Mağrip ve Maşrık ülkelerindeki ayaklanmalar ve Türkiye’ye etkileri

Mağrip ve Maşrık ülkelerindeki ayaklanmalar ve Türkiye’ye etkileri

Etkinlik Raporu

Mağrip ve Maşrık ülkelerindeki ayaklanmalar ve Türkiye’ye etkileri

 

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği 19 Mart 2011 tarihinde Arap ve Kuzey Afrika ülkelerindeki dönüşüm hareketlerinin Türkiye’ye etkileriyle ilgili bir yuvarlak masa toplantısı düzenledi. Etkinlik ofisimizin, Türkiye’nin dış politikasını ve bu politikanın yeni  dünya düzenindeki yerini mercek altına alan dış politika programının bir parçası.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki yaşanan kırılmayı anlamaya yönelik yaklaşımlar

Öncelikle şunu tespit etmeliyiz: Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri öngörmek mümkün değildi.  Ancak bir şeylerin değişeceği önceden de tahmin edilebiliyordu.

Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör Dr. Fulya Atacan,  bu durumu İstanbul’da beklenen depreme, yani herkesin olacağını bildiği, ama tam olarak ne zaman olacağını bilmediği büyük depreme benzetti.

İstanbul Kadir Has Üniversitesi’nden Doçent Dr. Soli Özel ise, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmaları açıklarken, tek tek bir dizi olayla ilgili  uzun vadeli gelişmelerin etkileşimine değindi:

  • Internet sayesinde yeni küresel networkler ve bugüne değin bilim insanlarının gerektiğince anlayamadığı ve analizlerine dahil etmediği farklılaşmış düşünceler gelişti.   
  • Orta Doğu 1989’dan sonra dünyanın çoğu bölgesinin aksine, küreselleşmeye bağlı olarak gelişen reform sürecine direndi.  Reformların on yıllardır gerçekleşmemesinin sorumlularından biri de, iktidarlarından vazgeçmeyen devlet başkanlarıydı.  Bu başkanların yerini kimin alacağıyla ilgili bir krizin patlak vereceği ise, beklenen bir durumdu.  
  • Bu ülkelerdeki demografik gelişmeleri ve özellikle de genç toplumları göz ardı etmek mümkün değil. Güncel gelişmelerde ifadesini bulan nesillerarası bir çatışmadan söz etmek kesinlikle mümkün.   

Soli Özel bölgedeki bir dizi önemli olayı şöyle sıraladı:

  • 2002 tarihli BM Arap İnsani Kalkınma Raporu ve bunu takip eden dört rapor Arap dünyasının yüzüne kendi durumu hakkında korkunç bir ayna tuttu. Aynada görünen, bu ülkelerde özgürlüklerin, kadın haklarının ve katılımcılığın olmamasıydı. Rapora göre, Arap coğrafyasında yaşayan 300 milyon insanın yarattığı katma değer sadece İspanya’nın seviyesine dahi ulaşamıyor. Bütün Arap coğrafyasındaki kitap üretimi ancak Yunanistan’daki kadar ve bölgedeki kadınların sadece % 50’si okuma yazma biliyor. 
  • 2003 Irak Savaşı:  ABD amaçlarına ulaşamamış olsa da,  savaşı takiben Irak’ta seçimler yapıldı ve bir azınlığın toplum üzerindeki iktidarını sona erdiren bir hükümet kuruldu. Bunlar önemli gelişmelerdi ve bir yandan da büyük ağabeyi ABD böylece teşhir edilmiş oldu.  
  • 2005:  Hariri’nin öldürülmesinin, bunu takiben başlayan toplumsal hareket ve bir milyondan fazla insanın katıldığı yürüyüşlerin sonunda Suriye birliklerinin geri çekilmesinin, halkların kendi kaderlerini tayin etmesi bağlamında önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün.
  • Mısır’daki 2005 seçimleri ve hükümetin –ABD’nin de baskısıyla-, Müslüman Kardeşler’in parlamentoya girmesine rıza göstermek zorunda kalmasının nedenlerinden biri olan „Kifaya Hareketi“. Bu gelişmeleri Mısır halkının özgürleşmesi yönünde atılmış bir adım olarak değerlendirmek gerekiyor.
  • Arap coğrafyasında gerçekleşen en özgür seçim olarak nitelendirebileceğimiz 2006 Mısır seçimleri. Uluslararası camiada onay bulmayan bu seçimler, yine de bu ülkelerin halklarının özgürleşmesi bağlamında yeni bir örnek teşkil ediyor.
  • Bir başka önemli husus, Arap rejimlerinin 2006’da Hizbullah’a karşı yürütülen savaşta ve 2008 Gazze Savaşı’nda İsrail’le yakın ilişkiye girmeleri. Böylece insanlar Arap rejimlerinin meşruiyetini sorgulamaya başladı. Bunu Arap halklarının Ahmedinejat ve Edoğan’a gösterdikleri sempatiden de anlamak mümkün.
  • Ve nihayet, Mübarek rejiminin 2010 parlamento seçimlerine pervasızca hile karıştırması.
  • Soli Özel, önemli bir dönüm noktası olarak da Muhammed Buazizi’nin, şahsına yapılan haksızlıklar karşısında intihar saldırısı yerine kendini yakarak tepki göstermesi olduğunu ifade etti. Böylece, bir muhalefet aracı olarak şiddetin de sembolik olarak sonu gelmiş oldu.

Tunus ve Mısır’daki protestoların, ağırlıklı olarak kentsel bir olgu ve kısmen de nesillerarası çatışmanın ifadesi olduğunu belirten Soli Özel, toplamda yukarıdaki hususların ışığında bakıldığında, bölgedeki rejimlerin halkların yönetime katılma yönündeki baskılarına artık direnemeyeceklerini ifade etti.

Türkiye her zamanki gibi kendiyle meşgul

Marmara Üniversitesi’nden Doçent Yüksel Taşkın yaptığı konuşmada, Tunus ve Mısır’daki gelişmelere Türkiye’den gelen farklı tepkilere yer verdi. Taşkın, Türkiye’de ne laik-Kemalist, ne de muhafazakâr- dinci çevrelerin Orta Doğu’daki gelişmelere gerekli ilgiyi gösterdiğini vurguladı. Basın ve görsel medyanın gelişmelere oldukça gecikmeli olarak yer verdiğini söyleyen Taşkın, bunun arkasında Türkiye’deki yaygın bir ruh halinin yattığını, Türkiye’nin kendini bölgeyi etkileyecek ve değişiklikleri tetikleyebilecek bir „lider güç“ olarak algıladığını, AKP ve partinin önde gelenlerinin de bu ruh halini paylaştıklarını belirtti.   

Yapılan konuşmalarda toplamda bölgedeki gelişmelerin Türkiye açısından anlamı tartışıldı. Taşkın, her zaman olduğu gibi gözlerin Türkiye’ye çevrildiğini söyledi. Yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerin tek tek ülkeler açısından ne anlama geldiği ikinci plandaydı. Sol basın, yaşananların bir devrim olup olmadığı sorusuna yöneldi. Kemalist çevreler, bu ülkelerde ikinci bir AKP yeşerebileceği endişesini dile getirdi. Bir başka yaklaşım da, İran Devrimi’yle kurulan paralelliklerdi. Bu bağlamda, İslami güçlerin başarı sağlayıp, direnişi ele geçirip geçirmeyeceği sorusu gündeme geldi. Liberal demokratlar ise, post- İslamcı bir dönemin başladığını vurguladı.  Hareketin İslamcılar tarafından başlatılmamış ve onlar tarafından yürütülmemiş olması gerçeği, sonuçta farklı düşüncelerin uzlaşabilecekleri bir zemin teşkil etmiş oldu.

Fulya Atacan Mısır’daki protestoları Müslüman Kardeşler değil, büyük oranda seküler – ya da kimi çevrelerin deyişiyle- post-İslami güçlerin başlattığını belirtti. Ama bir taraftan da egemen çevrelerin en önemli muhalefet hareketi olarak kabul ettiği Müslüman Kardeşler’in şu anda gelişmelerden en kârlı çıkan grup olduğu yönündeki endişelerini ve bu nedenle hareketin gelecekte de post- İslami bir hareket olarak nitelendirilmesinin ne derece doğru olacağı konusundaki kuşkularını dile getirdi.

Bir Tabu: Orta Doğu’ya “Türkiye Modeli”  

Türkiye’nin rolü ile bağlantılı olarak özellikle Kemalist çevrelerde „Türkiye Modeli“  kavramına kuşkuyla yaklaşılıyor.  Bu kavramın ülkede neredeyse bir tabu olduğu ve refleksvari bir tavırla reddedildiği söylenebilir. Özellikle Kemalist çevreler, Türkiye Modeli’nden aslında „ılımlı İslam“ ve „biraz demokrasi“ anlaşıldığını, Orta Doğu’da daha fazla demokrasi olamayacağı, Türkiye de dahil olmak üzere bu coğrafyada ikinci sınıf bir demokrasinin yeterli olacağı düşüncesinin yattığını ve „model“ yaklaşımının sonuçta Türkiye’nin Avrupa değil, bir Orta Doğu ülkesi olarak konumlandırdığını dile getiriyor. Bu şekilde dile getirilen, aslında Türkiye’yle ilgili bir kimlik sorunsalı: Türkiye Avrupa’ya mı, yoksa Arap coğrafyasına mı dahil?

İslamcı-muhafazakâr Ali Bulaç da, Taşkın gibi, bu hareketleri yeni bir politik İslamcı dalganın ve hatta -AKP gibi- daha güçlü hakiki akımların oluşmasına neden olan post- kolonyal bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirdi. Taşkın ise, Bulaç’ın  “model” sözcüğünü kullanmadan Türkiye’yi model gösterdiğini söyledi.

Taşkın’a göre, Tunus’taki Nahda Hareketi ve Mısır’daki Vasat Partisi’yle – sonuçta Türkiye’yle değil-AKP arasında paralelliklere işaret ediliyor. İran bağlamında Türkiye’nin sorunlu bir konumda bulunduğunu, Türkiye’nin mümkün olduğunca bu konuda tepki göstermemeye çalıştığını dile getiren Taşkın, İran’daki muhalif harekete uygulanan baskıların Türkiye’de her kesimde göz ardı edildiğini ve muhalefetin yakın olduğu Türkiye’deki seküler çevrelerin ise sustuğunu belirtti. 

Taskin bu tabudan kurtulmak gerektiğini ve bir modelden söz etmenin mümkün olduğunu söyledi: Taşkın’a göre örn. İran ve Suriye’de Türkiye’ye yoğun bir ilgi mevcut. Türkiye „sokaktaki insan“ için, içinde yaşadığı toplumdan daha özgür bir toplum ve bir taraftan da Orta Doğu ülkeleri için gösterdiği ekonomik başarı bağlamında da çekici bir ülke; yani Türkiye’nin model olmasından bu ülkeler için de benzer bir ekonomik kalkınma çıkarımı yapılıyor.  Taşkın, Türkiye ve komşuları arasında artan turizm ve televizyon yayınlarının da etken olduğu,  giderek artan bağlantıları ve yakınlaşmayı da unutmamak gerektiğini belirtti.

Sabancı Üniversitesi’nden Profesör Ahmet Evin’in ise önümüzdeki aylarda Türkiye’nin bölgede aktif bir rol üstleneceği konusundaki kuşkularını dile getirdi. Evin, Türkiye’nin iç politika gündemini bu ülkelerdeki gelişmeler sonunda geri plana iteceğini belirtti.  Gazeteci, aktivist Ertuğrul Kürkçü de benzer bir yorum yaparak, Türkiye’de muhalif grupların karşı karşıya geldiği bir durumda uluslararası çevrelerde bir model olarak görülmesinin bir paradoks olduğunu ve ülkenin başkalarının sorunlarıyla ilgilenmektense ülke içindeki sorunlarla ilgilenmesi gerektiğini ve bu yüzden „model“ anlayışının bütünüyle yersiz ve anlamsız olduğunu vurguladı.

”Let’s go East” – Eksen kayması tartışması ne anlama geliyor?

Yüksel Taşkın, Türkiye’nin bir eksen kayması yaşadığı ve Batı’ya sırtını döndüğü iddialarıyla ilgili tartışmalar hususunda, Türkiye’nin Doğu’daki komşularıyla toplumsal ve siyasi bağlarının arttığını, ancak Türk hükümetinin „Neden Şengen benzeri bir sistemi Orta Doğu’daki komşularımızla kurmayalım?“ yaklaşımıyla, bir kimlik sorunundan ziyade, ABD ve AB’yle müzakerelerde elini güçlendirmeyi amaçladığını söyledi. Türkiye’de çok okunan köşe yazarlardan Ece Temelkuran ise, Türkiye’nin „Batı“ ile ilişkisindeki „ikileme“  değinerek şunları söyledi:  Türkiye bir yandan yerinin „Batı“ da olmasını istiyor, ama öte yandan da „Batı“ karşısında aşağılık kompleksi var. Oysa Orta Doğu’ya yaklaşımında -kısmen tarihten kaynaklanan, kısmen de ırkçı bir yaklaşımla-  bir ağırlığı olduğunu düşünüyor.  Hem muhafazakâr çevreler, hem de solcular arasındaki milliyetçilik burada önemli bir rol oynuyor.  

„ Standart beden“ ( „One size fits all“) politikasından vazgeçmek gerekiyor

Ahmet Evin bir ülkeden diğerine sıçrayan ayaklanmalar bağlamında küreselleşmenin ve gelişmelerin her ülkede farklı sonuçlar yaratacağının altını çizdiği konuşmasında, ABD ve bir kısım Avrupa ülkesinin bölge ülkeleriyle ilgili bu güne kadar yürüttüğü „one size fits all“ politikasının gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi. Evin’e göre,  ABD yürüttüğü politikalar sonucunda bölgedeki güvenilirliğini ve gücünü hissedilir ölçüde yitirmiş durumda.

Son olarak Ertuğrul Kürkçü ayaklanmaların artık Arap ülkeleriyle sınırlı olmadığını, Kafkasya’da ve Kürdistan’da da gösterilerin başladığını, Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde dahi sokağa inme düşüncesinin var olduğuna dikkat çekti.

0 Comments

Yeni yorum ekle

Yeni yorum ekle