölgesel vizyonun yeniden devreye sokulması ancak bu fırtına dindikten sonra mümkün olacaktır.

0 Yorumlar

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle